Güneşli Ama Soğuk
Uzun bir aradan sonra tekrar Berlin Notları’na döndüm. 2022’ye dair bir toparlama yapmaya çalışırken bu senenin ilk metnini yazmak için üç ay beklemem gerekti. Zamanla ilgili problemim kendini farklı şekillerde, farklı bedenlerde gösterir oldu son vakitlerde. Bu bir yetişememe meselesi kadar bir unutma, unutulma meselesi. “Her şeyi unutmak ile her şeyi hatırlamak neredeyse aynı” demiştim bir keresinde, sonra sevgili Yasemin’in [Özcan] “Her şeyi hatırlamak, bir tür deliliktir” yazan işini anımsadım.
Deliliğe yakın olmasa da kendimde tekrar ettiğini gözlemlediğim bir mesele bu. Kimi zaman her şeyi ama her şeyi hatırlıyorum, belki de unutmak sağlıklı bir şeydir diye düşündüğüm çok oldu. En ufak detayı, bir bakışı, bir yüzü unutmuyorum; çocukken telefon rehberindeki numaraları ezbere bilirdim. Bunun bir zekâ göstergesi olduğunu da düşünmüyorum, çünkü hatırladıklarım genelde sosyal ilişkiler, sosyal bağlantılar. Okuduğumu anında unutabilirim ama vapurda gördüğüm yüzü daha sonra hatırlarım. Bu kadar emin olma hâlinin beni kimi zaman şüpheye düşürdüğünü de söylemeliyim; bence beyin kimi zaman bu oyunu oynuyor, unutturduğu gibi hatırlatıyor da, kimi zaman doğru kimi zaman yanlış.
Berlin’de yaşamaya başladığımdan beri çocukluk anılarımı hatırlıyorum, onları bu metinlerde de birkaç kez paylaştım. Bu şehrin hatırlamayla, hafızayla olan derdini hep içimde taşıdığımı hissediyorum. Unutmamak için kurulmuş bir yer gibi, her yenisinde bir sancı olan, yeniyle olan ilişkisinde zorlanan kendi içine kapanan kapalı bir kutu.
Son zamanlarda Berlin’de geçirdiğim vakit azalsa da her seferinde şehrin yeni noktalarını keşfediyorum. Bunun buraya özel olup olmadığından emin değilim, çünkü her gün her güneş doğduğunda hep başka bir güne uyanıyoruz aslında. Bu aralar zamanımın çoğunu geçirdiğim küçük bir şehir olan Weimar’da bile her seferinde yeni bir şeyler keşfediyorum. Şehri şehir yapanın ne olduğuna dair kafa karıştırıcı birçok mesele olsa da, şehir meraklı gözlerin sürekli bakıp bulabileceği birçok gerçekliği içinde barındırıyor.
Bugün deli olmak bir lüks gibi: Deliliğe atfedilen zamandan kopma, gerçekliğini yitirme, kimi zaman beklentisiz bir sabaha uyanma… Yazmak da öyle biraz, Sait Faik’in “Haritada Bir Nokta” isimli öyküsü şöyle bitiyor: “Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Deli olmak, haritadaki noktalar, haritadaki adalar birbiriyle ne kadar ilgili. Yazmanın etkisi de biraz böyle, Manifold sayesinde son yıllarda cesaretimi gitgide daha çok kazandım, yazıyla barıştım. Bunu kendi sanat pratiğimin bir parçası hâline getirmek bana iyi geldi. Sonsuz bir fonda, tarihsiz bir noktada olmak gibi, internette bir adada var olmak da son dönemde kafamın içinde dönenlerden.
Hatıraların tahayyülü genelde bir oda gibi, bildiğimiz imgelerin yansıması. Oysa bugün içinde kaldığımız dünyada nasıl işledikleri meselesi, benim için bir masaüstü belgeseline benziyor. Katman katman açılan pencerelerin birbirinin içine girmiş hâli. Bu aralar zaman zaman rüyalarımda WhatsApp web ekranları görüyorum. Buluştuğumuz yerler arayüzlerde, arayüzler ise tamamen hayali, bir o kadar da gerçek. Farklı server’lardaki buluşmalarımız, kentsel buluşmalarımız gibi.
Şimdi hikâyeler ve gerçekler birbirinin içinde, unutmamak için yazmıyoruz. Zaten tüm yazdıklarımız bir yerlerde birikip, birbirinin içine geçiyor. Berlin’e bahar geliyor, parklar yeşilleniyor, Berlin Notları’nın çıktığı şehre yakışır bir şekilde yeniden canlanıyor. Berlin her gün doğumunda unutuyor ve bitiriyor, belki böylece hep kendine dönerek özüyle yüzleşip yeniden doğuyor.
Tüm fotoğraflar farklı Berlin sahneleri, belki de yanmış filmlerdeki boşluklardır hatıralarımız.
