Bir Gecenin Anatomisi*
Karanlıkta Yeniden Doğan Mekânlar

Bir dans pistinde ışıklar çok parlak olduğunda, herkesin öz farkındalığı artar, herkes kendini tuhaf hisseder ve kimse dans etmek istemez. Yalnızca ışıklar loş olduğunda, tek bir kolektif organizma olarak hareket ettiğimizi hissettiğimiz o birleştirici alanı yaratabiliriz, ki bu da bazı açılardan her dans pistinin aşkın nihai amacıdır.1

Gecenin karanlığı sonsuz olasılık saklar: Gündüzün şart koştuğu çalışma, düzen veya rutine isyanı içinde barındırır. Genellikle karanlıkta başlayan rave’ler gündüzün ilk ışıklarıyla ertesi güne bağlanırken, gecenin vaat ettiklerini gündüze de taşıyabileceğimize dair büyük bir umut taşır. Karanlığın sağladığı anonimlik ve belirsizlikle beraber gece sınırların esnemesi ve normların çözünmesi daha özgür bir var olma ve bir arada olma potansiyeli sunarken, rave’ler bu potansiyeli gündelik hayatımıza da taşıyabileceğimizi hissettiriyor. Yarın yokmuş gibi eğlenmenin çok ötesinde dans pisti, gündüzü daha kapsayıcı, güvenli ve özgür kılmak için önemli bir rol üstleniyor. Bu metin, dünyanın önde gelen kulüplerinden Berlin’deki Berghain ve Londra’daki fabric üzerinden rave’in mekânla ilişkisine ve bu mekânların toplumsal tarihine bakmayı deniyor.2

Dünya tarihinde çok sayıda kanlı ve şiddetli gece var, fakat 9 Kasım 1989 gecesi bir istisna sayılabilir. Doğu Almanya hükümeti gece yarısına doğru Brandenburg Kapısı’ndan başlayarak barikatları ve geçiş önlemlerini kaldırmaya başlamış, iki taraftan insanlar bir araya gelip duvarın üzerinde buluşmaya başlamıştı. Bu buluşma yalnızca bir ülkenin ayrışmış iki toplumunu değil, onlarca farklı birleşimi yeniden kurdu, yeniden bağladı. Doğu Berlin’de olan ama kentin tam ortasında kalan alanlar, harabeleri ve atıl kalmış binalarıyla yeni bir hareketin merkezi hâline gelmişti. Keşfetmeye açık şehrin kullanılmayan endüstriyel alanları parti kültürü için çok uygun mekânlar hâline gelmeye başlamıştı. Bu birleşimin öncü mekânlarından biri olan ve 1991 yılında Dimitri Hegemann tarafından kurulan Tresor,3 duvarın yıkılmasından sonra Doğu ve Batı Berlin’den gençleri bir araya getirirken, bir yandan da Detroit sahnesinden isimleri davet ederek kültürel bağlantıları güçlendirmişti. Techno’nun Detroit’te doğduğu düşünülüyor olsa da aslında Detroit’in öncü isimlerinden Juan Atkins bile Alman müzisyenler Kraftwerk’ten esinlendiğini söylüyor. Duvarın yıkılmasıyla beraber techno bir anlamda tohumlarının atıldığı yere döndü denebilir ve bu müziğin fütürist ve minimal yapısı birleşimle büyüyen bir umut olarak okunabilir.

Berghain, Google Earth görüntüsü

2004 yılında kurulan Berghain’ın hikâyesi, Norbert Thormann ve Michael Teufele’nin bugün Berlin Mitte’de Boros Collection tarafından kullanılan Bunker’da erkeklere mahsus olan ve hâlâ Avrupa’nın en büyük fetiş partilerinden biri sayılan Snax’i düzenlemesiyle başlıyor. Sonrasında Doğu Berlin’den kalan popüler yerlerden biri olan Friedrichshain’da eski bir demiryolu tamir deposunda ilk kulüpleri Ostgut’u kuruyorlar; burası Snax’in aksine daha geniş kitlelere hitap ediyor, bir anlamda Berghain’a giden yolun başlangıcı denebilir.

Berghain’a giderken Ostbahnhof durağında inip yürümeye başlandığında, devasa bir neoklasik cepheyle karşılaşılıyor. 1953 yılında savaş sonrası Stalinallee gelişiminin bir parçası olarak inşa edilen ve 1980’lerde terk edilen bu eski termik santral binasının önündeki kuyruk, heyecanlı bir bekleyiş içindeki insanların oluşturduğu uzun bir sıra olarak dikkat çekiyor. İçeriye girildiğinde 18 metre yüksekliğindeki tavanları ve geniş iç mekânlarıyla anıtsal bir brutalist mimariyle karşılaşılıyor. Berghain’ın kentin ortasındaki hâlinin ismine de yansıdığı düşünülebilir: Duvar yıkılmadan önce binanın bir tarafında Batı Berlin’den Kreuzberg, diğer tarafında Doğu Berlin’den Friedrichshain vardı; Berghain bu iki mahallenin isminden doğan bir kelime oyunu.

Berghain’ı bu denli ünlü kılan gizemli yapısının en önemli aygıtlarından biri, sıkı bir kapı politikasına sahip olması. Siyah odaklı kıyafet kodunun da girişi belirleyen etkenlerden biri olduğu düşünülüyor, fakat bir yandan da içeride herkes kendini en rahat ifade edeceği şekilde giyiniyor. Mekâna girebilmek için kıyafet kurallarına uyma veya belirli bir tavır sergilemenin dışında içerideki atmosfere uygunluğun aranması kulüp içindeki deneyimi korumayı amaçlıyor. Bu uygulamanın ayrımcı olduğu düşünülüyor fakat bir yandan da içerideki müdavim kültürünü ve topluluğu yaratan ne yazık ki yine bu uygulama ki bu kimi zaman bazı gruplar için avantaja dönüşebiliyor. Kulübün katı ve belirsiz kapı politikası çoğunlukla spekülasyonlara yol açıyor. İçeri girmek için sıra beklerken geçen süre kimi zaman dört saati bulabiliyor. Önden bilet satışı yapılmadığından girişe yaklaşık otuz metre kala başlayan metal bariyerlere gelindiğinde kapıdaki bouncer’ın yargı süreci de başlıyor. Bouncer’la karşı karşıya gelen kişi ise herhangi bir sebep söylenmeksizin içeri alınmayabiliyor ya da “Viel Spass” denerek bilet almaya yönlendiriliyor. Kulübün ünlü bouncer’larından Sven Marquardt,4 müdavimler tarafından ve techno sahnesinde bilinen bir isim. Girişte detaylı bir üst araması yapılıyor, telefon kameralarına etiketler yapıştırılıyor. 

Berghain’ı belki dünyadaki benzerlerinden ayrıştıran özelliklerden biri de seks pozitif bir politika izlemesi. Johan Andersson’ın “Berghain: Space, Affect, and Sexual Disorientation”5 başlıklı makalesine göre, Berghain sadece bir gece kulübü değil, aynı zamanda mekânsal ve duygusal sınırların aşıldığı, cinselliğin yeniden tanımlandığı bir alan olarak değerlendirilebilir. Berghain, mimarisi ve ses sistemiyle kimliklerin ve etkileşimlerin dönüştüğü özgün bir ortam yaratıyor, bu da içerideki topluluğun daha akışkan ve geçirgen bir kolektife dönüşmesini sağlıyor. 

Ana mekânda techno çalarken, üst katta yer alan Panorama Bar’da house ağırlıkta. Mekânda dans pistleri ile dinlenme alanlarının hemen hemen eş büyüklükte olması da kulüp deneyimini olumlu etkiliyor. Belki de birkaç asır sonra Berghain bir ibadethane olarak anılacak.

Sampo Hanninen, “Empiric Studies”, 2011

Panorama Bar’da perdeler açılıyor ve günün doğduğunu anlıyorum. Buradaki dansçılar enerjimi yerine getiriyor. Bir süre onlarla dans edip aşağıdaki espresso bar’a gitmek üzere yola çıkıyorum. Önünden geçtiğim kabinlerden birinde adımın yazdığını görünce kafam karışıyor. Fotoğrafını çekmek üzere telefonuma uzandığımda kamerama yapıştırdığım etiketi hatırlıyorum. İnmeden hemen önce aşağıdaki dans pistini izlemeye başlıyorum. Karanlıkta hafif sarı bir lekeye dönüşen kalabalık hareket ettikçe farklı desenlere dönüşüyor. Eve dönüş yolunda kahvaltıya buluşanlar ve köpeğini gezdirenleri izleyerek kanal kenarında yürürken içeride çalan bir şarkıyı tekrar duyuyorum. Mutlu, duyduğumun kilise çanı olduğunu söylüyor. Belki de haklı. 
(“Ne Mutlu, Gece Gibi…”, 2024)

Berlin Duvarı’nın yıkılışı kadar dramatik bir kırılma noktası olmasa da 1950’lerden itibaren sanayi üretimin azalması, otomasyon teknolojilerinin çoğalması ve bununla beraber ekonomik yapının daha çok hizmet sektöründen beslenmesi Londra gibi şehirlerdeki endüstriyel alanların boşalmasına ve işlevsiz kalmasına yol açmıştı. Neredeyse Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından ortada kalan Mitte gibi Londra için de Farringdon hem merkezi konumuyla hem de terk edilen endüstriyel yapılarıyla yaratıcı projeler ve gece kulüpleri için ideal bir yer hâline gelmişti.

fabric, Google Earth görüntüsü

1999 yılında Londra Farringdon’da açılan fabric, DJ Magazine tarafından birkaç kez dünyanın en iyi kulübü seçildi. 2016 yılında iki kişinin ölümünün ardından kapanan kulüp, yeniden açılması için başlatılan sosyal medya ve kitlesel fonlama kampanyaları sonucu artırılmış güvenlik önlemleri ve kısıtlamalarla tekrar kapılarını açtı. Bu önlemler arasında girişte yer alan ayrımcı olarak okunabilecek fotoğraflı kimlik belirleme sistemi, iki aşamalı detaylı çanta ve üst arama ve içeride sürekli kırmızı ışıklı fenerlerle dolaşarak hiçbir yerin karanlıkta kalmasına müsaade etmeyen kulüp çalışanları yer alıyor. Pek çok kulüpte olduğu gibi burada da fotoğraf çekmek yasak; girişte telefonların ön ve arka kameralarına yapıştırılan etiketler sayesinde kulüp kültürüne aşina olmayan katılımcılar da bu kurala uyuyor.

Metropolitan Cold Stores adlı bir et saklama deposundan dönüştürülen mekânın bulunması yaklaşık on yıl sürmüş. Bölgenin tarihi ise 19. yüzyıla dayanıyor. Mekânın içindeki üç farklı dans pistini birbirine bağlayan geniş merdivenler, kendini en çok gösteren öğe olarak karşımıza çıkıyor. Numaralarıyla adlandırılan üç mekândan “Room 1”, özel bir zemine sahip. 400 bas dönüştürücüyle döşenmiş zemin sayesinde baslar bedende hissedilebiliyor ve bu deneyim “bodysonic” olarak adlandırılıyor. Resident DJ’ler Craig Richards ve Terry Francis kulüp açıldığından beri neredeyse her cumartesi çalıyor. House ve techno’nun hâkim olduğu mekânda dans pistlerinin dışında koltuk ve çeşitli oturma ünitelerinden oluşan dinlenme alanları ve sigara içilebilen bir dış mekân da mevcut.

Kulübün sterilliği, içeri girmek için yüz taramasından geçilen an hissedilmeye başlıyor. Berghain’dan farklı olarak fabric’in belirgin bir kapı politikası yok. Bileti olan herkes, aşırı bir harekette bulunmadığı sürece, içeri alınıyor. Bu her ne kadar çok daha kapsayıcı ve demokratik bir yaklaşım olsa da bir rave’i değerlendirirken en çok öne çıkan “topluluk” faktörü konusunda fabric’in yetersiz kalmasına sebep oluyor. İçeride herhangi bir topluluk hissi olduğunu söylemek zor, yaratılan güvenli alan ise ne yazık ki organik bir şekilde oluşmuyor. Buradaki güvenli alan algısı, elinde kırmızı fenerlerle dolaşan epey kalabalık “farkındalık ekibi”nin varlığını sürekli deneyimlemekten öteye geçemiyor.

Yeterli karanlığı sağlamayan mekânlar, geniş merdivenler ve açık alana çıkan kısımlar, gündelik yaşamdan kopma deneyiminin de önüne geçiyor. Bu da içeride farkındalığın yüksek olduğu bir ortam sağlıyor. Aslına bakılırsa rave’in sunabileceği ütopyayı bu tür bir kurum olarak sağlamak hayli zor, çünkü bu ütopya fikrini besleyen ortamı yaratabilmek için yapılması gerekenler, içerideki kalabalığın sağlığını güvenceye almak için alınması gereken önlemlerle çelişebiliyor. Berlin kulüplerine nazaran çok daha normatif bir deneyim sunan fabric’in Killing Eve dizisinde bir Berlin kulübü olarak kullanılması ise kulübe ilişkin ironik bir detay.

Kanto Üç6

DJ Izdırap House çaldı

          ve X bej pantolonuyla etrafta dans etti

yüzünde kaygıdan ter
ve sen ufaktan dokundun
sırtımın…

fabric, fotoğraf: Luke Kirwan,
kaynak: Resident Adviser (RA)

* Bu yazı dizisi, Tarabya Kültür Akademisi kapsamında sürdürülen ortak araştırmanın çıktılarından biridir.

1. Michelle Lhooq, “What is the promise of the night?”, Spike Art Magazine 78, Kış 2023/24.

2. Her iki kulüp kendini kategorik anlamda “kültür kurumu” olarak tanımlıyor.

3. Tresor, 2022 yılında hem kulübün tarihine hem de techno kültürüne odaklanan bir arşiv ve güncel sanat sergisi düzenledi. “Techno: Berlin and the great freedom” adlı sergi Anne de Vries, Hito Steyerl, John Akomfrah gibi pek çok önemli sanatçıyı bir araya getirdi.

4. Geçtiğimiz yıl Bomontiada’da Goethe Institute Istanbul tarafından açılan NACHTBLENDE sergisinde yer alan portreler Sven Marquardt’ın arkadaş, meslektaş ve tanıdık çevresinden isimleri içeriyor ve Berlin’in alt kültürünü temsil ediyor.

5. Johan Andersson, “Berghain: Space, Affect, and Sexual Disorientation”.

6. Elaine Feeney’nin orijinal başlığı “Canto Three” olan şiirinin yazarlar tarafından yapılan çevirisi.

Berghain, Berlin, dans, fabric, gece, gündüz, karanlık, Londra, mekân, rave, techno, Ulya Soley, Yelta Köm