Bir Sanat Manifestosu Neden Yazılır?

Avşar Gürpınar’ın 6-22 Mart tarihlerinde Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde gerçekleşen O Kırılan Senin Oyuncağındı başlıklı sergisi 1909–2000 yılları arasında yazılmış sanat manifestolarından yola çıkıyordu. Sergi, gündelik nesnelerle kurduğumuz ilişkileri odağına alıyor ve geçmiş manifestoları hatırlatıp kendi güncel manifestosunu sunarak, sanat manifestolarını yeniden değerlendirmemize fırsat veriyordu. Bu yazıda, Gürpınar’ın manifestoları dönüştürüp farklı mecralar aracılığıyla sunduğu sergi üzerinden, sanat manifestolarının yazılma amaçlarını ve bugün manifesto kavramının ne ifade ettiğini yeniden düşünmeye çalışacağım.

Sergide karşımıza ilk olarak peluş bir robot, güneş gözlüklü beyaz bir köpek, ayakkabılarıyla dolaşan bir inek, şapkalı bir kız ve sarı bir ördek çıkıyor. Bu oyuncaklar mekânın ortasına yerleştirilen, yerden yüksek ve etrafı çevrili ahşap bir pistte, hep bir ağızdan Avşar Gürpınar’ın seçtiği manifestolardan bazı bölümleri seslendiriyor. Manifestoların basit ve anlaşılır tonuna kontrast oluşturacak şekilde, oyuncakların sesleri birbirine karışıyor; böylelikle hangisinin ne söylediği net bir şekilde anlaşılmıyor. İngilizceye nesne yönelimli ontoloji yaklaşımının kısaltması olarak yerleşen OOO (Object Oriented Ontology), Gürpınar’ın başarılı kelime oyunuyla sergide “Otomatiği ile Oynanmış Oyuncaklar”a dönüşüyor ve sanat ve tasarım manifestolarından sloganları tekrarlamaya koyuluyorlar.

O Kırılan Senin Oyuncağındı,
Avşar Gürpınar, 6-22 Mart 2020,
Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi

Gürpınar’ın sergilediği oyuncaklar, hâlihazırda şarkı söylemelerini sağlayan bir ses kartı taşıyor. Çok sayıda üretilen bu oyuncaklar farklı görünseler de aynı kitlesel üretim süreçlerinden geçiyor; içlerindeki ses hep aynı, hepsi aynı şeyleri söylüyor. Gürpınar bu basit sistemi hack’leyerek onlara istediği cümleleri, yani son yüzyılda yazılmış sanat ve tasarım manifestolarından çeşitli bölümleri söyletmeye karar veriyor. Bu politik, sanatsal ve ideolojik söylemler bağlamlarından (yazıldıkları dönemin atmosferinden, kimin, nasıl bir çerçevede yazdığından) kopuyor ve bir gündelik yaşam nesnesi olarak yeniden üretiliyor. Gürpınar söz konusu oyuncakları sanat nesnesi değil, gündelik yaşam nesnesi olarak görüyor; çeşitli şarkılar söyleyen bu oyuncakları değiştirip dönüştürüyor, gündelik nesnelere yaptığı bu müdahaleyle gündelik nesneleri yeni bir bağlamda düşünmemize olanak tanıyor.

Oyuncakların okuyacağı manifestoları seçerken Gürpınar, Alex Danchev’in 100 Sanatçı Manifestosu (2011) adlı kitabından yararlanıyor ve bu kitapta yer alan manifestoları puanlayarak en çok içine sinen beşinde karar kılıyor: Fütürizm (1909), Somut Sanat (1942), Oto-yıkıcı Sanat (1959-61), Sitüasyonist (1960) ve Yavaş Manifesto (1993). Gürpınar, yaptığı seçkide sanat ve tasarıma dair manifestolara öncelik verdiğini, politik olanları ilk etapta elediğini belirtiyor. Aslında manifestoları sanatsal ve politik olarak kategorize etmek çok güç, çünkü sanatın kendisi zaten politiktir ve örneğin Feminist Manifesto sanatla doğrudan ilişkilidir. Keza yakın zamanda yazılmış en güçlü manifesto metinlerinden Siborg Manifestosu’nun (1985), Siberfeminist Manifesto’nun (1991) veya Xenofeminist Manifesto’nun (2018) söz konusu kitapta kendine yer bulamadığını da not düşmek gerekir.

Farklı dönemlerde ve farklı tonlarda yazılmış manifestoları bir araya getiren Danchev’in derlemesi, okura sergideki yerleştirmeye benzer bir his veriyor. Sanatın nasıl üretilmesi, nasıl teorileştirilmesi, nasıl tüketilmesi, izleyiciyle nasıl bir ilişki kurması gerektiği hakkında neredeyse bir yüzyıl boyunca farklı üsluplarda beyan edilen fikirler, kitapta ilerledikçe birbirine karışıyor ve bazı nüanslar duyulmaz oluyor. Bu manifestoların bir kısmı, sergi için üretilen ve Gürpınar’ın kendi yazdığı manifestoyu da içeren gazete formatındaki yayında yer alıyor. Gürpınar bu yayında manifestoların kimi bölümlerinin Türkçe çevirilerini yaparak literatüre girmelerine de katkıda bulunuyor. Yerleştirmenin diğer tarafında bulunan duvarda ise manifestolardan öne çıkan alıntılar ışıklı kutularda sergileniyor. Farklı bölümlerinin metinsel, görsel ve işitsel mecralar aracılığıyla sunulması yoluyla manifestoların didaktik ve düz ifadeleri kırılıyor ve onları daha esnek bir şekilde okumamıza aracılık ediliyor.

Avşar Gürpınar sergi için yazdığı “İlk Manifestom” (2020) başlıklı metninde nasıl bir sanatsal ortam oluşturmak istediğinden bahsediyor ve kendisini bu ortamda bir aracı olarak konumlandırmayı arzu ettiğini söylüyor.1 İddiasız, kapsayıcı ve az kelimeyle zengin bir ifade ortaya koyan, iyi düşünülmüş bir manifesto bu. Sergide de manifestosuna sadık kalarak, manifestolar ile izleyici arasında, otomatiğiyle oynadığı oyuncaklar aracılığıyla bir köprü kuruyor. Yine de sanatta “kavranacak” bir “şey” olmadığını ve ziyaretçinin bu durumla barışık olmasını temenni ettiğini açık ve net bir metinle ortaya koyma içgüdüsünün sebebini sorguluyor. Eğer ziyaretçi sanatçı aracılığıyla gündelik hayattan etkilenecekse, bu metni okumadan da bunu yapabilmeli diye düşünüyorum. 

Manifestolar her şeyden önce, bir şeyleri anlamak için sık başvurduğumuz bir yöntem olan “kategorize etmek”le ilişkileniyor. Tarih boyu beliren ve kaybolan sanat akımlarının belli bir yönden birbiriyle ilişkilenen işleri bir şemsiye altında toplayarak teorik bir altyapı eşliğinde sunmasına benzer bir şekilde, manifestolar da belli konularda hemfikir olan sanatçıların söylemlerini genellikle sert bir tonda ifade ettiği ve sanatın nasıl olması gerektiği konusunda fikir beyan ettiği bir mecra hâline geliyor: Savunduğu fikirlere güçlü bir biçimde sahip çıkan, tanımın dışında kalanlara karşı hoşgörüsüz, bazen elitist denebilecek kadar özgüvenli ve üstten bir ton benimseyen, çoğu zaman didaktik metinler.

Özellikle erken dönem manifestolarda öne çıkan agresif, buyurgan ve eril ton, bugünün perspektifinden kolaylıkla mansplaining olarak etiketlenebilecek pek çok metinde kendini gösteriyor. Manifesto Latince kökenli manus [el] ve -infestus [muhalif] kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşuyor ve “anlaşılması kolay” ve “açık ifade edilen” anlamında kullanılıyor. Bugünkü kelime anlamında kendine yer bulmasa da kökeninde yer alan muhaliflik durumunun bu tonda belirleyici olması muhtemel.

Sanat manifestoları derlemesini yapan Alex Danchev, giriş yazısında 20 Şubat 1909’da Le Figaro’nun kapağında yayımlanan Fütürist Manifesto’nun bir sanat mecrası olarak manifesto kavramını gündeme getirdiğini söylüyor.2 Bu manifestonun yazarı Marinetti’ye göre ise başarılı bir manifestonun sırrı şiddet ve kesinlikte.3 Son olarak Berman, 1848’de yayımlanan Komünist Manifesto’yu ilk muhteşem modernist sanat eseri olarak görüyor.4 Aslında bir manifestonun temel hedefi, neye karşı durduğunu açık bir şekilde ifade edebilmek. Sergiye, kitaba ve Julian Rosefeldt’in 2015 tarihli filmine istinaden, bir süredir sanatın manifestolara ihtiyacı olup olmadığını düşünüyorum. Benzer düşünce yapısına sahip sanatçıların bir araya gelip düşüncelerini kısa, öz ve belirli sınırlar dahilinde ifade etmesi neden bu denli yaygın bir pratik hâline gelmiş? Sanat sistemi, manifestolarla çalışmaya devam edecek mi? 

Alex Denchov yazısını şöyle bitiriyor:

Sanatçıların manifestosu modernite için pasaporttur. Kahrolası modernite.
Ve ardından postmodernite için. Zavallı, ezilen postmodernite.
Ve onun da ötesi.5

O Kırılan Senin Oyuncağındı,
Avşar Gürpınar

1. Sanat eserleri yaratmak istemiyorum. Sanatsal bir ortam yaratmak istiyorum; bilgiyle değil, detayla dolu, simbiyotik bir nesneler toplantısı, ziyaretçide bir izlenim bırakan, ki kendisi de bir nesnedir, belli fikirler, belirsiz fikirler, bir hisler alaşımı. Ziyaretçi bu ortama gömülsün istiyorum, her şeyi tam olarak kavrayamamakla barışık olsun, zira “kavranacak” bir “şey” yok. Ziyaretçi benim üzerimden gündelik yaşamdan etkilensin istiyorum. Bir aracı olmak istiyorum. İnsanların beni değil kendilerini, benim dünyamı değil içinde yaşadıkları dünyayı, kendi dünyalarını anlamasını istiyorum. Zamanda, mekânda, tinde bir yarık, kırılma, yırtılma yaratmak istiyorum, her şeyin her an, herkes için kendini farklı şekillerde tekrarlayadurduğu. Nesnelerimin aralarındaki ilişkiler dolayısıyla, muğlak izlenim vericilere dönüşmesini istiyorum, bilinçdışında sonsuza dek tınlayacak. Deneyimin anlama tahvil edilerek yozlaştırılmasına karşıyım.

2. Alex Danchev (der.), 100 Artists’ Manifestos (Londra: Penguin Books, 2011), s. xix.

3. Age, s. Xxiii.

4. Marshall Berman, All That Is Solid Melts into Air (New York: Verso, 1983), s. 102.

5. Danchev, age, s. xxix.

Avşar Gürpınar, manifesto, nesne (obje), oyuncak, sanat, sergi, Ulya Soley