Berlin Notları #24: Sorumluluk?

Neredeyse haziran olacak, bu kadar mı gecikir yaz? Kaç sene geçerse geçsin, mayıs ayının sonunda kalın giyinmeye karşı duruşum değişmedi, e bununla beraber gelen hafif kırgınlık da hediyesi. Hoş o kırgınlık hâli şu pandemi döneminde çok hoş karşılanmasa da, yalancı güneşlerle doymaya çalıştım. Hakkını vereyim, geçen ay bir ara çok güneşli oldu hava, hatta öğle tatilinde Tempelhofer Feld’e gidip, soyunup güneşlendim, mesafelerle bir araya geldiğim onlarca insan gibi. Güneşin bedenimi ısıtmasını, gözümü kapatıp güneşe bakarken gördüğüm kırmızı siluetleri, geçici olacağını bilsem de o yaz kokusunu özlemişim. Hani çıplak bile olsan durduğun yerde terlersin ya, onu bile özlemişim!

fotoğraf: Yelta Köm, Berlin, 2021

On gün önce Berlin’de yaklaşık yedi ay sonra mekânların dış mekânlarına servis açıldı. Dışarda oturmak için ya iki doz aşınızı olmuş olmanız ya da son 24 saate yaptırılmış bir negatif test sonucu sunmanız gerekiyor. Bu yeni başlayan test borsası halka ücretsiz bir hizmet olarak sunulduğu için, sokaklarda, köşelerde test merkezleri ortaya çıkar oldu. Eski bir kahveci, bir otel lobisi, kuaför her yer 15-20 dakikada sonucu çıkan bu testleri yapan yerlere dönüştü. Garip bir dinamiği var tabii bu işin, testin sonucunu beklemek, restoranda onu ibraz etmek. Test sonucu daha e-postasına düşmemiş olanın gergin bekleyişi gibi durumlar yaşanır oldu. Uzun zamandır heyecanla beklememiştim hiçbir şeyi, çocuklar gibi şendim o cuma günü; bir yandan da heyecanlı, favori restoranımız No Bananas’ta rezervasyonlar önden yapılmış, neler yeneceği kararlaştırılmış, bir büyük yeter mi muhabbeti yapıyoruz. Herkes dışarda, öyle bir dışarda olma hâli ki masanın yanından geçen “Afiyet olsun!” diyor, masalarda yer bulamayanlar ayakta dolanıyor. Ama yine de aylar sonra sosyalleşmenin getirdiği bir tedirginlik var herkeste. Mekânlar her ne kadar açılmış olsalar da gece 11’de kapanmak zorundalar. Bu tanıdık, mahalleli hissi bana Asmalı’daymışım gibi hissettiriyor, göz temasıyla selamlaşmalar, görüşmek istediklerinle ayak üstü sohbetler… Gecenin devamında, Admiral Brücke’nin üzerinde neredeyse bir açık hava partisi var, gelen arabaların önünü kesenler, üzerine çıkıp dans edenler, bir festival havası. Ertesi gün gazetede de yerini alan bu olay, “korona partisi” diye kayıtlara geçiyor, 200 kişi olduğu söyleniyor ama fazlasını gördüğüme eminim. Karar vericiler, devletler bazı sorumlulukları alınca insan ne güzel emanet ediyor değil mi kendini. Kendisinden çıkıyor iş, devrediyor sorumluluğu. Zaten böyle değil midir hep, üzerimizden atmaya çalışırız, “Haberim olmasın, görmeyeyim” deriz. Sorumlulukları almak güç gerektirir. Dünyanın büyük bir çoğunluğuna aşı ulaşmamışken, pandemi hâlen kol gezerken, kim alacak kapatılmış toplumların sorumluluğunu? Küresel ölçekte kurulan birliktelikler bugün işlemiyor mu artık? Dünya Sağlık Örgütü, yoksul ülkelerde daha sağlık çalışanları aşılanamamışken çocukların aşılanmaya başladığı ülkelerin ahlaki bir çöküş yaşadığını söylüyor. Kimin sorumluluğu bu ahlaki çöküş, Batı’nın, zengin ülkelerin mi? Yoksa hepimizin mi omzunda?

Son birkaç aydır aklımda döndürdüğüm kelimelerden biri sorumluluk; merak etmeyin, ahlak felsefesini yeniden keşfetmek niyetinde değilim. Ortaya koyduğumuz, ürettiğimiz, yazdığımız, çizdiğimiz her mecranın içinde yer alan bir mesele sorumluluk ve “Kimin sorumluluğu?” sorusu.

Bugünün dünyasında kavramlar, pozisyonlar gittikçe birbirinin içine giriyor. Kompartımanlar hâlinde var olan bu şeyler sıvılaşarak birbirinin içine karışıyor; kimi zaman heterojen bir bulamaç, kimi zaman bakılmak istenmeyen bir sıvıya dönüşüyor. Ama bu bulanık sularda net pozisyonlar almak mümkün değil mi? Pozisyon almak bir sorumluluk getiriyor –bu metinde sorumluluk kelimesini fazlaca kullanmış olabilirim– aynı zamanda beraber yaşama dair ipuçlarını da getiriyor tabii ki. Birbirimize karşı hiçbir sorumluluk hissetmediğimiz bir dünyanın kuracağı bencil gerçeklik, sadece etrafımızı değil benliğimizi de tehdit eden bir unsura rahatça dönüşebilir.

Her şeye anlam aramak kimi zaman safsata olarak gözükebilir ya da aşırı bir niyet okuma gibi. Ama şu an bu metnin dizildiği yazı tipinin de vermek istediği bir mesaj var ya da taşıdığı rengin de bir sorumluluğu var. Kullandığımız uygulamaların, elimizdeki telefonun hepsinin başka sorumlukları var. Bunları düşünmek, dile getirmek değil problemli olan; aksine hiç yokmuşlar gibi hayata devam etmek, dünyayı değiştirmeye dair bir etki yaratmıyor sanki. Bilip de iş olsun diye devam etmek belki, çoğu zaman yapıyoruz. Kimi zaman içe dönük eleştirellik bir imha aygıtına dönüşebiliyor, kişinin üretkenliğini elinden alan saatli bir bomba gibi. Sanki o tik tak sesine karşı üretime devam etmek ve iç hesaplaşmaları ortaya koymak anlamlı kılan.

Kimsenin sorumlu olmadığı yerde herkes sorumlu olur, bu da kolektif bir yük getirir. Bu yükün iyi olduğu zamanlar var olsa da kendi içindeki devinimi yıkıcı bir enerjiye dönüşüp toplumları çökertebilir. Peki bir mimarın, tasarımcının, sanatçının sorumluluğu nedir bu dünyaya, bu topluma karşı ya da bir araştırmacının? Herkesin kendi disiplini içinden verebileceği onlarca cevap olsa da, “Sorumlu olmak zorunda mıyım?” sorusu daima ortaya çıkabilir. Ama bu bir kaçış değil ne yazık ki, özellikle üretilen görsel kültürün sorumluluğu onu üretenlerin omzundadır. En birincil sorumluluk belki de insanın kendi disiplinine, koyduğu işe dair olan.

Gündelik siyasetin üretim alanını işgal ettiğini, hatta meşgul ettiğini sıkça dile getirmek yerine, ürettiğimiz içinden cevaplar vermeye çalışmak daha iyi olabilir mi? Yaşamanın, nerdeyse nefes almanın politikleştiği coğrafyalarda insanın kendi üretimine odaklanması bencillik midir? Yoksa aksine sorumluluğu mudur?

Bu kadar soru yağmuruna tutmak istemezdim kimseyi, ama günümüz dünyasında sanat işleri bile nicel sıfatlarla yüceltilirken, sorulan soruların miktarı artınca etkisi de artabilir diye düşündüm belki. Oysa bazen tek bir iyi soru yeter, değil mi? Zamanında Brecht’in sorduğu gibi: “İnsan Neyle Yaşar?”

Berlin, Berlin Notları, pandemi, sorumluluk, Yelta Köm