Güneşli Ama Soğuk
Manifold’a bu köşeyi beş senedir yazıyorum. Beşinci yıldönümünde hem artık ev sahibi olmanın rahatlığıyla hem de editöryel olarak her fikre, farklılığa açık olduğunu bildiğim Manifold ekibinin verdiği güvenle beş yılın nişanesi olan bu yazıyı biraz retrospektif biraz serbest bir zihin akışı gibi kaleme almaya karar verdim. Bu yazıda Berlin’den bahsetmiyorum. Takip edenler bilir, Berlin Notları daima Berlin’e dair değil; kimi zaman burada olmanın etkilediği düşünceler, hareketler farkında olmadan yer alıyor bu metinlerde.
Herkes gibi pandemi, iklim krizi, ekonomik kriz derken aklımdaki soruların başında “Güzel günler gelecek mi?” geliyor. Bu sadece kendi coğrafyamız özelinde değil dünyanın her yerinde cevap arayan bir soru. Ama ne garip ki, kitlesel hayallerimiz güzel günler için değil genelde, daha karanlık günler için oluyor. Toplumların dönem dönem rahatlamak için kıyamet senaryoları oluşturduğunu düşünüyorum. Gelecekte bir kıyamet senaryosuyla dünyanın sonunun geleceğini düşünmek hem sorumluluğu devretmeye yönelen hem de o zamanki topluluğu önemli bir pozisyona, kurtarıcı karakterine büründüren bir inanış.
Kendi pratiğim içindeki sevdiğim oyunlardan biri, olmayan kurguları var olanlar üzerinden bozuma uğratmak ve yeni gerçekliklerinin kapısını açmak. Bu kimi zaman bir hikâye parçasında ortaya çıkıyor, kimi zaman bir videoda. Kafamdaki kurguların mecraları değişse de hikâyelerin ortak noktaları birbirine bağlanıyor. Yazının girişinde bahsettiğim konfor alanından hareketle uzun zamandır aklımda olan bir işin ilk eskizlerini, fikirlerini burada paylaşmakta beis görmüyorum.
Özellikle pandeminin ilk aylarında bizim kıyametimizin şimdi geldiğine inanmaya başlamıştım, en azından inanmak istemiştim. Onlarca yıldır her nesil kendi kıyametini yaşasa da, “gelemeyen kıyamet” tekrar masamızda mı acaba? Bugün yeni teknolojik gelişmelerin tümüne “Artık dünya eskisi gibi değil” türünden bakışımız, geçmişteki bakışlarla benzer değil mi? Dünya ne zaman eskisi gibi oldu? Ya da soruyu şöyle mi sormak gerekir: “İnsanlık ne zaman dünyayı eskisi gibi istedi?” İnandığımız tüm bilimsel gerçekler “ilerlemek”, “gelişmek” üzerine değil mi?
Bu tanımları yeniden ele almak gerek, en geniş tanımıyla patriyarkanın kurduğu bu söylemlerin içinden daha kapsayıcı ve dönüştürücü “ilerlemelerin” “gelişmelerin” mümkün olduğunu dile getirmek gerek belki de. Tüm bu değişimlerin toplumsal kolektif belleğin bir yansıması olduğunun farkındayım, bugün kendi yankı odalarımızın dışına sesimizi nasıl sızdırabilirizi sorguluyorum.
Bugün nasıl fake news ile, botlarla uğraşıyorsak gelemeyen kıyamet de kurgulanan her şey kadar spekülatif. Her toplum farklı zamanlarda, kimi zaman yerkürenin her noktasında bu komplo teorilerini besliyor. İnternet öncesi, haber kupürlerinde inşa edilen gelecek tahayyülleri bugün sosyal medyada dolanıyor, kimi zaman dilden dile kültürden kültüre dolaşarak gerçekliğimizi inşa ediyor.
Şu an bu yazıda daha üretilmemiş bir kitabı önceden açığa çıkararak aynı tahayyül inşasının parçası kılıyorum. Yazının gücü biraz da orada… belki görmediğimiz, dokunmadığımız üzerine kurulan gerçeklikler serisi. Kıyamet, bir antoloji. Eski haberlerden, arşivlerden beslenen, onların üzerinden yeni gelecek kurguları yapan bir antoloji, sürekli güncellenme olasılığı taşıyan ama nedense şu an için bir kitap olmayı tercih etmiş bir antoloji. Dibini sıyırmaya ant içtiğimiz dünyada yeni bir izlek denemesi.
Benim güzel kıyametim, tatlı bir yılbaşı temennisi olabilir. 10 Mart 1982’deki şu habere bakın “Kıyamet korkusu ile ABD’de halk panikte”, bu haber Milliyet gazetesinde basıldığında büyük olasılıkla falcıların iddiasının gerçeklemiş olması gerekiyordu. Ya da başka bir kupürde, 2000 yılında dünyanın sonunun geleceğine dair bir bilginin yorumu var: “37 yıl sonra kıyamet kopacak.”
2019’un Şubat ayında şöyle yazmışım Manifold’a:
Herkes kendi küçük kıyametini yaşıyor. Umut veren hikâyelere ihtiyacımız var; onların içine katılmaya, konuşmaya, paylaşmaya ihtiyacımız var. Yoksa kapan büyüyor ve bu kapan sadece belli coğrafyalarda değil, dokunduğu her yeri yakıyor. Uykusuz uykularda mutluluklar.
Oysa kıyamet hikâyeleri umut bile vermiyor, verilen umut gizli özne. Bakın kıyamet geliyor ama biz bunu yaşayacak olan son nesiliz, son olmamızın getirdiği ayrıcalıklar ve üstünlükleri de böyle sahiplenmek daha kolay oluyor sanki.
Bir yılın sonuna doğru, çıkarabileceğimiz kıyamet senaryolarını düşünsek de olması gerekenler başkaları tarafından söylendiği sürece çıkışı hayal etmek zorlaşıyor. Bu metnin sonunun nerede geleceği sizin okumayı nerede keseceğinize de bağlı aslında.
İyi bir hayalin olmazsa olmazları nedir? Bugün “olması gerekenlerin” arasında boğuluyoruz: “Yarış”, “kazan”, “harca” mesajlarının etrafında dönen bir kısırdöngü. Oysa olması gereken, herkesin onayladığı mıdır? Yoksa sadece kendimiz için yaptıklarımız mı?
Olması gereken nedir, iyi bir iş sahibi olmak mı? İyi bir insan olmak mı? Ya da bir ev sahibi olup, aile kurmak mı? Nedir olması gereken, sosyalleşmek mi? Sofralara çökmek mi?
Bu sorunun cevabını vermek kolay değil. Olması gerekenlerin dünyasında, birey olarak içine sıkıştıklarımızın farkına varmak olması gerekenin bir parçası. Bugün artık belki kendine karşı eleştirel olmak da olması gerekendir. Sonsuz bir mit gibi, kendini tekrarlayan, olması gereken.
Olması gerekenlerin dünyasında yıllar önce yayımlanmış bir Hakikatler Kitabı var, farklı coğrafyalardan gerçekleri listeleyen. Hakikatler Kitabı farkında olduğumuz ve olmadığımız gerçeklikleri hatırlatma görevini yapıyor.
Bir ülkede haksız yere birçok insan hapiste tutuluyor.
Bir ülkede ahtapotların çiftlikte yetiştirilmesine karşı çıkanlar var.
Bir ülkede taksimetreler çalışmıyor.
Bir ülkede kira düzenlemesi yok.
Bir ülkede internet çok yavaş.
(Hakikatler Kitabı, BÜRO, 245. baskı)
Benim için bu küçük kıyamet şimdilik bitiyor. Dışarıda akşamüstü kırmızısı, filmin son sahnesi olduğundan eminim. Sarı ışıkların hâkim olduğu, kimine göre retro kimine göre hipster bir salondayım. Yan yana iki pikap var, odadakilerden biri bir tanesinde plak çalmaya başlıyor. Sonrasında ise çalan müzikle uyumsuz olan bu sahnede, dört kişinin yakınlaşmasını, samimiyetini ve paylaştıklarını izliyorum. Son karede ben de varım, salonun üstü açık ve izleyen onlarca kişi. Şimdi hakikat hangisi?