Güneşli Ama Soğuk
tut mir manchmal weh
Almanya’ya ilk geldiğim zamanlarda yaptığım bir çalma listem var, ismi “Gurbetlik” ya da kod adıyla “derdo” şarkılar. Kimi zaman işe giderken dinlediğim, kimi zaman bir pazar günü pencereyi açıp dinlettiğim şarkılardan oluşan bir liste, zamanla zihnimde daha da genişledi. Kimi zaman bir arkadaşımı arayıp “Gel derdo bir akşam yapalım” deyip, bu şarkılara rakıyla yoldaşlık etmişliğim çok.
Müzik ne kadar kolay değiştiriyor değil mi duygularımızı? Kimi zaman sözleri, kimi zaman melodisi; hangimiz kafasında onlarca klip çekmiyor ki şarkıları dinlerken? Uzakta olunca da iyice bağlanıyor insan, o müzik, o melodi bağlıyor insanı ayrıldığı yere. Notalar üzerinden kuruluyor bu ilişki. Buradaki akrabalarıma bakıyorum, Kabus Kerim’in annesine hazırladığı funk listesi halen en popüler: Barış Manço’lar, Selda Bağcan’lar. İnsan ülkesinden ayrılınca o müzikler sabitleniyor, ilerde yeğenim “Bu dayım da sürekli Büyük Ev Ablukada dinliyor” derse şaşırmam. Terk edilen zamanı ya müzik getiriyor, ya yemek, ya koku. Müzik, bazen de hiç yaşanmamış geçmişleri yaşanmış kılıyor.
Bu gidiş gelişlerde içimizde getirdiklerimizle beraber, gidilen yerde duyulanlar da değişiyor. Bir yerden sonra aidiyet ikiye bölünüyor, “Ben nereye aitim, nerenin müziğini özlüyorum”a dönüşüyor. Bir yerden sonra memleketi özleten melodi, sonra memlekette duyulmayan seslere dönüyor. Berlin Notları’nda da şarkılara epey yer veriyorum aslında, bir hafıza gibi, kulaktan düşmeyen.
Bizim ailede çok açıktan olmasa da müziğe bir düşkünlük var, çocuklarım yıllarım kasetler içinde geçti. Üsküdar’da doğduğum ev, bizden önce babaannemlerin yaşadığı, sonrasında babamların gençlik yıllarının geçtiği yerdi. Evin salon salomanjesinde dev bir müzik seti vardı, yanında mini bir bar. Almanya’dan gelen kasetler, vakti zamanında gelmiş gitmiş plaklar. Şüphesiz, bu ilişki iki memleketi birbirine bağlıyordu, hem de farklı özlemleri bastırıyordu. Babaannem yıllar önce Heim’dan ilk ayrılıp eve geçtiklerinde büyükbabamın koltuk yerine bir pikap aldığını söylemişti. O günün dünyasında tanıdık bir ses duymanın tek yolu buydu büyük olasılıkla. Benim ise ilk hatırladığım yabancı parça “All that She Wants” Aces of Base’den, yine aynı salon salomanjede 90’larda amcam Berlin’den havalı bir bomber mont –Berlin sokakları sağ olsun, bugün benim de öyle bir montum var– ve arabayla gelmiş. Arabadan çıkan kaset sanki “Best of 93”tü ve içinde onlarca parça… Benim için bu albümle başlayan müzik yolculuğu hiçbir zaman tam olarak bitmedi. Çocukken Berlin’e geldiğimde aldığım CD’ler, liseden sonra geldiğimde bu sefer müzik dergilerini keşfetmem, Spex dergisinin verdiği CD’lerden birçok yeni grubu tanımam hep bu yolculukların sonucu. Hoş, hep bahsettiğim konu var ya, birisi karar veriyor ve tüm ailenin kaderi bir şekilde yön değiştiriyor meselesi var ya, belki yine bu mesele. Sonuçta büyükbabam masaya ses kayıt cihazını koyup, çocuklarıyla sohbet ediyormuş gibi sesini kasete kaydedip Türkiye’ye yollarmış. O cihazlardan gelen seslere olan sevginin sebebi olmalı.
Birbirimizi duydukça hatırlıyoruz, anlıyoruz, ortaklıklarda kesişiyoruz. Bu sene Berlinale’nin Panorama seçkisinde ilk gösterimini yapan Cem Kaya’nın filmi Aşk, Mark ve Ölüm uzun yıllar içinde bulunduğu toplumda duyulmayan bir geçmişe bakıyor. Türkiye’den Almanya’ya göçü müzik üzerinden okuyan belgesel, Almanya’nın en az bilinen en büyük müzik sahnesini tanıklıklarla, arşivlerle ortaya koyuyor. Cem’in önceki filmlerinden MOTÖR Kopya Kültürü ve Popüler Türk Sineması’nı izlemiştim; kendisiyle tanışıklığım ise eğer bir gün bu yeni göç dalgasının belgeseli çekilecekse kesinlikle yeri olacak Hallo Machen’a uzanıyor. Filmin fragmanı izlediğim andan beri çok heyecanlandırmıştı beni. Bunun sebebini zaten anlattıklarımdan tahmin etmişsinizdir. Ama daha fragmanda gelen düğün havası film boyunca hüznüyle, neşesiyle devam ediyor. Zar zor bilet bulduğum filmin ilk gösterimi Karl-Marx-Allee üzerinde Doğu Berlin’de inşa edilmiş Kino International’de gerçekleşti. (Bu bina ve cadde başlı başına bir yazıyı hak ediyor.) Böyle etkinlikleri seviyorum, birçok tanıdık yüz, Türkiye’den gelenler de var, ama Berlin komünitelerinin tanıdık simaları, bu sefer epey çok sinemacı tabii ve müzisyenler. Filmde yer alan müzisyenler ve ekiple beraber izliyoruz filmi. Pandemiden ötürü salon yarı kapasite ama ağzına kadar dolu. Film kimi zaman ağlatıyor, kimi zaman güldürüyor, ekibin yaptığı titiz arşiv araştırması filmin her yerinde kendini gösteriyor.
Almanya’daki göçmen müziğini sadece bir memleket özlemi olmadığının altını çizen anlatısında, hak ve emek mücadelesini de hayli görünür kılıyor. Müzik protest tavrıyla aslında bir ifade aracına dönüşüyor, Alman toplumu içinde kendini ifade edemeyen göçmenlerin dışavurumu oluyor. Aynı zamanda bunun homojen bir müzik olmadığını dile getiriyor. Ayrıca Türkiye müziğinin de homojen olmadığını çok iyi ortaya koyuyor. Salonda filmde görünen birçok isim vardı: bağlama virtüözü İsmet Topçu, assolist Cavidan Ünal, Muhabbet ve filmde yer alan diğer birçok isim… Filmin sonunda bir de Cavidan Ünal’dan küçük bir kuple dinleyip, filmde izlediğimiz ama artık hayatta olmayan, Derdiyoklar’dan Ali Ekber Aydoğan’ı ve Hatay Engin’i anıyoruz. Cem’in odaklandığı mesele aslında bir filme sığmayacak şekilde geniş ve kapsamlı. Mehmet Akif Büyükatalay ile birlikte yazdıkları senaryoda adını Aras Ören’in şiirinden alan filmi üç ana parçaya bölüyorlar. “Aşk” kısmında vatan hasreti, özlem ele alınırken, “Mark” kısmında düğünlere ve gazino kültürüne odaklanıyorlar. Düğün meselesi gerçekten bence başlı başına üzerinde eğilinmesi gereken meselelerden. Almanya’da katıldığım her düğün bir deneyimdi. Annesinin babasının düğününde Derdiyoklar’ın çaldığı kişilerle tanıştım, belgeselde de bunlardan bir kısım görüyoruz. Gazino kısmını ben hatırlamasam da 2000’lerin başında geldiğimde düzenlenen partiler vardı, onları referans alabiliyorum zihnimde. Filmin son kısmı “Ölüm” ise Türkiyelileri hedef alan ırkçı saldırıların ardından gelişen mahalle grupları ve ürettikleri rap ve hip hop kültürünü anlatıyor. Benim kuşağım için en tanıdık olan son kısım tabii. Ana akıma giren ve ilkokul müsamerelerinde bile kendine yer bulabilen Cartel ile o dönemden benzer isimleri de bu kısımda görüyoruz. Bugünün gözünden bakınca sözleri kimi zaman sorunlu olan parçalar da var tabii ama benim en sevdiğim, ezbere bildiklerimden biri, Al Sana Karakan albümündeki “Kabus” parçasından:
Bozuk bir Türkçe böyle müzik olur mu?
Eğri büğrü ama sözleri doğru
Rüştü Elmas, filmden kare,
© filmfaust / Film Five
Filmin sonunda ise daha güncel örneklere yer veriliyor, türkülerle başlayan hikâye günümüzün rap dünyasına bağlanıyor ve saniyelik olsa bile olsa Ebow’a, Pashanim’e, Ezhel’e kadar uzanıyor.
Filmde çok gözyaşı döktüm, çok da güldüm, sonrasında Cem’e dediğim gibi ben bu filmde büyükbabamı, babaannemi, babamı, halamı, amcamı gördüm, herkes çok tanıdıktı. Bu hikâyeyi bilen bir yerden gelsem de, Almanya’da bu çok da sesi duyulamayan hikâyelerin hem Almanya’da hem Türkiye’de duyulmasının önemini gün geçtikçe daha çok anlıyorum. Turkland gibi mesela, İstanbul’da arkadaşlarımın çoğu Turkland’ı izledikten sonra Almanya’daki göçmen meselesine başka baktıklarını söylüyor. Bizim de birbirimizi dinlemeye ihtiyacımız var, ancak öyle anlaşacağız. Film aynı zamanda Berlinale’nin Panorama belgesel bölümünde izleyici ödülünün de sahibi oldu.
Fragmanın sonu şöyle bitiyor:
Oh Germany, oh Germany, tut mir manchmal weh.
[Ah Almanya, ah Almanya, bazen içimi acıtıyor.]
O kadar çok şey var ki yazılacak hakkında, ben büyük olasılıkla tekrar tekrar ziyaret edeceğim. Çünkü sadece Almanya’da üretilmiş olanlar değil Türkiye’den gelenler, turneler, Cem Karaca, hayranlıklar, bugün devam eden konserler, organizasyonlar… Başka yazılarda dönüp dolaşıp geleceğimden emin olduğum Turkish Bazaar… Berlin Notları’nın bu bol müzikli bölümünün sonuna geldik. Bugünün Berlin seslerinden, hayranlıkla dinlediğim Derya Yıldırım & Grup Şimşek’ten “Haydar Haydar” ile bitireyeyim.*
Kâh çıkarım gökyüzüne
Seyrederim âlemi
Kâh inerim yeryüzüne
Seyreder âlem beni
* Berlin’de bir güncel bir şekilde yeni gelen göçle görünür olan bir müzik akımı daha var. Bu metinde filme odaklandığımdan son beş sene içinde takip ettiklerime yer veremedim ama burada Gazino Neukölln’den “Koli Tutmaz” ve Anthony Hüseyin’den “Blame it on my Youth”u da ekleyip, başka müzikli yazılara altlık hazırlayayım.
