Güneşli Ama Soğuk
Her ne kadar yeniliklere daima açık olsam da değişime alışmak her seferinde beni zorluyor. Yeni bir sokak, yeni bir mahalle, yeni bir durak… Gittiğim yerlere defalarca gitmeyi herkes gibi ben de seviyorum ama öyle bir nokta geliyor ki bu konfor alanı beni sıkmaya başlıyor, tercihlerimi sorgulamaya ve yeni bir yere doğru yönlenmeye zorluyor. Klasik “Rahat bana batıyor” gibi bir yerden söylemiyorum bunu ama sürekliliğin çoğu zaman getirdiklerinin yanında götürdükleri de oluyor; düzen bir hapis gibi, kaos da sürekli boğuşulan bir dalga sanki. Devam etmek bu yüzden hoşuma gidiyor, çünkü devamın içinde ne düzen var ne kaos; ikisi de olabilir, hiçbir olumlu ya da olumsuz etkisi olmadan. Bir yerin müdavimi olmak da öyle. Liseden mezun olduğumda yedi sene boyunca aynı binaya her sabah gidip geldiğimi düşününce durum gözümde çok büyümüştü. Sonrasında ise üniversite, iş hepsi öyle; kimisi istemeden müdavimi olduğumuz yerler. Aslında insan sadece mekânlara değil, kimi zaman insanlara da müdavim olmuyor mu? Gün aşırı uğradığımız dostlarımız var, kimine ise senede bir. Ama önemli olan bu ritim de değil gibi, aralıkları ne kadar açık ne kadar yakın olsa da sürekliliği müdavim kılıyor insanı.
Benim nostaljiye müdavimliğimi Berlin Notları’nı takip edenler bilir. Bu süreklilik bir direniş biçimi kimi zaman, unutmaya karşı bir refleks, bir acıyı dindirme. Geçmişte tekrar geleceğini arayıp oradan devam etmeye çalışma… Bu yenilik fikriyle hiç uyuşmayan bir şey gibi gözükse de her nostalji çukurundan heyecanlı bir şey çıkabiliyor. Bir süredir İstanbul’dayım. İstanbul’da olmak hemen Berlin’e dair nostaljik düşüncelere götürüyor beni. Nostaljinin en büyük illüzyonu gibi, her şeyi yumuşatan, sorunları göstermeyen bir hâle sokuyor. İki şehir arasında örmeye çalıştığım bu ömür galiba bana bir şeyler öğretti. Büyük Ev Ablukada’nın yeni albümünde şöyle bir şarkı sözü var: “Otuzlarında insan konuşmayı öğreniyor baştan.” Ben konuşmayı yirmilerimde İstanbul’da öğrendikten sonra, otuzlarım Berlin’e kaldı. Görece kendime yetişkin diyebileceğim yılların yarısı İstanbul’da yarısı Berlin’de geçti.
Bunu tabii ki böyle planlamadım, halen konuşmayı öğreniyorum. Bu notlar da onun parçası, bu kadar uzun süre devam edeceğimi asla tahmin etmezdim. Sonra onlar bana karışmaya başladı, ben onlara. Başkalarından güzel yorumlar duymaya, yazdıklarımın zamansız yankılarını işitmeye başladığımda bu döngü beni mutlu eder oldu.
Notlar boyunca çoğunlukla Berlin’in sabit kaldığını, İstanbul’un değiştiğini söyledim. Oysa Berlin tarih boyunca birçok değişim ve dönüşüm yaşamış bir şehir olarak, yeniye alışmanın ve değişimi benimsemenin anavatanı gibi. Duvarın yıkılmasından sonra yeniden birleşmesi, göç anlaşmasıyla kültürel çeşitliliğinin artması, dünyanın her yerinden insanları çeken atmosferi, kenti fiziksel olarak pek değiştirmese de kentteki yaşamı sürekli değişen bir şeye dönüştürüyor. Burada yaşamak da aslında sakinlerinin kendilerini sürekli yeniden tanımlamasına kapı açıyor.
Bu anlattıklarım Derrida’nın hayaletleşme kavramını hatırlatabilir. Geçmiş ile şimdinin arasındaki bu hayaletleşme, var olmayan ama hâlâ etkisi altında olduğumuz, geçmişteki varlıkların, düşüncelerin, duyguların bizimle olduğunu söyler. İki şehrin arasında gidip gelirken, sürekli birinin hayaleti oluyorum belki de.
Rakamlara garip bir takıntım var, bu metinden önce tüm yazdıklarımı gözden geçirdim. Otuz beş öncesi ve sonrası gibi olacak bir his var içimde, hem ömrün yarısı da diyemem, belki bugün artık üçte biri, dörtte biri. Tüm yazdıklarımda hissettiğim, Birhan Keskin’in “Eski Avluda” şiirinin son iki dizesi gibi:
İçimi açtım sana.
İçini açmak için.