Yelta Köm arşivi
Berlin Notları #34: Radiye

Son zamanlarda Almanya’ya her kesimden göç artmaya başladı. Bu durum gündelik konuşmalarımızın da bir parçası oldu. Kimi zaman herkes bir yol yordam arayışı içinde oluyor ve insanlar birbirine yardım ediyor. Berlin’i sevmemin başlıca sebeplerinden biri, herkesi olduğu gibi kabul etmesi ve bunu derinden hissetmem. Bazıları tarafından hor görülen göçmen mahallelerinden popüler köşelerine kadar, şehrin sunduğu özgürlük duygusu her şeyden üstün.

Nitelikli işgücüyle birlikte idealist mühendislerle daha sık karşılaşır oldum. Sadece Türkiye’den değil, dünyanın farklı bölgelerinden Berlin’e gelen bu yeni göçmenlerin, kendilerini “expat” olarak adlandırdıkları için, göçmen statüsünün dışında gördüklerini düşünüyorum çoğunlukla. Kişisel merakımdan girdiğim birçok forumda ve Facebook grubunda, Berlin’in ne kadar düzensiz olduğunu, bazı mahallelere girilemeyeceğini, “Ortadoğu”luların olduğu yerlerde suç oranının arttığını iddia ediyorlar. Bu üstten bakan yaklaşımı, “Avrupalılığı” kabullenmeye bağlıyorum. Bu coğrafyada istedikleri gibi yerler de var. Bahsettiğim gruplarda ve forumlarda genellikle bu yorumlara karşı “Münih’e ya da Frankfurt’a gidebilirsiniz” şeklinde şakalar yapılıyor.

Berlin’de son dönemdeki Türk göçmenlerin deneyimleri 60’lardakiyle aynı değil. Zaten hiçbir göç hikâyesi birbirinin aynısı değil. Her biri eşsiz ve katmanlı. Yıllar boyunca Berlin’deki Türkiyeli toplum değişti. İşgücü göçmenlerinden aile birleşmelerine ve şimdi eğitimli göçmenlerin yeni bir dalgasına kadar, Berlin’deki Türkiyeli diaspora çeşitli deneyimlerin zengin bir mozaiğini oluşturuyor. Son yıllardaki yeni dalga, daha yüksek eğitim nitelikleriyle ve IT sektörüne odaklanmasıyla tanınıyor. Ancak ne yazık ki Twitter, Facebook gibi platformlarda eski rahat/konforlu hayatlarıyla uyuşmayan durumları acımasızca eleştiren –evet Berlin temiz bir şehir değil ya da site hayatı sunmuyor– ya da diğer göçmenleri doğrudan hedef alan yaklaşımlarla da karşılaşıyoruz. Hatta ne yazık ki kimi zaman Almanya’da yükselen sağcı kesimin söylemleriyle paralelleşen sözler ve davranışlar görünüyor. Bu türden bir yaklaşımın, bir gün her kriminal olayı göçmenlere atfetmek, elde somut kanıt olmaksızın bazı mahallelerde yaşananlar konusunda spekülasyon yapmak raddesine geleceğini görmek üzücü. Geçtiğimiz yıllarda kendine güvenen yeni gelmiş bir arkadaş, Almanya’daki Türkiyeli toplumun eğitimsiz ve Alman toplumundan izole olduğunu, yeni gelen eğitimli kesimin bu iki kitle arasında bir köprü kurabileceğini ve bu konuda bir şeyler yapmak istediğini belirtmişti. Bu samimi ama cahil cesareti içeren yaklaşımını, iki günlük gözlemiyle üstelik inanarak sunması gerçekten üzücü. Bilmiyorlar ki Almanya’daki Türkiyeliler zaten yıllardır aktif ve toplumun içinde. Almanya’yı ve Berlin’i özel kılan, bu zenginlik ve karmaşıklık, çokseslilik. Belki bu “düzenleme” fikri mühendislik eğitiminin doğasından geliyordur, ancak Berlin’in dinamik yapısıyla örtüşmüyor. Bu konu hem kişisel hikâyem hem de tanıdıklarım nedeniyle beni etkiliyor. Aklıma Radiye’yi getiriyor.

Radiye, Yelta Köm arşivi

Bazı isimler, kendilerine biçilen kaderin aksine hareket ediyor. Radiye’nin sözlük anlamı “rıza gösteren, boyun eğen”. Ancak Radiye, babaannem ve Berlin Notları serisinde ana karakter gibi gözükmesiyle birlikte, bugünkü hayatımın şekillenmesinde önemli bir role sahip. Annesi Romanya’da, babası Makedonya’da doğmuş. Ailesinin her bir üyesi neredeyse farklı topraklarda kök salmış, ancak sonunda hepsi Üsküdar’da bir araya gelmiş.

Almanya’nın savaş sonrası dönemde işgücü açığını gidermek için başlattığı misafir işçi programı kapsamında önce büyük amcam, ardından büyükbabam bu yola katılmış. Radiye’nin bu yola katılışı ise kendi inisiyatifine dayanmakta. O sırada İstanbul’da iki çocuğu olan Radiye, kendi geliş hikâyesini anlatırken “Ben arabayla geldim, herkesi ikna ettim” diyor. Berlin’e ilk vardığında büyükbabamla ayrı yurtlarda kaldığını biliyorum, ancak daha sonrasında neler yaşadığı hakkında çok fazla bilgim yok. Bugün hâlâ oturduğu Charlottenburg’daki evinin başlangıçta ortak banyolu olduğunu, daha sonra evin içine banyo yaptırdıklarını biliyorum. Çikolata fabrikasında çalışırken bavulla çikolata getirdiğini, daha sonra çorap fabrikasında ve ampul firmasında çalıştığını anlatır. Daha sonrasında yarı zamanlı işlerle meşgul olmuş. Aklımda hâlâ bir gün oturup tüm hikâyesini kayda almak var, ancak şu an için yarım kalan ve kulaktan dolma hikâyelerle oluşturduğum bu portre benim için yeterli.

Radiye’nin çocukları ve torunları Almanya’da ve Türkiye’de yaşıyor. Hepsi çalışıyor ve hayatlarını sürdürüyor. Geniş ailede hissettiğim en önemli şey tolerans. Bu toleransın bir kısmının şehrin ve toplumun kimyasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bu aralıklı yaşam tarzını çok zengin buluyorum. Daha sonra aklıma İstanbul’da karşılaştığım Suriyeli bir aile geliyor. Bu aile, her kriminal olaya atıfta bulunan ve ayrımcılığı artıran yeni göç dalgası için bir örnek teşkil ediyor, düşünmeden bir anda kötü bir olay varsa “Sebebi Ortadoğululardır” diyenler için.

2015 yılında, yüksek lisansımı tamamladıktan sonra bir süre İstanbul’daydım. Almanya’dan tanıdığım arkadaşım Andreas’tan bir e-posta aldım. Savaştan kaçan Suriyeli bir aile, bir anne ve üç çocuk, iki gün sonra Sabiha Gökçen Havalimanı’na inecekti. Babaları Berlin’deydi. Onlara yardımcı olabilir miydim? O zamanlar bu alanda çok yeniydim, ancak tanıdığım herkesi arayarak yardım istedim. Bir konaklama yeri bulmak kolay olmadı. Anneyi ve üç çocuğunu alarak Taksim civarında kısa süreli bir mekân buldum. Daha sonra birlikte yemek yedik. Bu yarım kalan hikâyede, anne aslında bir matematik öğretmeni ve Berlin’deki baba bir avukat. Bir süre sonra, tanıdıkların yardımıyla bir ev bulduk. Elif’le birlikte onları yerleştirdik ve elimizden geleni yaptık. Hikâyeye biz de dahil olduk. Ancak süreç boyunca gördüğüm şey, bu ailenin boyun eğmediği ve rıza göstermediğiydi. Yıllar sonra babalarıyla bir araya geldiler ve şu anda Berlin’deler. Yıllar içinde çalıştığım göç alanındaki araştırma projelerinde göçün farklı yollarını, acı dolu deneyimleri, zaman algısının bozulmasını, yaşanan zorlukların hepsini dinledim.

Kendimi yeni göç dalgasının içinde göremiyorum. Belki de bu sürekli gidip gelmelerden dolayıdır. Frankfurt’tan sonra Berlin’e taşındım. Eski dostlarım var, ancak yavaş yavaş yeni gelenleri de görmeye başladım. Teknoloji ve yazılım sektöründe çalışan, yüksek gelirli birçok kişiyle karşılaşıyorum. İçimden bir his, bu kişilerin geldikleri yerdeki mutsuzluklarını Berlin’e yansıttığını söylüyor. Bu gayet doğal bir durum. Ancak bir grup yüksek eğitimli göçmen, Berlin’de solcu olmadan ve tekno müzik sevmeden yaşamanın mümkün olmadığını iddia ediyor. Bence Berlin’de herkese yer var. Ancak Berlin dışında, Almanya’nın diğer şehirlerinde ben de gerginlik hissediyorum. En azından bu şehirde, yargılanmadan yaşamak herkesin hakkı. Berlin belki hayalimizdeki Avrupa değil, ancak bu şehri özel kılan şey sadece binaları değil, aynı zamanda insanlarıdır. Bir yandan da belki tüm tetiklenmem rıza göstermeden, boyun eğmeden gelen bu insanların hikâyelerinin basitçe hor görülmesi.

Yelta Köm arşivi

Berlin, Berlin Notları, göç, göçmen, kent, şehir, Yelta Köm