Güneşli Ama Soğuk
Bu metin çok sıcak bir Berlin gününde yazıldı. Pencereden gelen bir esinti yok, ya da serin bir su sesi. Göl uzakta, nem tüm vücudumu sarmış. İyi bir sohbet kanal kenarında, birkaç buzlu içecek hepsi bu kadar aslında. Bir şehirden başka ne ister ki insan, hem de mevsim yazsa. Herhalde sadece güneşin batmamasını. Çünkü güneş batmadıkça devam ediyor gün, bitmiyor ne döngüsü ne neşesi.
Berlin yazlarının güzelliği dillere destan. Durgun bir pazar gününü geceye bağlayan sıradan bir akşamüstünde havanın geç kararması günleri, geceleri, sohbetleri uzatıyor. Sonra güneş biraz yok olsa bile, sabah dört gibi aydınlanmaya başlıyor hava; sis makinesinin nefes aldırmayacak şekilde doldurduğu kulüplerdeki ışıklar gibi maviler sızıyor gökyüzünden. Kuş sesleri başlıyor hemen, hafif bir rüzgâr varsa yaprak hışırtılarıyla karışıyor. Gecenin sonu, yeni günün haberi beklenmedik bir an gecenin içinden çıkıyor. Yeni başlayan günün heyecanıyla yenileniyor insan.
Bahçesi olan bir yerde değilsen, en geç gece 1’de toplarlar kapıdaki sandalyeleri, masaları ama parkta da olabilirsin tabii. Kreuzberg’in kanallarında yürürken gecenin serinliği yüzüne vurur, o hafif ürperti ya bir sonraki içkinin ya da sigaranın habercisi gibi aslında. Belki de saat çoktan geçmiştir, sıcakla karışan onca partikülün içinde dans ederken, bir terasa çıkarsın. Oralarda güneşin doğuşunu görmek mümkün, güneşin kendisini ne kadar görebilirsin emin değilim ama hava aydınlığı her yeri kapsar. Kimi zaman İstanbul’la bu şehri birbirine çok benzetiyorum, geceleri verdikleri pozlar başka olsa da benzer tesadüflere, sürprizlere açıyorlar kapılarını. Berlin dar perspektiflerde sarı ışıklar arasından görünürken, İstanbul geniş geniş, uzun uzadıya izlenen ışıl ışıl bir poz veriyor.
Beş senedir bu notları yazarken, şehirlerin insanları değiştirdiğinden kim bilir kaç kere bahsettim. Bu karşılıklı değişim süreci ne kadar yeniye, alışkın olmadığına açık olduğunla da alakalı mı gerçekten? Ne kadar farkında insan kentle kurduğu rıza ilişkisinin? Meraklar, arzular birbirine karışınca şehir deneyiminin içine bırakıyor insan kendini. Günün sonunda şehirler de arzulanmak istiyor mu herkes gibi?
Bir nostalji müptelası olduğumu bu notları takip edenler iyi bilir. Her zamanki gibi eski albümleri karıştırıp, Berlin’deki fotoğraflarıma bakıyorum. Geçmişte her bulacağım iz, geleceğe dair yeni bir inşa olasılığını artırıyor aslında. İmgeler üzerinden kurduğumuz hayatlar hem hatıralarımızı hem geleceğimizi düşündürtüyor. Çekildikleri anlar hayal meyal aklımda, garip garip yerlerde çoğunlukla büyükbabamın çektiği fotoğraflar. Bir fotoğraf sadece fotoğraf mıdır? O anları ben hatırlamıyorsam, donan an hangisi? Sadece burada olduğuma dair kanıt mı, geleceğe bırakılmak için? Kimi zaman bir yeşil alanın önünde, kimi zaman bir inşaatın, bazen bir grafitinin önünde, arkadaki yerler çok önemli değil gibi, benim orada var oluşuma dair bir tarihi not özünde.
Ben duruyorum. Onlu yaşlardayım, elimi kolumu nereye koyduğumu bilememişim, küçüğüm ama kimi zaman büyük duruyorum. İnsanın belki de en kafasının karıştığı zamanlar, kimi zaman yetişkin de olabilirsin ama çocukluk hep diğer tarafta elinde, kırılgan bir süreklilik… Poz veriyor muyum emin değilim, kendimden memnun muyum? Yoksa hiçbir şeyden memnun değilim ve poz mu veriyorum? İnsan o yaşlarda neler düşünüyor acaba? Ne garip geriye dönük rüyalarımızı, düşündüklerimizi hatırlayamamak; ne kadar ilginç. Kimi yaşların hatıraları hep anlatılar üzerinden kuruluyor, belli bir yaştan sonra da farklı değil aslında. Hayallerimiz sözümüzü, eylemimizi yeniden kuruyor.
Başka yerde yaşamayı düşlemek, başka yerlerde uyanmayı düşünmek, başka sabahlarda yürümeyi tahayyül etmek bilmediğimiz bir gelecekteki kendimize mesajlar aslında. Bugün fotoğraflara baktıkça da o detayları çözmeye çalışmanın böyle bir etkisi var. Hayatın çünkü ne zaman ne getireceği belli olmuyor. Tesadüfler kontrolümüzün dışında kendilerini belli ediyor, zaten hayatı okumanın iki yolu yok mu: Ya her şey tesadüf ya da her şey bir planın parçası. Biliyorum bu kadar siyah beyaz değil, ben daha çok tesadüfler tarafındayım. Onlara şaşırmanın verdiği heyecanı ve mutluluğu pek bozasım yok.
Çocukken poz verdiğim sokaklardan yeniden geçiyor muyum bilmiyorum, fark etsem büyük tesadüf derim. Gezi’deki pozumu fark edince de şaşırmıştım, Anadolu yakası çocuğu olarak ne zaman orada fotoğrafımın çekildiğini hatırlamıyorum. İşte hatırlamadıklarım da fotoğraflarla tesadüflere dönüşüyor, kimi zaman insan hatırlamıyorum diyor, bambaşka bir yerden çıkıyor karşısına. O kafada çakan şimşekler, sinapsların arasındaki hız başka olasılıklara kapılar açıyor.
Oysa belki de sadece büyükbabam yeni ülkesinde kendi köklerini salmaya çalışırken, artık merakla değil keyifle çekiyordu torununun fotoğrafını. Ben bir hayatın tamamlanmaya dair son ürünlerinden biriydim, geniş bir aile, torunlar ve benzerleri… Ya da aynı kendi memleketinde yaptığı gibi ya da çocukları yazın Almanya’ya geldiklerindeki gibi benim de fotoğraflarımı çekmiş, ama ne düşünerek olduğu benim için hâlen iyi bir soru. Belki de büyük tesadüfler içindir, kim bilir?
Böyle sanki ruhani ve aşkın bir meseleden bahsediyormuşum gibi duyulsa da oralarda değilim. Altını çizeyim. Sadece kafamdakileri kelimelere dökerken kimi zaman o fotoğraflar yardıma geliyor. Tanıdık olmaları ya da olmamaları çok önemli değil, ama hisler kalıyor, arkadaşlar, dostlar gibi.
Bugünün resmini çekmeyi bundan önemsiyorum belki de, üç sene önce bu aylarda John Berger’dan hatırlattığım gibi yine “bugün, var olanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemi” değil mi?
{tüm fotoğraflar: Yelta Köm arşivi}