Güneşli Ama Soğuk
Bugünlerde Almanya’nın havası puslu, bir tutulma var gibi. İnsan ne okuduğundan ne de gördüğünden keyif alıyor. Mahalleler değişiyor, insanlar değişiyor, sesler kısılıyor, alanlar daralıyor. Mahallem değişti. Artık Kreuzberg’de değil, çocukluğumdan beri daha tanıdık olduğum Weddding’deyim. Bu bölge duvar öncesi fabrikaları ve işçi konutlarının yoğunluğu nedeniyle misafir işçilerin merkezlerinden biri hâline gelmiş. Kreuzberg’e kıyasla bugün daha kendine has bir kültür yapısı ve kitlesi var gibi geliyor bana. Gesundbrunnen durağının etrafında dolanıp duruyorum. Şifalı bir kaynak gibi geleceğini umarak belki de.
18. yüzyılda, şifalı olduğuna inanılan bir su kaynağı keşfediliyor burada, kendine şifa ve sağlık arayan çoğu insanı kendine çekmiş, sonrasında da “Gesund” (sağlıklı) ve “Brunnen” (çeşme veya kaynak) kelimelerinden Gesundbrunnen kalmış buranın ismi. Hikâye biraz Tarabya’nınki gibi; Bizans döneminde terapi anlamında “Theràpia” diye adlandırılan semt yine temiz havası, sakin doğası sebebiyle şifa bulmak için gelinen bir yer olarak görülmüş. Sonrasında da seneler içinde ismi Tarabya’ya evrilmiş. Ortak noktaları, son aylarımda bu şifa mekânları arasındaki seyahatim. Alman Yazlık Sefareti’nde geçirdiğim günlerden sonra Gesundbrunnen’e gelişim, bu şifa arayışının bir parçası mı acaba farkında olmadan?
Sakinlik ve dinginlik, modern düşüncenin bir çıktısı gibi geldi bana yıllarca, kaostan beslenmenin daha zengin, yaratıcı ve provakatif olduğunu düşünüyorum daima. Ama üretmek için kimi zaman insan durmak istiyor, sakince duvarları izlemek. Bu dengenin nasıl kurulabileceğine dair kafam da karışık. Şüphesiz bu benim huzurla olan derdim, oysa bu yaşam anlayışı stoacılıkta, Doğu felsefesinde başlıyor. “Doğaya uygun bir yaşam” mitinden gelen tüm bu düşünce akışı, bugün doğayı nasıl tanımladığımızla da ilişkili aslında. Arzulardan uzaklaşmak şifayı buldurur mu insana, içine kapanmak? Elimin altında hiçbir zaman bitirmeyeceğimi, birkaç kez de bitireceğimi düşündüğüm bir kitap var on seneden fazladır, Baudrillard’dan Baştan Çıkarma Üzerine. Arzudan ve baştan çıkarmadan tamamen kopmanın, varoluşumuza dair bir eksiklik yaratabileceğini söylüyor; bunun da bizi aslında şifaya değil, daha derin bir varoluşsal boşluğa sürükleyebileceğini.
Günün sonunda, gündelik hayatı sürdürmek için bu huzuru arıyorum ya da arıyoruz. Kimi zaman uygulamalara, meditasyon tekniklerine ya da mindfulness gibi çözümlere yöneliyoruz. Bence içten içe bunların birer simülasyon da olduğunu biliyoruz, bu inşa edilmiş huzur anlayışı kapitalist sistemin tüketim aracılığıyla tanıdık hâle getirdiği ve gitgide içimize işlediği bir anlayış. Bu tam bir modernite problemi bir yandan; bu sorgulama modern zamanın sorgusu. Huzur arayışımızın bir ideal olduğu ya da sahiciliği konusundaki kafa karışıklığı.
Bunların hepsi bir yandan olurken, Bauman farklı bir yerden yaklaşıyor bu konuya. Bu sadeleşmiş, minimalist yaşam tarzını, tüketim kültürüne karşı bir özgürlük arayışı ve bireysel direniş olarak değerlendiriyor. Bir yandan da tüketim arzusunun asla bitmeyecek bir döngü olduğunu söylüyor: Anlamlı arayışlar hayat üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmayı sağlayabilir. Burada benim tetiklenmelerim gündeme geliyor; kontrol altına aldığımız-alacağımız her şeyin doğasını bozacağımızı ve kendisi gibi olma şansını yok ettiğimizi düşünüyorum. Berlin’i de biraz bu yüzden seviyorum; tüm Almanya’nın beyazlığına ve “Almanlığına” rağmen, hâlen çok az kontrol eden ve kontrol edilen bir şehir. Gesundbrunnen mesala, şimdi “Alman” olmayanlara daha çok şifa veriyor belki de, başka komüniteler kendilerini oraya ait hissedip mahallerinde şifalanıyor, Tarabya’da ise kendine içkin şekilde.
Gecenin bir yarısı sırılsıklam bir kulübün kapısında içeriye girmeyi beklerken huzuru bulabiliyor insan ya da uçsuz bucaksız bir yeşilliğin içinde gökyüzünü izleyerek, kimi zaman iplere dolanarak ya da kimi zaman bir saunanın su damlasında, bir başkasının nefesini öperek.
Bu bir simülasyon ve herkes haklı, herkes kendi gerçeğine direniyor, kimisi minimuma indirerek, kimisi dibini sıyırarak.
Sevgili Deniz,
Ölümden korkuyorum. Bugün yine genç bir ölüm haberi aldım, eskiden arkamdan ne derler diye düşünüyordum. Artık o andan korktuğumu fark ettim.
Hayat sürprizlerle dolu ve karmaşık, senle dolaştığımız yollarda bugün bambaşka hikâyelerin parçasıyım. Almancada bir kelime var, diğer oyunlu laflar gibi: Zweisamkeit. İki kişinin yalnızlığı demek, oysa ben bugünlerde seyyah gibiyim. Kaç kişiyle paylaşılır yalnızlık?
Hatırlıyor musun, açık havada dinlemiştik, daha güneş batmamıştı ve çok az kişiydik.
Deniz’e Mektuplar, s. 98
