Güneşli Ama Soğuk
0.
Bu metin aklımda hatırası olan bir kent için bugün olduğum yerden hissettiğim bir anma sorumluluğunu ele alıyor.
1.
Sene 2012, bir bahar sabahı Beyrut’a iniyorum. Kalacağım otele doğru giderken gökyüzünün mavi, havanın serin olduğunu hatırlıyorum, bir de liman tarafında gördüğüm boş binaları; eskiden Beyrut’un sembollerinden olan âtıl kalmış St. George Hotel’in üzerindeki gayrimenkul karşıtı “Stop Solidere” geçiyor aklımdan. Kalacağım otelin lobisindeyim; küçük bir televizyonda Türkiye’den bir dizi dönüyor. Her şey ne kadar tanıdık, bir o kadar da yabancı.
AA Visiting School Mittelmeerland’in Beyrut ayağına katılmak için oradayım. Medine Altıok ve Stephanie Tunka’nın araştırma projesi olan “Mittelmeerland”, Akdeniz’in geleceğini bölgesel stratejiler üzerinden ele alarak, görselleştirmelerle, haritalamalarla ve geleceğe ilişkin projeksiyonlarla ele alıyor. Dubrovnik, Tanca, Beyrut, Cezayir, İskenderiye ve İzmir’de gerçekleşen iki haftalık eğitimlerle de hem yerel bağlamla ilişki kuruluyor hem de farklı ülkelerden gelen öğrencilerle ortak bir gelecek hayali üzerine düşünülüyor. Ben okulun ilk defa Beyrut’ta parçası olup sonrasında İskenderiye’de tekrar katıldım. Akdeniz’e hiç bakmadığım yerlerden bakmak o zamanlar çok iyi gelmişti. Batıya doğru değil başka yönlere gitmenin öğrettiği, öğrenilmiş kalıpların içinden çıkmanın verdiği rahatlık da beraberinde geldi.
Geçtiğimiz günlerde tüm dünyanın dikkatini çeken trajik patlamanın ardından Beyrut yeniden aklıma düştü. Limanda geçirdiğimiz günler, gece arabayla çıkıp otobanda son ses çalan müzikle ilerleyişimiz, teraslarda, balkonlarda sohbetlerimiz ve nicesi. Bu yazıyı acılardan nemalanma olarak görenler olabilir, varsın olsunlar ama hayallerimizi, duygularımızı paylaşmak bizi güçlü kılan sanki, bir arada olduğumuzu hissettiren. Kendimi oraya karşı borçlu hissedişimin sebebi, orada tanıştığım dostlarım, sonrasında tanıştığım Beyrutlu arkadaşlarım ve tüm yaşanmışlıklar.
Karoline Liedtke, Yelta Köm
Beyrut’un ve Akdeniz’in geleceğinin üzerine düşünürken, sahil boyundaki beş bölgeye odaklanmıştık. Bizim projemiz Normandy denen bölgelere, St. George Hotel’i de içine alan bir alandaydı. Orada olduğumuz zamanda doldurulması daha yeni biten bu alan bir şantiye görünümündeydi. Sahile halkın erişimi konusunda Türkiye ile çok benzer kurallara sahip olan Lübnan, aynı ihlal pratiklerini de gerçekleştiriyordu. Herkese ait olan kıyılar özelleştirilip, yarı özel kamusal alan gibi biçimsiz bir kelimenin altına saklanıyordu. Aline, Mayssa ve Karoline ile beraber yaptığımız projede bir anda futbol fikrine tutulduk. Bu dönüşmesi kaçınılmaz olan şehrin hafızası belki geçici kurulan futbol sahalarıyla donatılabilir demiştik. Boş kalan parsellere yapılan sahalar, orada inşa edilecek yapıya işaret edecek ama bir yandan da etrafında bir topluluk kuracaktı. Sonrasında da dünya kupası bile Lübnan’da düzenlenecekti. Bu müdahaleyi yaparken de âtıl kalmış St. George Hotel’in yüzeylerini açıp, kamusal bir geçiş alanı olarak halkın kıyıya ulaşmasını sağlıyorduk.
2.
Beyrut’ta tanıştığım iki arkadaşım Guiseppe ve Karoline sonrasında hep hayatımda yer aldı. Guiseppe ile orada tanıştığımızda, Türkiye’den Suriye’ye doğru seyahat ederek sürdürdüğü fotoğraf projesinin son ayağındaydı. Sham Sham projesinde Suriye’yi kişisel hatıralarından, karşılaşmalarından kayda alıyordu. Suriye’deki iç çatışmalar başlamadan önceki dönemi, çatışmalara çok da uzak olmayan bir tarihten ele alıyordu. Projeyi bilsem de, yayımlanmış hâlini hiç görmediğimi fark ettim ve İtalyanca bilmememe rağmen kitabı sipariş ettim. Fotoğrafların bir kronolojik sırası ya da düzenlenmesi yok; gündelik hayata dair anlardan oluşuyor, çekenin gözünden.
Sahat Bab Al Faraj’da
sokak yaşamı, Şam, 2010,
kaynak: Sham Sham
Zaten bir şehre ait aklımızda kalan her şey, orada gündelik hayatta gördüklerimizin hikâyelerinden oluşmuyor mu? Gittiğimiz, göçtüğümüz coğrafyalarda önce gündelik hayat anılarını biriktirmeye çalışmıyor muyuz? Berlin’e geldikten sonra beni en çok neyin zorladığını sorsalar, o gündelik deneyimlerden söz etmem yanlış olmaz. Rüzgârın yüzüne vuruşunu tanıdığın sokak, her sabah köşesinde birilerine selam verdiğin sokak veya hep orada yaşamışsın gibi hissettiğin sokakların birikimini oluşturmak kolay değil.
3.
destek duyurusu
Beyrut’u son vuran bu patlama şehrin zaten kötü olan ekonomik durumunu iyice kötü bir hâle getirdi. Her benzer durumda olduğu gibi kültür ve sanat çalışanları bu zorluktan öncelikli etkilenen halkalardan.* Türkiyeli sanatçıların Beyrut’taki kültür sanat çalışanları için başlattığı bir bağış kampanyası var. Yukarıda görünen e-posta adresine yazıp, sanatçıların işlerini görmeyi talep edebilir, sonrasında da gördüklerinizden bir ya da birkaçını alarak bu kampanyaya destek olabilirsiniz. Bu dayanışma mekanizmaları küçük müdahaleler gibi gözükse de bir başkası için nefes aldırıcı desteklere dönüşebiliyor.
fotoğraf: Barış Doğrusöz
4.
Bu metni “bizim ortak coğrafyamız” gibi bir klişeden bahsederek ya da Ortadoğu üzerinden bir söylemle bitirmeyeceğim. Seyahat etmek, bir yere gitmek ne kadar bireysel bir deneyim gibi gözükse de, kolektif bir üretimin son halkası aslında. Sadece insanların değil, tüm türlerin oluşturduğu bu kolektif deneyimde tekil bir seyahat deneyiminden bahsetmek, insanı merkeze koyan bencilce bir yaklaşım; aynı her jenerasyonun kendi kıyametini yaşadığını düşünmesi gibi. Oysa dünya kolektif dertlerin, umutların bir arada olduğu bir düzende ve bu düzenin içinde kimi zaman elimizde tek kalan, hatıralar ve dayanışmalar. Gündeliğiniz ferah olsun.
* Bir diğer haberdar olma kaynağı, Barış Doğrusöz’ün Instagram hesabından paylaştıkları. İlk günden itibaren belgeledikleri eşzamanlı bir tanıklık imkânı veriyor.