Güneşli Ama Soğuk
Yaz Raporu
— Ben geleceğim.
— Ben de geçmiş, tanışalım mı?
0.
Uzun bir yazın ardından bu metni yazmak zorluklar içerse de, sonbaharın başladığı hatta kışın geldiği bu Berlin günlerinde yine aynı sokaktan, aynı noktadan bunları paylaşmak iyi geliyor. Yaz başında çıktığım yolculuk beni Berlin’den uzak kıldı, ancak beklenmedik hatıraların temellerini attığım bir seyahat oldu.
— Her şeyi ama her şeyi
1.
Berlin duvarının yıkıldığı görüntülere bakarsanız, sokaktaki insanların ne kadar bugünün Berlin’ine benzediğini fark edebilirsiniz. Bu zamanın durmuş hâli, sanki sadece buraya özgü gibi hissediyorum her seferinde. Berlin duvarı yeni yıkılmış. bugünün Mitte’sindeki yeraltı kulüplerinde hayat devam ediyor. Berlin’in kaybedenlerin ve kaybolanların şehri olduğunu söyleyenler var. Bu güçlü kaybediş ve tutkulu kayboluşun nereye dönüşeceğinden korkmayan, birbirinden cesaretlenenlerin şehrinde gün doğarken kanal yanında sigaralar içiliyor, bir yandan rave’e devam ediliyor. Özellikle son yıllarda bunu bir ütopya olarak görenlere karşın, bu şehrin bu anının bugünlüğünü ve gerçekliğini hatırlıyorum sürekli.
Kimi zaman tekrar tekrar düşünüyorum, dünyanın üzerindeki benzerlerinden Berlin’i ayıran nedir diye. Bu çirkin şehir sokağa çıkınca, geceye karışınca, insanlarla tanışınca değişiyor, renkleniyor. Gündüzleyin parkından, kafesinden keyif alıyor insan ama durup izlenebilecek bir anlatı sunmuyor. Bir gece meselesi belki de, yavaş yavaş sızan, karanlıkta dolanan ve başka şehirlerde anlarda da var olabilen. Gecenin iç içe geçen bir hâli var, bir sisin içinde bağlanan. Bir kulüpte dans ediyorsun, sisin içinden akıp giden ışıklar var. Önünü görmen imkânsız, 80’lerde İngiltere’de bir rave partisinde olduğunuzu düşünün mesela. Boş malzeme depolarında, 88 yılında “Second Summer of Love” diye adlandırılan, sembolü smiley olan, acid house music’in yükselişine tanıklık eden yasadışı bir fenomen… Duvar sonrasında iki Berlin’i birleştiren ve birbirine katan bu müzik, şehrin eski iki tarafına dair ortak bir hat oluşturmuş, aynı gecenin içinde birbirinin içine geçen ışıklar gibiydi. Bugün İstanbul’da, Barselona’da, Berlin’de, Detroit’te bir gece kulübünden bir diğerine bağlanmak gecenin içinde yürümek gibi. Referansı olmadan karanlığın içinde tanımlanmış bu ortamda, müziğin ritmiyle kendini kaybedip aynı anda aynı yerde olma hissi gibi.
Günün geri kalanında ne yapacağını bilmez şekilde salonda oturuyordu. Bunun bildiği bir his olduğunu düşünse de sabaha kadar dans edip yorulmamasını neye bağlı olduğunu da çok iyi biliyordu. Üç saat sonra uyanacak, tekrar kalabalıklara karışıp, en sevdiği saunaya gidip başka bedenlere karışacaktı. Saatini kurmak yerine duvara bakıp uzanmayı tercih etti, sanki hiç bitmeyecek bir günün son karanlığına çıkacaktı.
2.
Berlin’e dair çocukluk anılarımın hepsi Batı Berlin’de geçiyor; Charlettenburg, Wilmersdorf hep oralar, hatta bugün oturduğum mahalleye, Kreuzberg’e amcamın beni gezdirmeye getirdiğini hatırlıyorum. Bir sene geldiğimde, ne olduğunu sonraları çok daha iyi anladığım Berlin’in en büyük sokak partilerinden Love Parade’e şahitlik etmiştim. On bir yaşımda, babaannem ile büyükbabamın sokakta bir etkinlik olarak gördüğü ve beni götürdüğü Love Parade, şehrin uzun yıllardır süregiden elektronik ve tekno müzik festivaliydi. İleriki yıllarda Berlin’de aldığım müzik dergileri ise alternatife dair başka bir perspektif açmıştı. Berlin’e ilk taşındığımda bir süre Friedrichshain’da yaşadım. Duvarın ardından popüler olan bu mahallede yerlisi gibi hissedememiştim kendimi hiç, sonrasında da Kreuzberg’e taşındım. Yıllar geçtikçe en çok vakit geçirdiğim yerde yaşıyor olmak daha ilginç gelmeye başladı. Yükselen konut piyasası ve diğer her şeyle beraber bunu nasıl yöneteceğimi bilemesem de, sanki Berlin’de olduğum sürece burada olacağım gibi. Mahallenin barları hatta kulüpleri insana neredeyse başka bir yere çıkmadan yeten bir hayat sunuyor.
Bu hissi İstanbul’da Kadıköy’den çok Beyoğlu’nda yaşıyorum. Son senelerde Kadıköy ne kadar daha popüler gibi olsa da, Beyoğlu’nun sürprizlerle dolu hayatı, canlılığı, farklılıkları bir araya getirebilmesi, rastlantısallığı insanı “hiç kimse” yapabilen bir potansiyele sahip. Beyoğlu da aynı Kreuzberg gibi kendine yetiyor. Kendine yeten bir hayatın gerekliliği tekrarlardan, müdavimliklerden, kalan mekânlardan mı geçiyor acaba? Üniversite yıllarım ve ardından gelenlerin kimi zaman önemli günleri, partileri çoğunlukla Büyük Londra Oteli’nin terasında ya da lobisinde geçti. Kimi zaman açılışlar, kimi zaman doğum günü kutlamaları, oteli şehrin 2000’li yıllar başında hareketlenen güncel sanat ortamının ana noktalarından biri hâline gelmişti. Bu sene İstanbul Bienali için şehirde çok uzun süre bulununca, biraz da açılış haftasıyla oteli tekrar hatırladım. Koridorlarını, terasını, lobisini ve çevresine dair her şeyi yeniden keşfettim; bir ara bana Venedik’teki benzerlerini hatırlattı, keşke suyun kenarında olsa dedim. Zamanında konut olarak tasarlanan bu bina birkaç kez el değiştirdikten sonra, 30’lu yıllarda gözden düşmeye başlıyor, sonra 80’lerde yenilenip tekrar otel olarak hizmete veriliyor. Bugün yeni bir hikâyesi yazılacaksa da en azından benim kişisel tarihimde 2000’lerin başında geçeceği kesin.
— Şahika?
3.
Sene 2002, 2003 gibi arkadaşım Serdar’ı İngiltere’ye gönderiyoruz. O zamanlar günlük gibi tuttuğum bloguma on yedi yaşında şöyle yazmışım, “Gençliğin heyecanını ve özgüveni mazur görün” diyerek paylaşıyorum.
Serdar gitti, cuma akşamı Taksim’e aktık, bir Akdeniz, bir Beyazfil, bir bilmem ne derken Nevizade’ye girip Şahika’ya gittik, 2-3 saat dans ettik.
Bugün neredeyse yirmi yıl sonra haftanın bazı günleri yine Şahika’da olmak, mekânın hafızası bağlamında kafamı epey meşgul etti. Şu an işletmesi değişmiş, şahane müzikler çalan bir mekân ve benim seneler önceki deneyimlerim ile tekrar yeninin peşindeki deneyimlerin kesiştiği bir gerçeklik gibi. Geçmiş ile geleceğin tanışması gibi, gecenin içinde çarka çıkmış olmak gibi, beklenmedik olayla karşılaşmak kimi zaman şehir değiştirmek gibi.
4.
Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın ikinci perde birinci sahnesinde Helena, Demetrius’a şöyle der:
Yüzünü gördüğüm sürece gece gündüz benim için;
O hâlde henüz karanlık basmış değil.
Bu ormana gelince; dünyalar burda sanki.
Benim gözümde dünya sensin ve sen burdasın çünkü.
İşte karşımda duruyor, bana bakıyor ya dünya,
Kim demiş burası ıssız, ben de yalnızım diye?
Helena’nın gecesinin gündüzlere dönüştüğü bir dünyada, belki gecenin peşine düşenlerin motivasyonu sonsuz bir gündüzün ardında koşmaktır. Sonuçta yazın son günü bile olsa, başka yerlerde de yazı bulmak mümkün. Su ve karanın var olduğu her yerde gecenin peşine düşmek gibi yalın bir tutkuyla.
