Güneşli Ama Soğuk
Veda
Bir gün bu yazıyı yazacağımı biliyordum, öyle ya da böyle sıralı bir şekilde beklediğim bir gerçeklikti bu. Yağmurlu bir Berlin gününde, son zamanların gözdesi ve benim de ara sıra bahsettiğim Tempelhofer Feld’deyim. Burada bir Osmanlı mezarlığı var, hikâyesi başka acılarla örülmüş, onu sonra anlatırım. Bir caminin içindeyim, malum Türkiye’ye özgü olan ve 16. yüzyıldan beri sanki mutlak değişmezmiş gibi tekrar eden cami mimarisi burada da kendini gösteriyor. Sanki İstanbul’dayım, eşiğinden avlusuna kadar. Peki, bugün neden buradayım? Camilerle olan ilişkim ölümlerin ötesinde değil, şimdi yine başka bir veda var.
Bir dostumu kaybetmişim gibi hissediyorum, o da olsa böyle derdi herhalde. Sadece bana değil, etrafındaki herkese, çocuklarına, torunlarına sevgiyle yaklaşan, hoşgörüyle arayan soran, bu göç hikâyesinde bana ait hem ilk hem son dayanak. Bir hikâye ne zaman bitiyor ne zaman başlıyor bilmiyorum. Yıllarca çalıştığım göç projelerinin hepsinde bunun doğrusal bir çizgi olmadığını, aksine döngülerden oluştuğunu gözlemledim. Bugün geldiğim nokta da biraz böyle.
Radiye’yi yağmurlu bir Berlin gününde uğurladım. Onu en son Köpenick’teki hastanede ziyaret ettik. Bu şehirde artık gelişlerimi değil, gidişlerimi biriktirmeye başladığıma göre, buralı mıyım diye düşünüyorum. Arkada kalan onlarca şeyin içindeki fotoğraflar, belgeler… Şimdi onlarla baş başa kalıp bir süre düşüneceğim sanırım. Bugün mü yarın mı bilmeden, devamını kestiremeden.
Son zamanlarda, akıllı telefonlar sağ olsun, kendisinden onlarca sesli mesaj kaldı. Telefonun klavyesi çok kolay olmadığı için sesli mesajlar gönderirdi. İlk mesajlar neredeyse mektup gibi, “Sevgili çocuklarım” diye başlıyor, sonra o da alıştı tabii. Ondan kalan dijital sesler, yıllar önce büyükbabamdan kalan kasetler gibi, bir ülkeden diğerine gönderilen titreşimler, herkese dokunan, değen.
Uzak Bir Rüya*
Bir sabah uyansan
Saçını okşayan
Dur deyip zamana
Sımsıkı sarılsam
Sensiz geçen günler
Yıllar geçse bile
Söz ver bana, söz ver
Ne olur
Bir gün yine karşılaşırsak
Yanımda seni bulsam
Ellerine sarılsam
Kalabilsem öylece
Bir daha gitme diye
Bitmek bilmiyor
Acım dinmiyor
İnsan ölümden
Korktukça hiçbir
Şey elde edemez
Radiye
Nurdan Gürbilek’in İkinci Hayat’ını okuyorum, “Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler” yazıyor alt başlığında. Kitabın sunuş metninde, Benjamin’in Berlin Günlüğü’nden bir parça var: “Berlin’de hiç sokakta yatmadım. Günbatımını ve tan vaktini gördüm, ama ikisi arasında hep gidecek yer buldum. Yalnız yoksulluk ya da kötülüğün, şehri kendilerine karanlıktan gün ağarana kadar dolaşılacak bir manzaraya dönüştürdüğü insanlar, ancak onlar şehrin benden esirgenmiş bilgisine sahip. Benim her zaman gidebileceğim bir yer vardı.” 1932’de yazdığı bu metni nerdeyse doksan sene sonra okurken aynı hisleri hissedebiliyorum. Her şeye rağmen benim her zaman gidebileceğim yer, daha önce Manifold’da bahsettiğim, o yer (Heim) artık yok, o güvenli evlerin içindeki bir sır (Geheim) bana ait. Gürbilek’in kitabında ev ve sır meselesi Adorno’yla anılıyor.
Benim Berlin notlarımın derinliği şimdi başlıyor belki, erişemediğim Geheim’ın dibine düşmek bana iyi gelecek belki de, belgelerden okumaya çalışmak. Vedalar konusunda oldum olası berbatım; ne bir şeyi sonlandırabilirim ne kopabilirim. Her şeyin, her an, her yerde olmasına o kadar alışkınım ki: evler, telefonlar, dostlar, sesler, ışıklar, müzikler. Bu zorunlu vedayı, neresi olduğuna karar veremediğim bir yere koydum.
Ona hep bir yol arkadaşı, telefonun diğer ucundaki ses, Berlin’deki evin kokusu, yaz tatillerinin gezmesi gibi alıştım şimdi hiçbiri yok. Bu şehir kayıplarım çoğaldıkça mı daha fazla evim olacak? Hangi ülkeye ülke diyeceğim, hem de nefes almanın gittikçe her yerde zorlaştığı bugünlerde? Kimin toprağı, kimin coğrafyası buralar bilmiyorum ama her yerde her an olmayı da seviyorum. Zaten kim durduğu yerde durmuş bu hikâyede: Kırım’dan Romanya’ya, oradan Makedonya’ya, sonra İstanbul, sonra Berlin. Kim bilir ben hangi güneşli ya da yağmurlu havada nerede vedalaşacağım üzerine bastığım toprakla.
Yıllar önce Nazife Teyze, Radiye’nin üst kat komşusu, “Gurbet insanın içini kurutur” demişti. Kuruttu mu bilmiyorum ama yasla beraber bu dramatiklik gitmeden kalıyor. Ülke demeye çalıştığımız yer kendinden olmayanları da strüktürel olarak görmemezlikten geliyor. Bu yazının konusu olmasa da bahsetmeden geçemeyeceğim. Almanya medyasında bugünlerde kimi Oscar haberlerine bakarsanız, Öğretmenler Odası filmiyle Almanya’nın Oscar adayı olan İlker Çatak’a, Wim Wenders ve Sandra Hüller kadar Alman gözükmemiş olsa gerek ki, haber başlıklarında yer bile verilmemiş. Çatak’ın sosyal medya hesaplarından gösterdiği tepkiden sonra kimi düzelmiş. Şimdi, kendi toprağında doğanları bile ancak başarılı olduğunda kendine kabul eden bu topraklar, bana mı ülke dedirtecek?
Bu karanlık düşüncelerden, Radiye’ye sözü verip, bu yazıyı hepimize telefonu kapatırken dediği gibi bitirmek istiyorum.
“En güzel günler sizinle olsun.”
* Radiye’nin ardından en büyük oğlu Can da onunla beraber gitti, şimdi hikâyeler başka yerlerde yaşanıyor belki.
