Berlin Notları #21:
Bizi Birbirimize
Ne Bağlar?

Derin bir nefes alıyorum, hava soğuk ama ferah. Aylardır bizim mahallenin içindeyim. Kimi zaman bisikletle biraz uzağa gitsem de yürüme mesafesinin dışına nadiren çıkıyorum. Mahallenin her sokağını, köşesini daha iyi öğrendim. Mahalle karantinasıyla beraber, ismini bilmediğim insanlarla sokakta selamlaşmaya başladım. Geçen gün, sık alışveriş yaptığım süpermarketin çalışanlarının buralarda başıma bir şey gelse hemen yardıma geleceğini düşünüyordum. Noel’in yaklaşmasıyla beraber sokaklar sakinleşse de mahalledeki yüzler çok değişmedi. Belki de gitgide buralı oluyorum. Beni bu mahalleye bağlayan tanıdıklık, sokakta duyduğum ses, önünden geçtiğim dükkân, geçirdiğim zaman, hepsi bununla ilgili.

Yaşadığım sokakta birkaç dayanışma grubunun dışında, bir de özenle sokağın her işine koşan kendi oturduğu apartmanın önünü müşterek bir çocuk oyun alanına çeviren İrlandalı komşumuz var. O kadar çok görüyorum ki kendisini, sanki sokakta ne olsa koşturuyor diye düşünüyorum. Noel sebebiyle süslemiş yine binasının önünü, bir de şişme bir Noel Baba koymuş önüne, geyikleriyle beraber. Mahallenin yarısı göçmen kökenli, yirmiden fazla ülkeden gelen insanlar. Camlardan camlara, kahveci kuyruklarında, mahallenin al-bırak köşesinde karşılaşıyoruz, birbirimize bağlanıyoruz. Al-bırak köşesini açıklamam gerek: Sokaktaki eskicinin önünde ufak bir raf var, isteyen kullanmadığı, ihtiyacı olmadığı eşyayı bırakıyor, bir başkası gelip alıyor, bir başkası bırakıyor. Kim bilir kaç kişinin ev eşyası birbirine karıştı, kaç kişi birbirinin kitabını okudu… Sokakta böyle bir yaşam var, peki evlere girdiğimizde nasıl bağlanıyoruz birbirimize?

Berlin, fotoğraf: Yelta Köm, 2020

COVID-19 pandemisi başladığından beri o kadar çok vakit geçirdim ki çevrimiçi görüşmelerde, farklı coğrafyalardan insanlarla buluştum, dinledim, konuştum öğrendim. Bunları yaparken eski dünya düzeninde olsak nasıl olur diye düşündüm. Uzakta olmanın öğrettiklerinden biri de iletişim becerisi. İnsan nasıl haber paylaşacağını, ne zaman arayacağını, ne zaman yazacağını daha iyi öğreniyor. Babaannemin evindeki kartpostalları karıştırırken, ayağımın çizimini bulmuştum bir keresinde: Annem bana alınacak ayakkabı boyunu tam olarak ifade edebilmek için ayağımı çizip göndermiş mektubun içinde. Başkalarından da sözünü sık duyduğum kasetler de evde duruyor; büyükbabamın, çocukları masanın etrafında oturuyormuş gibi kaydettiği sesler. Şimdilerde arkadaşlarıma kart yazmamın sebepleri de bunlara benzer, dokunabildiğimiz anılar biriktirmek. Telefon görüşmeleri biriktiremediklerimizin başında geliyor, ama sesin anlık etkisi günümüzü değiştirebiliyor ve çevremizi de. Bu metne eşlik etmesi için 1900’lerin başında Stockholm’de inşa edilen bu telefon kulesini seçtim. Kule yaklaşık beş bin telefon hattını birbirine bağlıyor; tellerin şeffaflığı, yok olacakmış gibi gökyüzüne karışımı, geleceği erken görmüş bir imgeye dönüştürmüyor mu kuleyi?

Telefon kulesi, Stockholm, yak. 1890, kaynak: Wikimedia Commons

Bugün kentin içinde görmediğimiz onlarca böyle kablo dolanıp duruyor, ağların arasında yürüyenler biz oluyoruz. Bu altyapılar için onlarca komplo teorisi olsa da su kadar, hava kadar mühim bir kaynağa dönüşüyorlar. Pandemide doğal kaynaklarımız kadar önemini fark ettiğimiz maddi kaynaklara da herkesin erişimi tabii ki eşit değil, bizi birbirimize bağlayan bu altyapı sistemleri herkese aynı adil yerden ulaşmıyor.

Bizi birbirimize sözlerimiz, yazdıklarımız, konuştuklarımız, paylaştıklarımız bağlıyor. Bu bağları birbiriyle örmek, ince ince dokumak, onlara yeni yollar açmak sanki bizi güçlendiren kumaşlara dönüşüyor. Dayanışmanın ve bir aradalığın önemini de bu zamanlarda anlıyoruz.

Pandeminin vurduğu günlerde Elif’le beraber bir obje tasarlamıştık, birbirimize dokunmayı özlediğimiz günlerde bir başkasının sıcaklığını nasıl hissedebiliriz diye yola çıktığımız bir fikir. Bir avucun içine sığan, içindeki termal alıcı ve vericiler sayesinde, aynı mahalle içinde yaşayanların birbirlerine titreşimlerini gönderebileceğini hayal ettiğimiz bu porselen objenin, ne kadar çok kişi dokunursa o kadar ısınacağını düşünüyorduk. Şüphesiz bu iyimser tasarımın distopik gelecek tahayyüllerini besleyeceği de bir gerçek ama birbirimize sarılmayı, dokunmayı hangimiz özlemedik?

“Hold”, Elif Çak ve Yelta Köm, 2020

2020’de kavuşamadıklarımızı, özlediklerimizi, kaybettiklerimizi düşünürken, halen bir arada durmanın gücünü kendime hatırlatıyorum. Yollanması gereken kartlar kenarda bana bakıyor; günler kısaldı, ilk defa İstanbul’dan bu kadar uzakta kaldım. Hoş haksız yere evlerinden, sevdiklerinden uzakta bırakılanları düşününce nedir ki benimki özlemim; sevdiğiyle aynı rüzgârı hissedemeyen, aynı göğe bakamayanları düşününce ne ki İstanbul’u görememek… Neyse ki zaman en azından herkese adil davranıyor gibi gözüküyor, bu önümüzdeki sene sevdiklerimize sarıldığımız günlerle dolsun. Bizi birbirimizi bağlayan kablolar, telefon hatları, mektuplar değil, bedenlerimiz olsun. 

Berlin Notları, Yelta Köm