Güneşli Ama Soğuk
ve Dolanan Yollar
Gözlerimi açmak istemiyorum, hepimizin tanıdığı o turuncu karşımda, gözümün içine girmeye çalışan güneşin gölgesi gibi göz kapaklarıma sızıyor. Sıcaklığı o kadar güzel ki sanki arkada dalgaların, yaprakların sesi yankılanıyor, neredeyse iyot kokusu geliyor burnuma. Bu güzel yaz hikâyesi başlangıcı, sıcağa daha fazla dayanamadığımdan sonra eriyor; ne kadar keyif verici olsa da gözlerimi açmam lazım, bunaldım. Gözümdeki garip gözlüğü çıkarıp dışarı bakıyorum. Pencerede yine Berlin gözüküyor, karşımda ise kızıl ötesi lamba ve odayı aydınlatan kırmızı renk.
Berlin’de güneşin yerinde olup olmaması size kalmış, ben pencere önünde tutuyorum kendisini, ihtiyaç olunca işe yarıyor. Herhangi bir marketten uygun bir fiyata alabiliyorsunuz. Gerisi bildiğiniz gibi, hava yine gri. Esen’le Berlin Notları’nı konuşurken, “Orada kimler var, biraz onlardan bahsetsene” dedi, fark ettim ki bugüne kadar yazdığım notlar şehre dair gözlemlerim olsa da ara ara bahsetseme rağmen ben eksiktim, burada konuştuklarım görüştüklerim, dostlarım tanıdıklarım eksik bu notlarda. Bilinçli bir tercih değil ama tüm göç hikâyelerinin benzerliğinden olsa gerek, benim hikâyem de onlardan biri demem belki de… Oysa her hikâye kendi özelinde biricik, hepsi birbirinden farklı değil mi?
Berlin’de yaşayan sanatçı Umut Azad Akkel’in İstanbul’daki deneyiminden yola çıkan, yaya köprülerinden, metrobüs girişlerinden, şehirdeki otoyollardan ilham olan “The Path”, kamusal bir yerleştirmeyle Tempelhofer Feld’de yer alıyor. “The Path”i katılımcı bir kamusal sanat projesi olarak tanımlıyorlar: Projeye dahil olan bir sergi, bir yerleştirme ve farklı formatlarda etkinlik serileri var. Ben de proje kapsamında, şehirlerde yaşadığımız farklı duygu hâllerini, mücadaleleri ve umutları konuştuğumuz bir panelin moderasyonunu yüklendim. Konuşmacılar Aslı Duru, Banu Çiçek Tülü ve Yaşar Adanalı’ydı. Birçok konuya değinsek de, son zamanlarda aklımda döndürdüğüm bir meseleyi beraber konuşmak, benzer karşılıklar görmek iyi geldi. Önceden uyarayım, kimileri tarafından bencillik gibi duyulabilir. Ama yine de tüm bu hengâmeler, mücadeleler içinde bireyler olarak kendimizi unutuyor muyuz acaba? Birbirimize daha özen gösterdiğimiz, kendimize daha iyi davrandığımız kolektif bir birliktelikte, kitleselleşen bir rahatlama yaşayabilir miyiz? Ferdiliği kutsadığım anlaşılmasın, ama arada bir “Ben nasılım?” demek, hem kente hem bize iyi gelebilir sanırım.
Geçtiğimiz hafta Burak ve Johanna ile Umut’un sergi ve yerleştirme turuna katıldık. Sergi mekânı Oyoun’da başlayan etkinliğe gitmek için, bizim evin köşesinde buluşup Kotbusser Dam üzerinden Hermannplatz’a doğru yürüdük. Şehirde bugünlerde en çok konuşulan konulardan biri tabii ki seçim. Şansölye Merkel’in on altı senelik iktidarından sonra herkesin bir sonraki ismi merak ettiği, şehirde her sohbetin arasına sızıyor. Siz bu metni okurken sonuçlar çoktan açıklanmış olacak. Seçim için çok fazla reklam ya da görsel malzeme yok, sokaklar görsel olarak işgal edilmemiş durumda. Hermannplatz trafiğe kapatılmış; bu kapatmanın seçimle alakası var mı diye düşünürken, patenciler için kapatıldığını fark ediyoruz. Etkinlik alanına geldiğimizde beklerken arka bahçedeki Queer Ping Pong etkinliğine göz atıyoruz.
Serginin girişinde merdivenlerden oluşan ilk objeyi görüyoruz, onun arkasında da iki küçük obje. Prototipe benzeseler de tek başlarına objeleşen nesnelere dönmüşler. Duvarda üç video var; birinde İstanbul’da yaşayan birinin gün içinde geçtiği yolları, metrobüs rotasını görüyoruz. Diğerinde dijital olarak enstelasyonun loop hâlinde olduğu bir video var, üçüncüsü enstalasyonun içinde yürüyen birinin dijital olarak temsili. Kent deneyimini bu ara mekânlar üzerinden okumayı epey iyi bulduğumu söylemem gerek. Günün sonunda insanın zihninde kalan ana imgeler olsa da asıl deneyim o ara mekânlarda, geçişlerde gerçekleşiyor. İşlerin arasında altlı üstlü asılmış iki çizim var. Objelerin teknik çizimleri gibi dursalar da, Umut’un ifadesiyle İstanbul’un iki yakası gibiler, aralarındaki boşluk da Boğaz gibi.
Sergi mekânından yerleştirmeye doğru yürümeye başlıyoruz; yolda kamusal alanda iş yapmaktan, izin süreçlerinden, müzenin, galerinin dışına çıkmanın ne anlama geldiğinden bahsediyoruz. Şüphesiz kamusal alanda iş üretmek, korunaklı bir sergi mekânına göre çok daha meşakkatli, bir yandan da kurduğu ilişkiler ve yarattığı karşılaştırmalar çok daha katmanlı olabiliyor. Öte yandan işin yapılma süreci yapıtın bir parçası hâline de geliyor. Bunu 2018’te Miami’de Christo’yu dinlerken anlamıştım; Jean Claude ile yaptıkları işlerin nefes kesici sonuçlarının dışında, ikna süreçlerinin, işi yapılabilir kılmanın sürecinin de bir o kadar nefes kesici olduğunu anlamıştım. Bu sebeple hatta, ikna bence günümüz sanatını anlatan en güzel kelimelerden; sanatçının, yaratıcı bireyin en büyük meselesi ikna etmek, çoğu zaman kendinden başlayarak.
Tempelhofer Feld, Berlin’in en büyük boşluğu. Eskiden askeri bir hava sahası olan alan, 2010’dan beri Berlinlilerin kullanımına açık bir boşluk. İçinde farklı fonksiyonlar, etkinlik alanları yer alıyor. “The Path” girişten girince gözünüze ilişiyor, altı metre yüksekliği olsa da bu alanın içinde küçük kalıyor. Yaklaştıkça hem enstalasyon beliriyor hem detaylar ortaya çıkıyor. İstanbul’un deneyimsel yorgunluğunu bu boşluğun içinde yaşamanın hissiyatı ilginç. Birkaç tur atamadan ben pes ediyorum. Çok hevesli olduğum bir deneyim değil, turda beraber olduklarımız ise bayağı dolanıyor bir aşağı bir yukarı. Sonra hep beraber en yüksek noktasında buluştuğumuzda, iki şehrin deneyimini konuşuyoruz. Açıkçası Umut konuşmalarla, tartışmalarla, performanslarla işi boyutlandırarak, sanatçının tek müellif olma illüzyonunu kırıp daha kapsayıcı bir iş ortaya koyuyor. Bunu yaparken de yalnız değil; projenin eş küratörü Şehnaz Layıkel ve etkinlik koordinasyonu yapan Pegah Keshmirshekan ile Ilgaz Yalçınoğlu da proje ekibinde.
Berlin sanat dünyası, diğer tüm şehirlerde olduğu gibi bir ana akımı olsa da aslında çoğulculuk bağlamında daha fazla çeşitleniyor İstanbul’a göre. Seslerin daha duyulur ya da belki daha kolay keşfedilir olduğunu söylemek daha doğru. Kamusal fonların herkesin ulaşabileceği şekilde dağıtıldığı düşününce, bu eşitleyen çeşitliliği anlamak daha kolay oluyor. Ön sıralarında ışıklar altında olan sanat camiasının dışında, kültürel üretim kendi hâlinde, bu şehri dönüştüren ve yeraltı kültürünü canlı tutan bir pratik. Bu deneyimlerle beraber insanı hayata karşı en çok açan, meraklandıran, renklendiren bir şehir söz konusu; tabii eğer siz de buna açıksanız.
{fotoğraflar: Yelta Köm, 2021}