fotoğraf: Yelta Köm
Berlin Notları #33: Zaman Zaman

Güneş doğar, güneş batar
Ama insan uyumaz bazen düşünür
—MFÖ, “Bazen”

Metinlerimin çoğunun polikronik bir zaman anlayışı içinde olduğunu fark ediyorum, bunun sadece bana özgü olmadığının farkındayım. İnsan hatırladıklarını yazarken, batının –gündelik hayat akışına uygun olmayan– monokronik zaman algısının aksine, polikronik bir anlatının esnekliğiyle farklı katmanlarda doğrusal olmayan bir anlatı kuruyor. Berlin Notları da bugüne kadar lineer olmayan zamanların içinde birbirinin içine geçerek yer aldı ve aslında tüm bu metinler bir noktada birbirini tamamlıyor.

Zamanla olan derdim yeni yeni ortaya çıkıyor, ben sanki yaş diye bir şey yok kabulüyle yaşıyordum. Son zamanlarda ise ömür denen şeyin yüzdelere bölünüp ilerlemesini düşünür oldum. Bu belki bu ara günlerimin çoğunun geçtiği Weimar’daki odamın karşısındaki mezarlıktan kaynaklanıyor. Akademik çalışmalarımı sürdürdüğüm bu şehri gidip gelerek yaşasam da hem Doğu Almanya’nın hissiyatını hem de şehrin her yerine sızmış kültürel zenginliği görüyorum. Odam bir mezarlığın karşısında; ölümlerin, cenazelerin, toprağın içinde kaybolduğum her şeyin ortasında gibiyim. Goethe yok, Schiller yok, Gropius yok. Ben her gün kültürel mirasa dönüşmüş bir binanın içine girip çıkıyorum. Bir yandan da anılar müzesi gibi bir evde yaşıyorum, kalkmayı bekleyen bir cenaze gibi. Olmayan kitapların bölümlerini yazmaya devam ediyorum, umutsuzca umudu beklemek gibi.

Monokronik zaman algısıyla yetişmiş ve bunun tek gerçek olduğunu düşünen birisi olarak bu inancın mabedi Almanya’ya taşındığım günden beri, beni şaşırtıyor aslında. Göç deneyimimin yaklaşık on seneyi tamamlamasıyla artık ahkâm kesecek pozisyona geldiğimi şakayla karışık söyleyebilirim. Bu on senenin büyük bir çoğunluğu ne de olsa buradan kelimelere döküldü. Yıllar içinde göç denen mefhumun ne kadar biricik, ne kadar öznel, ne kadar kişiye özel olduğunu daha da öğrendim. Bu çeşitlilik göçü hem tanımsız kılıyor hem de bir o kadar zengin. Dakikliğin mitik bir anlayış olduğunu, temsil edilen ve ortaya koyulanın aslında kendini izlenir kıldığını burada öğrendim. Almanya’ya hazırlanışımı kapsayan onca sene bu kültürle haşır neşir oluşum, en azından Berlin’de hep şaşkınlığa dönüştü. Sonrasında geciken trenler, uyulmayan randevular, hayatı dizginlemenin sadece görünürde olduğu bir ülke gibi.

Geçtiğimiz bir yılda kendime itiraflarımdan biri şu oldu: Berlin için ne kadar evim desem de halen İstanbul’u özlüyorum. Kimi zaman Hasenheide parkının yokuşundan aşağı doğru inerken bazı anılar canlanıyor gözümde. 2000’lerin ilk on yılının sonları, akşamüstü Yıldız’dan aşağı doğru yürüyorum. Derslere girip girmediğim bile kafamda net değil, o zamanlar günlerimi bu yokuşu minibüsle çıkarak ve yürüyerek inerek geçiriyorum. Her aşağıya inişte karşıda Üsküdar gözüküyor, İstanbul’a dair her şeyi öğrendiğim ilk yer. Hatırlayanlar bilir, Beşiktaş-Üsküdar motorları 90’larda nerdeyse yarısı suyun içinde giderdi. Burada balık istifi sözünü kullanmak ne kadar gerekli olsa da, su, Boğaz ve hemen ardından gelen “balık istifi” tamlamasını çok klişe bulduğumdan kullanmayacağım. Sene 2023, yine Beşiktaş çarşıdayım, bu sefer çocukluğumun geçtiği pasajlar eskisi gibi değil, aradığım kitabı bulamıyorum.

fotoğraf: Yelta Köm

İnsan birkaç şehirde anılar biriktirince, o anılar fragmantasyona uğrayıp birbirine bağlanıyor. Kimi zaman hayaller gerçeklerle karışıyor ya da talepler. Çevremizi algılamamız bir fragmanlar bütünü ise tüm Berlin notlarında yaptığım aslında farklı fragmanların kimi zaman üst üste kimi zaman kurmaca olarak yan yana gelmesi. Şüphesiz hepsi uykusuz uykulardaki düşüncelerin bir araya gelişi gibi, kimi zaman birbirine karışan, kimi zaman sabah kalkar kalkmaz yazılan ve çoğunlukla yolda yazılan.

“Otuz yedi yaşımda, bundan daha iyi bir doğum günü düşünemezdim.”

Bu cümleyi kurduğumda saat yaklaşık sabah 5, hava mavileşmeye başlamış. Oberschöneweide ve Köpenick’in içinde kalan bir kent ormanındayım: Wuhlheide. 1911 yılında Berlin tarafından içme suyu elde etmek için satın alınmış ve 1990’larda Rus birlikleri çekildikten sonra bir kent parkı olmak üzere planlanmış bölgede, gece yarısı Ömer’in öncülüğünde bir orman rave’indeyim. Über’le bir yere kadar gelmişiz, oradan karanlıkta yürüyoruz. Göz gözü görmüyor, telefonların ışıkları aydınlatıyor sadece önümüzü, vardığımız yer küçük bir su birikintisinin yanı. En fazla yirmi kişi var, hava hafif yağmurlu, müzik sistemi taşınmış, insanlar plaktan çalıyor. Bu ancak Berlin’de olabilir diyorum yine, oysa biliyorum dünyanın her yerinde oluyor, ama işte o an insan yaşadığı yeri övmek istiyor. Beat kulağımda devam ediyor, sabah yeşillikler arasında eve dönüyorum.

Evdeyim, gecenin içinde dolaşan kaybolan sesler sürekli kulaklarımda. Kapı çalıyor gibi, takvim 2054’ü gösteriyor. Berlin’de bir akşamüstündeyim sanırım halen burada yaşıyorum. Düşüncelerim Chopin’in Waltz in A minor, B 150, Op. Posth.’u ile Karakan’ın “Akşam Oldu”su arasında gidip geliyor.

Bütün gece hareket stres ve telaş
Güneş artık batıyor yavaş yavaş
Aklımdan geçen tek bir düşünce
Akşamı gönlümce yaşayacağım evimde
Sıcak bir banyo cana can katar
Müzik setinde Barry White çalar
Love serenade şömine başında Cognac
Havana puro hadi bir de Phillie Blunts’ı yak
Ding-dong kapı çaldı bu kimdir acaba?
Sevgilim gelmiş elinde bir şampanya
Gel içeri canım uzan şöyle yanıma
İçelim evde geçen akşamlarımıza

Defterimde yarım kalmış hikâyeler, meselenin gece mi yoksa karanlık mı olduğuna dair sorularım var. Geçtiğimiz sene yaşadığım her şey, ama her şey bir rüya mıydı? İnsan ne zaman soruları bırakır, ne zaman yenilerini koyar?

Yolun kenarında yeni yapılmış metro hattının tabelasını görüyorum, ormanları katlettiler diyorum içimden. Taksinin hızı saatte 120 kilometre, son on gündür günde üç kez bazen dört kez bedenlerimizi değiş tokuş etmişiz, haz dünyalarımızın sınırlarında gezerken romantik fantezilerimizi fiziksel zindanlarımızda çarpıştırmışız. Uzakta camiyi görüyorum, kuşların göç yoluydu burası. Yanımdasın, havadan sudan konuşuyoruz. Şaşırtıcı radyoda çalan bir müzik yok, oysa senle beraberken tüm şehir sanki bir soundtrack gibi davranıyor. Bu havaalanı çok büyük, kapılarına dev nazar boncukları asmışlar.

TK 1729, son çağrıyı yapıyor.

Berlin Notları, Yelta Köm