Güneşli Ama Soğuk
Berlin’e yine bahar gelemedi. Neredeyse mayıs oldu ama kışlık montlar halen ortada, güneş yoksa soğuk kendini gösteriyor. Bu şehrin gelemeyen baharının en güzel yanı, yazın batmayan güneşini hatırlatması. Geçtiğimiz ay İstanbul’daydım. Çoktandır burnumda tütüyordu. İlk defa bu kadar uzak kaldıktan sonra uzun uzun kaldım. Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemiyi açıkladığı gün aktarmalı bir uçuşla sadece havaalanından geçmiştim, sonrası hep dijital görüşme. Boğaz’ı, İstanbul’u, her köşesini, mahalle hayatını ne kadar özlemişim…
Berlin’e dönerken içimde hem geri dönme sevinci, hem de hüzün gibi öfke gibi duygular vardı. Bu ikiye bölünmüşlük hâli, uzun kalınca iyice yer etmişti. Yıllardır bu kadar uzun süre seyahat etmediğim, aynı yerde kaldığım olmamıştı. Bir yerde sabit kalmak ikilik hissini artırdı sanırım. Eskiden yazmak iyi gelirdi aslında ama pandemide beni çok zorladı, yazmak yerine görsel olarak kayda almak kolayıma geldi bir yandan. Ama yazmanın fotoğraf çekmekten farkı var kayıt almakta: Tekrar tekrar üzerinden geçtiğin onlarca görünmez aşamadan geçtikten sonra dökülüyor kelimeler. Bir yandan da sadece kendine değil, geleceğe dönük, ölmemek üzere yapılan eylemlerden biri değil mi? Öte yandan gidilen bir yere ait notlar yazmak, onları paylaşmak, aslında arkada kalanlara “Bir gün geleceğim” demek değil mi?
Dönüş yolu boyunca Demir Özlü’nün Berlin Güncesi’ni okudum, seneler öncesinin Berlin’ini ondan dinlerken yine “Her şey ne kadar sabit” dedim kendi kendime. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin tarih sahnesinden silinmesinden hemen öncesini anlatıyor hem de; Batı Berlin’in merkezde olduğu günceler. Havadan bahsediyor o da bolca, bu şehrin havayla meselesi gerçekten bitmiyor. Uluslarası kültür sanat ortamı, gidenler gelenler, partiler, davetler o kadar benzer ki. Bugüne benzer sıla hikâyelerini de anlatıyor Özlü, Güney Dal’ın onu Kreuzberg’de bir börekçi dükkânına soktuğundan, dükkân sahibinin mimar olduğundan bahsediyor. Tel kadayıf ve baklava da üreten bu mimarın, bunları sıla özleminden yaptığını düşünüyor. Bugün de memleketinden kopmuş onlarca kişi, kendi mesleklerini icra edemeden ya da etmek istemeden başka işler yapıyor bu şehirde. Benzer hikâyeler plakçılarda çıkabilir karşınıza, pazar tezgâhında da.
Sadece yeni hikâyelerin içine düşenler değil, son yıllarda yaşamını, koşullarını değiştirmek isteyen yüzlerce kişinin geldiği, gelmeye devam ettiği bir yer oldu Berlin. Şehrin içindeki dinamik son bir senede çok belirgin olmasa da, çevrimiçi topluluklar gayet aktif işliyor. Bu uluslararasılık, kimi zaman insanı kapalı bir bulut içinde yaşadığı hissine sokuyor. Kendi alanlarımızda, benzerlerimizle aynı kentsel ya da sanal alanlarda bir araya geliyoruz. Ama yine de tüm benzemezlerin nefes alabildiği, anlayışlı yer romantizmini yapmayacağım. Evet, toleransları daha yüksek bir şehir olduğu bir gerçek, ama bir ütopya da değil. Özünde herkes Berlin’in fakir ama seksi hâlinden keyif almıyor. Oysa bu kente dair beni en çok heyecanlandıran şey insanları eşitlemesi, sosyalleşirken neredeyse sınıfsızlaşması, tabana yayılmış dayanışma kültürü. Bunları korumanın kolay olmayacağının farkındayım, bir antikapitalist rüya da değil bu ama işleyen bir durum var.
Biliyorsunuz, uzun zamandır Berlin’deki konut ihtiyacından, kiracı hareketlerinden bahsediyorum. Kentin çoğunluğu kiracı. Kiralara üst sınır getiren ve zammı yasaklayan düzenleme iptal edildi. Tekrar sokağa çıkılarak bu karar protesto edildi, şu anda yeniden imzalar toplanıyor. İnsanların düşen kiraları yeniden yükseldi, geçtiğimiz aylarda düşüşe sebep olan farkı da geri ödemeleri bekleniyor. Barınmak, konut hakkı öncelikli haklarımızdan değil mi? Bir insani hak değil mi? Mülk sahibi olmak sanırım bu düşüncelerden uzaklaştırıyor insanı, ev sahipleri ise büyük firmalar genellikle. Bugün Berlin için “Soylulaşıyor” demek yeterli olur mu bilmiyorum, ama bu şehrin gelen tüm neoliberal politikalara karşı ayakta duracağına dair inancım tam. Bu konuya olan ilgimden dolayı çevrimiçi gayrimenkul gruplarını da takip ediyorum. İçinde çoğunlukla İngilizce muhabbetin döndüğü bu gruplarda olan kişiler sıklıkla birbirine “Berlin’de ev nasıl alınır” diye danışıyor. Açıkçası, hem pazarın nasıl işlediğine dair bilgi sahibi oluyorum hem de kimi zaman epey eğleniyorum yorumları okurken. Amerika’daki yapı kalitesine göre Almanya’nın çok daha iyi olduğundan bahsedenler, bürokrasiden yaka silkenler, “Berlin’de ev almak istiyorum ama on sene boyunca buraya gelmeyi düşünmüyorum, Airbnb yapacağım” benzeri yorum yazanlar... Sessizce takip ettiğim bu grupta, ara ara kira düzenlemesi de konuşuluyordu ve grubun bir kısmı “Bu eski tip düşünceleri bırakın, serbest pazar” gibisinden cümleler kuruyordu. Düzenlemenin iptal olduğu gün, grupta biri kabaca bir çeviriyle şöyle bir paylaşım yaptı: “Bunu kutlamalıyız! Güle güle düzenleme!” Bu düzenlemenin ev sahiplerini mutlu ettiği bir gerçek. Ama bu kadar mı gözümüzü kapatıyoruz geri kalana, şehirde bu düzenlemeyle nefes alacak insanlara? Günün sonunda serbest piyasa martavalı içinde kendilerini meşru kılanlar, bunun bireysel hakları olduğunu da savunabilir. Benim gruptan ayrılmam da bu paylaşımla oldu. Altında dönen ateşli tartışmalara bile katılmadan, sadece söz konusu paylaşımı grubun yöneticilerine “nefret içerikli” olduğunu söyleyerek şikâyet ettim. Ne oldu dersiniz? Gruptan kovuldum. İlk defa kendimi dışlanmış hissettim bu şehirde, bu da bir expat grubuna denk geldi.
Okuduklarımdan, izlediklerimden, dinlediklerimden kenara ayırdıklarımı bir gün hiç olmayacak bir sergiye saklıyormuşum gibi hissediyorum. Belki de Burak Çevik’in “Yapmayacağım Filmler”i gibi, yapmayacağım sergileri, yapmayacağım yapıları yazmak iyi gelir ya da yapmak istediğim filmin zihnimde sürekli belirip kaybolan imgeleri bir gün elbet ekrana tek tek düşecek.