Berlin Notları #26: Gecenin İçine Sızan Işıklar

0.

Yıllardır “Berlin Notları”nda etrafından dolandığım bazı meselelerin biraz daha yakınından geçmenin daha iyi olacağını düşünüyorum, belki kendi göç tarihimi didik didik ederken, aradığım cevapları bulabilir, konumlanmaları daha iyi yapabilirim. Bu yolculuk hem bir insanın kendisine doğru bir arkeoloji gibi, hem de geleceğe dair bir heves, bir umut. Bugünün koşullarında olduğum yere gelmenin ayrıcalığının farkındayım, öte yandan bu zahmetli yol gün geçtikçe zorlaşıyor.

Uzaktayken bu ayrıcalıkların farkında olmak önemli ve onlarla mücadele içinde olmak da. Bu mücadele kimi zaman insanın doğduğu yerle başlıyor kimi zaman atanmış cinsiyetiyle. Bir Gastarbeiter torunu olarak, hayatımın bugün bu noktasında Berlin’de yaşamam çok da beklenmedik değil aslında. Kendimi bildim bileli buraya bir gün geleceğimi biliyordum. Genelde memlekete gidilen yaz tatillerinde benim de aynı babamlar, amcamlar gibi Berlin’e gelip burada vakit geçirmem gayet normaldi. Bunun tespitini yapmamın sebebi 60. yılı anılan göçün içinde kendimin de bu göçün ürünlerinden biri olduğunu düşünmemle başladı.

Şüphesiz bu geçmiş 60 yılda kendimi yerleştirebildiğim bir jenerasyon yok, sadece şakayla karışık ben ne ikinci ne üçüncü jenerasyonum, o yüzden iki buçuk diyebilirim diyorum. Tabii karşılığı yok bunun, iki taraflı kurulan hikâyeye Gastarbeiter torunu, Kofferkind çocuğu bir Passdeutsch olarak ya da Talman olarak devam ediyorum. 1960’ların başında büyük amcamın yolculuğuna katılan büyükbabam bu hikâyenin ana karakterlerinden. Yıllarca Sıla Yolu’nda geçen hayat, iki ayrı ülkede kurulan iki hayatı kapsıyor aslında, otobanın iki ucu. Çocukların bir kısmının İstanbul’da diğer kısmının Berlin’de olması, iki kültür arasında gidiş gelişler, sürekli dönmeye dair kurulan anlatılar.

1.

Yakın zamanda işlevi sonlandırılan Tegel Havalimanı, Berlin anılarımın merkezinde yer alır. Dünyanın en pratik havaalanlarından biriydi Tegel, uçaktan inmeniz ve binadan ayrılmanız hemencecik olurdu, uçağa biniş de bir o kadar hızlı. Eğer kışın vardıysanız bu şehre, ne kadar hazırlıklı olursanız olun soğuk yüzünüze vurur aniden, ama yaz ise de çimenlerin kokusu hemen havaalanında gelebilir burnunuza. Havalimanına erişen bir raylı taşıt hattı yoktu, otobüse mecburen binmek zorunda kalıyordu insan. Altı yaş cool’luğuyla taşıdığım fiyakalı montumu hâlâ hatırlıyorum. Babaannemle olan fotoğrafımda ya uçağa binmeyi bekliyoruz ya da inmişiz diğerlerini bekliyoruz, emin değilim.

Aynı noktada çok zaman geçirdim sonradan; gelenleri bekledim, gidenleri geçirdim, yanlış hesaptan ötürü bavullara onlarca fazladan para ödedim. Bu havaalanının üzerine daha çok konuşabilirim ama unutamadığım Berlin anılarından biri Tegel’de değil, tren istasyonunda başlıyor.

Sene 2008, Selanik’te Erasmus öğrencisiyim, yapmaya karar verdiğimiz kış Interrail’inin son durağı Berlin. Rotterdam’dan yola çıkıp Düsseldorf’a, Münih’e, Stuttgart’a, Linz’e ve Wolfsburg’a uğrayıp, modern mimarlığa dair merakımızı gidermeye çalışıyoruz. Berlin’e varış anını iyi hatırlıyorum, bugünlerde Wolfsburg’dan trenle geçtikçe hâlâ aklıma geliyor. Zaha Hadid’in bilim merkezini görmüşüz. Avrupa kışının bir kokusu vardır, her yeri o kaplamış. Tren istasyona vardığında hava karanlık, etraf kalabalık. Weihnachten’dan önceki birkaç gün olsa gerek, tam tarihi hatırlayamıyorum. İstasyona inmek havaalanına göre farklı, havaalanında kontrol edilmesi gereken hareketli canlılarken, tren istasyonlarında sanki sistemi yakalamaya çalışan bağımsızlarız. Amcam istasyonun önüne geldi, bizi arabayla önceki yazılarımda hep bahsettiğim babaannemin evine bıraktı. Karnımız açtır diye döner alıp, onları da bizimle beraber eve bıraktı.

İlk akşam ne yaptığımızı çok hatırlamıyorum ama yeni yıla doğru sonraki günlerde Berlin’i keşfetmek için Charlottenburg’daki evden her gün dışarı çıktık. Kreuzberg benim için daha önceki gelişlerimde gezmeye getirildiğim mahalle iken –sanki Türkiye’den gelmemişim gibi lahmacun, börek ve benzeri şeyleri yemek için gelirdik– yepyeni deneyimler edinebildiğim, tanışabildiğim, şahit olabildiğim bir yere dönüşmüştü. (Bugün artık o mahallenin sakini oldum, ne garip.) O tarihlerde Berlin’de yaşayan başka bir arkadaşımdan bugün artık Berlin’e gelen herkesin ziyaret etmese bile adını bildiği kulüp Kit-Kat’ı duymuştum. İçeri girmenin önemli kriterlerinden birinin rahat –kolayca çıkarılabilir– kıyafetler giymek olduğunu anlatmıştı. Oranienstrasse üzerindeki Roses’i ise tamamen rastlantısal bir şekilde keşfetmiştik: Kapısında kısa bir kuyruk olan, dışarıya pembe ışıklarını sızdıran barın kapısının içinden girdiğimizde duvarların kaplı olduğu pembe peluşlar, arkada Sezen Aksu’dan çalan şinanay da yavrum şinanay… Berlin’in bu renkli barıyla böyle bir rastlantıyla tanışmış olmak hâlâ beni mutlu ediyor. O akşam orada ayaküstü tanıştığım çok yetenekli birinin bugün aramızda olmadığını hatırlamak içimi burksa da o gecenin hatırasında hep parlıyor.

Pembe ışıklar ve neon bana Berlin’i, Hong Kong’u, Brooklyn’i hatırlatırken, sarıdan kırmızıya oradan mavilere çalan gece renkleri paleti de İstanbul’u hatırlatıyor. İstanbul kışının karları aydınlatan, yağmurda yansıyan sarı gece lambasının sebep olduğu hüzün ne kadar gerçekse, Berlin’in dönüştürücü pembe ışıklarının davetkâr heyecanı da o kadar gerçek. Belki budur dönüştürmenin kerameti, hangi ışıkta yıkandığımız, hangi gecenin sabahına uyandığımızdır. Günün üzerine konuşmak kolay, her şey apaçık ortada, oysa gecenin örttüğü karanlığın içinden sızan ışıklar farklılaştıran.

Geçtiğimiz ay gerçekleşen Jakuzi konserine ev sahipliği yapan mekân SchwuZ

2.

Ailede arşivci bir damar var –ya da toplayıcı, biriktirici denebilir– bunun başını büyükbabam çekiyor. Benim de anılarımda kendisi sürekli fotoğraf çeken, çekmeyi, belgelemeyi seven biri. Uzun bir süre video kamera sahibi olmak istediğini hatırlıyorum ama detayları çıkmış aklımdan. Bu belgeleme geleneğinin bana kaldığını söylemem gerek. Zaman zaman vakit buldukça eski fotoğrafları tarıyorum, klasörlere koyuyorum, aile gruplarına gönderiyorum. Kendi hafızamı da canlı tutmak için yaptığım bu pratiğin nostaljiyle de ilgisi şüphesiz var, ama geçmişe bakıp o imgeler üzerinden yeni okumalar yapmak beni besliyor.

“Berlin Notları”nda kimi zaman günü yakalamaya çalışırken, geçmişi pas geçtiğimi hissediyorum. Herkesinki gibi biricik olan göç hikâyesini gurbet romantizmine dalmadan ifade etmek ne kadar mümkünse, o kadar onun peşindeyim. Kimi zaman yazı yazmak bir itiraf seansı gibi: Çerçevenin ötesinde bir rahip yok dinleyen ama ekranın üzerinde onlarca göz var merakla bakan. “Berlin Notları” öyle hissediyorum ki biraz da kendime hatırlatma serisi.

Yer yine Berlin Tegel, 12-13 yaşında
olmam lazım bu fotoğrafta. Ya gidişte çekilmiş ye gelişte, çekenin büyükbabam olduğundan eminim. 

Berlin, Berlin Notları, göç, havaalanı, Yelta Köm