Bu metin Güz 19 döneminde AURA İstanbul bünyesinde tamamladığım “İstanbul’da Seks İşçiliği Mekânları: Bayram Sokak” başlıklı çalışmamın Manifold için uyarladığım hâli. Yazıda bahsi geçen akademik çalışmadaki tespit ve çıkarımları anlık-not-vari bir bakış açısı ve dille okura aktarmaya çalıştım. Bu şekilde sadece daha okunaklı değil aynı zamanda daha akıcı ve keyifli bir yazı elde etmeyi umdum. Hayalini kurduğum şey, okurun bire bir bir deneyime şahitlik etmesi ve mimar olan günlük sahibinin tespitlerini eşzamanlı takip ediyor olmasıydı.
Yazıda, AURA çalışmamın bütün seks işçiliği mekânları özelinde söylenebilecek mekânsal niteliklerini vurgulamaya çalıştım; yani uyarlamada paylaştığım şeyler özellikle Bayram Sokak üzerinden yapılan tespit ve çıkarımlar değil, aksine çalışmam süresince tanışıklıklar ve tanıklıklar edindiğim birçok mekânın karışımı. Bunu yaparken Bayram Sokak’ı sadece örnek bir konum olarak kullandım. Ayrıca çalışmamı bu yazıya uyarlarken Bayram Sokak için özel olan birçok şeyi elemem gerekti. Geriye kalanlar herkesçe görülebilecek, yorumlanabilecek şeyler oldu. Şiddetin her türlüsüne daima maruz kalan seks işçilerinin özel alanlarını olabildiğince az erişilebilir tutmak istedim. Yazımdaki karakterin dilinin ve konumunun müşteri perspektifine yakın olmasının nedeni de bu. Kahraman, bir yabancı ve sadece yoldan gelip geçenin deneyimleyebileceği kadarını görüyor.
Ekim 2019, Bir Perşembe Akşamı
19:43
Bugün ofisten yine zamanında çıkamadım. Yetiştirmem gereken bir ton şey birikmişti. Tamamlayabildim mi? Hayır, erteledim yine. Zararı yok, yarın yine buradayım nasıl olsa. Şu an canım başka şeyler istiyor. Heyecan peşindeyim biraz sanırım. Ne bileyim çıksam da aksam keşke; aylaklık etsem biraz. Gerçi İstanbul’da akmak, flanör olmak mümkün mü? Nereye girsem çıksam bir “Hop hemşerim nereye!?” Yine de ben çıkıyorum yola. Olduğu kadar.
20:32
Taksim’deyim, Beşiktaş’tan beri yürüyorum. Dinlenmeye de pek niyetim yok. Flanör olamam sanıyordum. Oldum ama galiba. O kadar kalabalık ki etrafım. Yüzlerce, belki binlerce insan geçti yanımdan sigaramı içerken. Ben akamadım belki sokakların, insanların arasından ama onlar aktı geçti yanımdan. Kimse değilim şu an. Hiç kimseyim bu kalabalıkta. Ne suratımı gören var ne tanıyan. Sayılamayacak kadar çok ve hızlı gelip geçen bir kalabalığın içinde tamamen “hiç kimse”yim. Belki de hiç kimse olmamın getirdiği bir akışkanlık var üzerimde.
20:39
(bir sigara sonra)
İstiklal’e akıyorum. Ana caddeden yürüyen flanör mü olur? Olurmuş. Üçlü beşli yürüyen kalabalıkların arasından sızmaya çalışıyorum. Piercing’lerim, küpelerim, bilekliklerim, göğsü açık gömleğim... Sadece yürürken değil, zaten o caddede var oluşumla sızıyorum.
Dik kesen ara sokaklar beni çekiyor sanki. Aklımda bu sokakların nereye bağlandığı var. Öte tarafta Tarlabaşı Bulvarı’nın olduğunu biliyorum. İstanbul’u iyi bilirim ya da öyle sanıyorum. Ara sokaklardan sürekli “biri”leri akıyor caddeye. Benim kadar hiç kimse değiller henüz. Ama ana caddeye ilerlerken onlar da benim gibi, “biri” olmaktan “hiç kimse” olmaya adım atıyorlar. Çok kalabalık. Şehrin göbeğinde falan da değilim bu arada; şehrin tam göbek deliğindeyim.
20:47
Kulağımda kulaklık, Spotify’da repeat’te “Kaderimin Oyunu”-Orhan Gencebay çalıyor. Öyle büyük yaşıyorum hayatı. Ağa Camii önünde duruyorum. Demirören’e dudak büküyorum, göz deviriyorum. Hemen yandaki sokakta bir falafelci var çok sevdiğim. Sokak beni çekiyor içeri. Belki sadece yokuş aşağı olması çekmiştir. Giren çıkan da var sokağa; tek tük ama. Hiç kimse olmanın verdiği konforu bozabilir miyim? “Hiç kimse”liğimi bozup “biri” olmak...
Bozdum. İstanbul’da yokuş aşağı inince denize varamayacağım tek yer olan Tarlabaşı’na doğru girdim sokağa. Hâlâ adım sanım belli değil. Kimsenin değil. Çevreme bakıyorum, çevremdekileri izliyorum. “Birileri” onlar. Ama sanki öyle bir eşiği atlamışız ki artık “hiç kimse” değiliz. Sokaktaki “birileri”yiz.
Sokağa öbür ucundan girenler de var. Tarlabaşı’ndan geliyorlar. İleride saptıkları da bir ara sokak var. Giren var ama çıkan yok. Bir de ara sokağın girişinde başı aşağıda, yere bakan, yüzünü göremediğim hayaletler var. Dolanıp duruyorlar. Aralarında biraz daha cesaretli olanları eşiği atlayıp hızlı hızlı sokağa giriyor. Hepsi tek başına. Ben de tek başımayım. Falafelcide oturup izliyorum sokağı. Dürüm çok lezzetli, keyfime diyecek yok.
21:23
İlerliyorum sokağa. Döşeme taşları değişiyor. Kaldırımların şehri çok iyi okutabilecek şeyler olduğuna inanmışımdır hep.
Şimdi hatırladım. Geçmiştim buradan bir iki kere. Bir keresinde “Anlarsın ya, burası orası” demişti önceden birlikte geçtiğim bir arkadaşım. Bir şey anlatmaya çalışmış belli ki kendince. Genelev, orospu, fuhuş kelimelerini bilmiyor olamazdı. Ama tarif bile edememişti. Adresi olmayan bir yer miydi burası? Ya da tarif edilemeyecek bir konumda mıydı? İsimsiz, tanımsız, tarifsiz mekânlar var mıydı? Veya neydi alıkoyan?
21:27
Sokak başında çalışan kızlar görüyorum, seks işçileri. Hareket hâlindeler, bir yukarı bir aşağı. Kimileri ise oturup bekliyor. Arada da polis geçiyor. Çevre esnaf hâlinden memnun gibi, pek dikkatimi çekmiyorlar. Turist görmüyorum. Neden görmüyorum? İstiklal’den geçen onca turistten biri bile yanlışlıkla da olsa akmıyor mu buraya?
Yine bir eşiği atladığım hissi ağırlık yapıyor omuzlarıma. Nedenini açıklayamadığım bir his. “Hava biraz serinledi mi?” gibi hafif yaşanan bir his. Belki adımlarımın hızlanmasından anlıyorum. Yokuş aşağı mı hızlanıyorum yoksa ben de mi adressiz bir mekânın önünden/içinden hızlı hızlı geçmek üzereyim? Gerçi o kadar da yabancı değilim sokağa, önceden geçmişliğim var. Aşinayım az buçuk.
21:30
Aklıma sorular takılıyor. Orospuluğu düşünüyorum. Seks işçiliği diyorum kendime, doğrusu bu, bir yerde duymuştum. Seks işçiliği yapılan bir mekân nasıl var olagelir? Biri gider de “Burası iyiymiş, burada yapalım” mı der? Sanmıyorum. Daha çok kendiliğinden var olan bir şey olsa gerek. Seçilmiş veya tasarlanmış bir yer gibi değil de aksine bırakılmış veya bulunmuş... Hudayinabit –bu lafı çok seviyorum– kendiliğinden var olagelmiş...
Biraz düşünüyorum, niye burası diye.
...
Seks işçiliği yapılan bir sokak başka nerede olabilirdi ki zaten? Tam kentin göbeğinde. Kalabalıkların arasında, herkesin hiç kimse olarak geldiği bir yerde... Ahlakçılıktan nemalananlar sadece seks işçileri olamaz, müşterileri de endişeli. Tanınmak istemiyorlar. Bunun sağlamasını yapmak için insanları izlemek, dinlemek yeter.
Kimisi İstiklal’den yürürken anonim, kimisi Tarlabaşı’ndan arabayla gelirken hiç kimse... İki isimsizlik aksına tutunuyor sokak. Kentin bu kadar içinde ama kentin bir o kadar da dışında. Kentin sosyal bir çeperi varsa bu çepere tutunan bir yer. İç ve dış varsa burası dışın da dışında. Tarifsiz bir mekâna gelmek için tarifsiz olmayı seçiyordu insanlar. Ötede, tarifi, adresi olmayan bir yerde...
Çevreme bakıyorum, yüzlerde anahtarını içeride unutmuş çilingir bekleyen ev sahibi ifadesi. Ne evlerindeler ne evlerinden uzakta. Eşikte ama kapı duvar dışarıdalar. Ötenin ötesinde, bilinmeyende... Paralel veya cep bir evren gibi burası. İçerinin üzerine katlanmış dışarısı sanki. Heterotopyaları düşünüyorum da... Foucault, Tarlabaşı’na bir kere olsun gelmiş olsaydı keşke. Sokak şehrin ta içinde, şehre ait, şehrin düzeni için olmazsa olmaz ama bir o kadar da dışında ve öteleştirilmiş. Çatlak diye düşündüm. Burayı en iyi anlatan kelime çatlak. Rollerin, tabuların, kuralların, duvarların basıncı altında kendine yol yapmış bir çatlak. Duvardaki çatlak duvarın kendinden gelir, duvara aittir ama duvarın düzeni ve tekliğinden ayrıktır da.
21:34
Biraz huzursuzum. Bir flanör olarak akmam gerekiyor ama sık sık durup düşünüyorum. Her adımımda ayrı bir şeyi not düşüyorum. Flanör olarak görevimin geçtiğim yerlerin düzenine müdahale etmeden akmak ve oralardan aslında hiç geçmemiş olmak olduğuna inandırmışım kendimi. Bu kadar akmaya niyetli olsam da sokak kadar tarifsiz olamıyorum.
Neyse, ilerliyorum içeriye, bir kenarda durup izliyorum gireni çıkanı. Ötenin ötesindeler ve sokağın başına, sokağa adım attıkları noktaya göre yönleniyorlar. Bilmedikleri bir territory’de bildikleri tek nokta girdikleri ve o ana kadar katettikleri mesafe. Sokağa giren çok ama çıkan yok. Bu kadar insan gelip ilelebet kalıyor veya buharlaşıyor değil ya!
...
Bir sigara daha yaktım.
...
Takip edeyim dedim. İzledim birkaç kişiyi. Müşteriydiler. Önce sokağa girdiler, kendilerine sokağın sağır cephesinin dibinde yerler seçip beklediler, ta ki evlere girmeye hak kazanana kadar. Binalardan çıktıklarında geldikleri gibi geri dönen olmadı hiç. İzlediğim müşterilerin hepsi sokağın öbür ucundan çıkıyordu. Tanınmamak için mi? O sokaktan çıkanın ne için o sokakta olduğu kolayca bilinebilirdi çünkü. Kalabalık içinde tarif edilebilirlerdi. Halbuki sokakta çaycılar, bakkallar ve başka bir sürü şey de var. Ya bu fikrin ihtimalinden bile korkuyorlardı ya da gerçekten onlar da benim gibi flanörlük derdine düşmüş.
Bu durumda “ötenin ötesi” kentin sosyal çeperine tutunan sabit bir mekân, bir havuz değildi. Aksine bir tünel gibi, sürecin tanımladığı bir sokaktı. Başı ve sonu vardı. Sokağın –veya tünelin– yönünü, başı sonunu, giriş çıkışını, hareket hızını, oryantasyonunu vesaire belirleyen şey ise sokakta çalışanlara yönelen ama onlardan sıçrayıp müşterilere de değen ahlakçılık, orospufobi, transfobi ve mizojiniydi. Görülme, ayıplanma endişesi... Nereden baksan ikiyüzlülüktür.
21:39
Duvar dibinde bekleyen müşterilerin arasına karışmak istedim. Kalabalık yeni azalmıştı ve duvar dibi daha görünür olmuştu. Diğerleriyle birlikte beklemeye başladım. Aramızda yaklaşık 4-5 metre mesafe vardı. Sokağın sağır cephesine yaslanmıştık, pencereli cephelere vermiştik yüzümüzü. Ben hariç kimse birbirine bakmıyordu. Adeta yazılı olmayan bir anlaşma varmış da kimse kimseye bakmama sözü vermiş gibi. Görülmemek için görmemek gerek.
Aramızdaki mesafe birbirimizle konuşmak için oluşabilecek herhangi bir fırsatı ortadan kaldırıyordu. Önümüzdeki yapıların cephe genişlikleri kadar mesafe vardı aramızda. Konuşmak, birbirimizi ve bu mekânda oluşumuzu tarif edebilecek bir durum yaratabilirdi. Çareyi mekânı occupy [işgal] etme biçiminde bulmuştuk sanırım.
Ayak uydurmak istedim. Sağıma soluma baktım. Her yaştan erkek yüzlerini yukarı, pencerelere doğru kaldırmış, bedenlerini önünde durdukları yapıların kapılarına yöneltmişti. Göğüsleri ve yüzleri farklı yönlere bakan müşteriler adeta pazarlık bitecek de anlaşma tamamlandığında bedenlerini tekrar çevirmelerine hiç gerek kalmadan dik bir vektörle içeri koşacaklardı. Beklediklerini elde ettiklerinde de kentin çatlağından tekrar sızıp akacaklardı yollarına.
21:46
Beklerken gözüm ilk önce zemine, sonra gökyüzüne takıldı. Karanlık bir sokaktı. Tepedeki cılız aydınlatma işlevsizdi. Sokağı aydınlatan iç mekânlardan sızan sarı veya renkli ışıklar vardı sadece. Beş metrede bir sokağa sızan ışıklar ve dikdörtgen ışık sızıntılarının ortasında duran loş siluetler, bir ana aks üzerinde duraklar, odak noktaları yaratıyordu. Las Vegas geldi aklıma. En nihayetinde birer vitrindi bu pencereler, cumbalar. Sokakta her vitrin üst kottaydı. Göz hizasında olmayan bu vitrinler içlerinden sızan ışık ve loş siluetlerle yukarıda bir yerlerde çekim noktaları oluşturuyordu.
Evlerde çalışan kızlar yukarıda bir yerlerde pencerelerden görülebiliyordu. Cumbalarda duranlar, pencerelerde duranlar... Cumba önemli olsa gerekti. Yüksekte olduğu için ulaşılamaz bir noktaydı cumba. Sonuçta sokaktan herkes gelip geçebilirdi. Şiddetin her türlüsü beklenen bir şey olmalıydı ötenin ötesinde. Zemin kottan erişilebilir bir yerde beklemiyor olmak aslında nispeten kızların kendilerini korumalarını sağlıyordu belki de.
Mekânı örgütleyen seks işçileriydi bence. Müşteriler ise kızlara göre konumlanıyordu. Kızların territory’sindelerdi. Müşteriler bundan rahatsız görünmüyordu. Muhtemelen onların gözünde kent içindeki fiziksel konum ve yapıları gibi territory’leri de ötenin ötesinde kalan, bırakılmış ve “göz ardı edilmiş”ti. Heterotopya... “Pek bilmediğin kelimeleri kullanmamalısın” diye tekrar ediyorum kendime.
21:53
Üzerine düşündükçe cumbaların ilk bakışta zannettiğimden çok daha fazlası olduğunu fark ettim. Sokağa çıkıntı yapan cumbalar aslında iç mekânı dış mekânın üzerine büken hacimler. Kamusalın alanına yönelen özel alanlar... Cumba için yarı iç mekân veya yarı dış mekân denebilir. Kuru ve sıcak ama sokak üstünde duruyor. Hava henüz aşırı soğuk değil ama kim bilir kışın ortasında açık havada beklemek ne kadar zor olur.
Cumbanın sokak üzerinde inanılmaz bir hâkimiyeti olduğunu görmeye başladım. Cumba sokağa çıkıntı yapıyor olmasıyla sokağa hâkimiyeti artıran, sokağın iki yönünden de görülebildiği gibi iki yönünü de gören bir hacim değil mi? Cumbalı evde olmak avantajlı olsa gerek. Muhtemelen bu yüzden cumbalı evlerin önünde daha çok müşteri bekliyor diye düşündüm. Sokağa bu gözle ilk bakışım, ne de olsa büyük çıkarımlar yapacak değilim ama doğrusu ben de sokağa ilk girdiğimde cumbaların ışıklarına ve siluetlerine yönelmiştim.
22:02
Akmaya devam etmek istiyorum. Sokağın öbür ucuna yöneliyorum. Sokağın ucunda bir köşe var. İnce uzun olsa da köşeli bir sokak. Köşe de cumba gibi çok yöne hâkimiyeti artıran bir form. Tek bakışta iki yönden gelenin de görebileceği ve görülebileceği bir konum. Ama hâlâ kendimi bunların hesaplı, tasarlanmış şeyler olduğuna inandırmakta güçlük çekiyorum. Aslına bakarsanız kulaktan dolma öyle olmadığını biliyorum. Belki odaklanmak istediğim şey sokağın ve yapıların formunun –seçilmemiş bile olsa– sokağın programına nasıl katkıda bulunduğu veya onu nasıl değiştirdiğidir. Yıllar önce Karaköy’de Zürafa Sokak’a gitmiştim. Ne köşe vardı ne cumba. Bambaşka... Orada çalışanlar da muhtemelen formdan istifade etmenin başka yollarını bulmuştur. Sadece çalışanlar değil müşteriler de... Zürafa’nın tek giriş çıkışı olduğunu anımsıyorum. En basitinden gelen girdiği yerden çıkmak zorundaydı. Girdiğin gibi çıktığın, girişte kimlik bıraktığın bir mekânda ne kadar tarifsiz olabilirsin?
Bir de oraya aksam? Zannetmiyorum. Ne enerjim kaldı ne de kimliğim yanımda. Bu akşamlık yeter. Benim de flanörlüğüm buraya kadarmış. Taksiye binerim herhalde.
