Hüseyin Çağlayan, Souffleur, Sakıp Sabancı Müzesi, 16 Eylül 2022–8 Ocak 2023, fotoğraf: SSM izniyle
Çağlayan’ın Souffleur’ü

Moda tasarımcısı Hüseyin Çağlayan’ın “yeni medya aracılığıyla beden ve modern antropolojiye odaklanan” bir sergisi olduğunu duyduğumda, (moda ve beden üzerine çalışan bir antropolog, biraz da Hüseyin Çağlayan hayranı olarak) gitmeme şansım olmadığını biliyordum.

Arabasız bir Kadıköylünün sahil hattını toplu taşımayla karadan aşmasının ne kadar sıkıcı ve yorucu olacağını bildiğimden deniz yolunu tercih ettim. Bunu buraya not düşüyorum, çünkü ilk kez denediğim Eminönü-Rumelikavağı vapuruna binmenin İstanbul’da ucuza yapılabilecek en güzel etkinliklerden biri olduğunu keşfettim. Sergiye gidemeyecek olanlara da bu yazıdan tavsiyem bu olsun.

Sergiye dair ilk söylemek istediğim şey şu: Çağlayan’ın işlerini biliyor ve seviyor olmanın bu sergide benim aleyhime işlediğini düşünüyorum. Sanki birileri “Senin işlerin podyumlarda değil müze duvarlarında olmalı” demiş de o da müzelik işler yapmaya koyulmuş hissiyatını üstümden atamıyorum. Birileri gerçekten bunu dediyse çok da abartılı bulmuyorum açıkçası: Podyumlarının videolarını ne zaman izlesem “Aman Tanrım, ne izliyorum ben; sanat izliyorum” diye düşündüğüm için, bu sergide “Keşke bunu bir giysi olarak tasarlasaydı da podyumda görseydik” diye düşünmekten kendimi alamayışımın ironisini derinden hissettim.

Bu buruk hissiyatımı size bulaştırma pahasına da olsa, sergiden bahsetmeye başlamadan önce Çağlayan’ın geçmiş işlerinden biraz bahsetmediğim bir yazı kurgulayamadım ne yazık ki. Bildiklerimi bilmiyormuş gibi yazamadığım için bir kısmını sizinle paylaşma ihtiyacı hissediyorum. Kıbrıs doğumlu İngiltereli tasarımcı, Londra’da moda okulundan mezun olur olmaz başarıya kavuşmuş. Ününde hikâye anlatıcılığı büyük önem taşıyor: Koleksiyonları podyum sunumlarıyla beraber bir hikâye, tema işliyor ve çoğunlukla bir süreci, geçiş aşamasını yansıtıyor. Tek bir çarpıcı örnekle özetlemek isterim: Paris’te sunduğu 2007 ilkbahar-yaz koleksiyonunda her manken podyumun orta yerine kadar yürüyor ve orada duruyor. O esnada elbise hareketine devam ediyor; moda tarihinin belli bir noktasına referansla başlayan kıyafet, içine ustalıkla yerleştirilmiş mekanizmaların yardımıyla çağlar, dönemler arasında gidip geliyor. Manken tekrar yürümeye başladığında üstünde tamamen farklı bir dönemin kıyafeti var.

Şimdi konumuza dönelim. 2022 yılında, Sabancı Müzesi’nde açılan Souffleur adlı sergideyiz. Buraya gelmek için, serginin kocaman afişini taşıyan merdivenlerden inilip, Hüseyin Çağlayan’ın kariyerindeki bütün önemli noktaların yer aldığı bir infografik duvarının önünden geçiliyor. Bu nedenle sergi salonuna girildiği anda olayın tamamını görebiliyor olmak insanı biraz şaşalatıyor. Olsun.

Sergi üç alt başlıkta yer alan bölümler, bir de video enstalasyonundan oluşuyor. Videoyu en sona bırakacak şekilde ters yöne ilerliyorum: “Sahte Kutlamalar”. Bölümde sıra sıra çerçeveler var; bunların bazılarının içinde, ön kısmında boylamasına “PULL TO OPEN” yazan ceketler görülüyor. Çerçevelerin üstüne yansıtılan videolarda, podyumda yürüyen bir manken tam o kısmından tutuyor, çekiyor ve içinden pullar, tüyler, konfetiler vb. fışkırıyor. Bu çerçevelerin yanlarında birer çerçeve daha var, bu sefer içlerinde o videolarda parçalandığını gördüğümüz ceketler, içinden taşan pullar, tüyler vb. yerlere dökülmüş. “Podyumda görsem bu işten daha çok etkilenirdim sanırım” diye düşünüyorum ama sonra kendime hatırlatıyorum ki, müze duvarında yer alan işi podyumda görmüşüz gibi bir deneyim yaşatmak için akla gelebilecek her şey yapılmış: Podyumda çekilmiş videolar duvarda hareket ediyor, ceketler resmen duvardan çıkıp insanın üstüne gelircesine parçalarını odanın içine bırakmış.

Hüseyin Çağlayan, “Sahte Kutlamalar”, 2022, Sakıp Sabancı Müzesi izniyle

Bir sonraki bölüme ilerliyorum: “Sömürgecilik Sonrası Beden”. Sergi görevlisinin sık sık “Eserlere fazla yaklaşmadan gezebilirsiniz” ve “Bu bölüme çocukları alamıyoruz” deyişi, sergi deneyimine eşlik ediyor. Karanlık, geniş bir salon. Tahtadan kasnakların üzerine özenle asılmış, serilmiş parlak kumaşlar, lateks dokular, üstlerine projeksiyonla yansıtılmış kendi görüntüleriyle hareket ediyor. Bazı kasnaklar ve hatta kumaşlar kendinden ışıklı; neon renkler değişiyor, narin pırıltılar hareket ediyor; biraz ürpertici, hoş bir seyirlik.

Hüseyin Çağlayan, “Sömürgecilik Sonrası Beden”, 2022, Sakıp Sabancı Müzesi izniyle

Üçüncü bölüm: “Özenme”. Bu bölüme eşlik eden metin neredeyse “özentiliğin savunması” niteliğinde. Metnin karşısındaki eserde bir maske, boru ve eldivenlerden oluşan figürlerin her biri bir vogue pozu içinde farklı renklerde ışıklarla yanıp sönüyor. “Özenme” temasını işlemek için iyi bir sembolizm: Zira Amerika’da Siyah LGBTİ+’ların kendilerine alan açtıkları ballroom etkinliklerinden Madonna’ya, oradan ana akıma, on yıllardır el değiştirip duran bir dans türü voguing. Hayır, duvardaki metinde bu kadarı yer almıyor maalesef, sadece “1980’lerde Amerika’da ortaya çıktığı” dahil edilmiş. Dansın nereden çıktığını bilmeden bunu popülerleştirenlerin izinden giderek bu kimliklerin yok sayıldığı metnin “özentilik” temasıyla fazlasıyla uyumlu mu, yoksa ironik mi olduğunu çıkartamıyorum.

Serginin bulunduğu katın geri kalan kısmını bir video kaplıyor. Duvardaki yazıları okumaktan yorulduğum için pat diye kendimi banklardan birine atıyorum; zaten açıklama metinlerini video işlerini izledikten sonra okumayı tercih ederim. İzlediğim şeyin basit bir video enstalasyon olmadığını anladığımda arkalıksız bankta oturmaktan çoktan belim tutulmuş vaziyetteyim: İzlediğim şey, Çağlayan’ın 2015’te yönettiği dans gösterisi Yerçekimi Yorgunluğu. Bir müzede banka oturup bir moda tasarımcısının sergisindeki dans koreografisinin videosunu izlemenin zincirleme varoluşsal sorgulamasından sıyrılıp gösterinin içine çekiliyorum ve bedenle ilgili bu sergide ilk defa bedenin dahil olduğu bir eserle karşılaşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Kısa kısa parçalardan oluşan koreografilerde hep kıyafetler, kostüm ön planda. Tanıdığım Hüseyin Çağlayan’a bu videoda kavuşuyor ve o tanıdık tüyler ürpermesine kavuşuyorum. Kıyafetler Çağlayan’ın alametifarikası olacak şekilde dansçıların hareketleriyle, bedenleriyle beraber değişiyor, dönüşüyor: Bazen dansçının bir hareketiyle, kaskatıyken su gibi akmaya başlıyor, bazen de içine gizlenmiş mekanizmaların yardımıyla dansçının hareketinden bağımsız geriliyor, büzülüyor, dansçının üzerinde dans ediyorlar. Toplumsal kimlik(sizlik), aidiyet(sizlik) temalarını, didaktik bir şekilde gözüme sokulmadan ve kimsenin açıklamasına ihtiyaç duymadan kolayca alıyor ve anlıyorum. Sergi görevlilerinin ısrarla bu alanda video kaydı alınmaması uyarısında bulunmasının performansı internete düşmekten koruduğuna emin, sonuna kadar oturup izliyorum. Yine de keşke bu performansı sahnede izliyor olsaydım ya da YouTube’da olsaydı da evimde, koltuğumun rahatlığında izleseydim hissiyatından kurtulamıyorum.*

Hüseyin Çağlayan, Yerçekimi Yorgunluğu, 2015, Sakıp Sabancı Müzesi izniyle

Hüseyin Çağlayan’ı bilmeyen, tanımayan, okulda üzerine makale yazmamış birisi olsam bu sergiyi nasıl algılardım, bilmiyorum. Deneyimlerseniz o kısmını siz bana söylersiniz. Benim deneyimim, bedenle ilgili bir anlatıda, bedenin yokluğunu can acıtıcı bir şekilde hissetmek oldu.

* Çıkınca öğrendim, varmış!

beden, Eda Çakmak, Hüseyin Çağlayan, moda tasarımı, Sakıp Sabancı Müzesi, sergi