Berlin Notları #38: Nefesle Dans,
Güneşli Ama Soğuk

“‘Düşüncelerimin ardında bir şehir daha yok, her geldiğimde evimde hissettiğim.’ ‘Terapistine anlatıyor musun, neden evde durmadığını?’ Cevap veremedim, uzun zamandır onunla konuşmadığımı bile söyleyemedim. Ekrandan yaptığım terapinin mekânsızlığı gibi, ev de duvarlarını kaybetti artık. Kalbimde karşılık bulan evler ve benler varsak varız, yoksam, yoksak, yokuz.”
Tristan da Cunha’da Bir Sabah, s. 26

Eylül ayının son günleri Berlin’i daha çok seviyorum. Sanki çocukluğumda okulun açılışıyla gelen o tanıdık telaşı yaşıyorum. Şehir yavaş yavaş grileşiyor, soğuk ama davetkâr mekânlar insanı içine çekiyor. Herkes yaz tatilinden dönmüş, birbirine sığınmayı bekliyor. Şehrin o soğuk, maviye çalan gün ışığı sadece fotoğraflarımı değil tüm algımı değiştiriyor.

Sabahın soluk ışığında, pencerenin yanında yükselen soğuğu duyuyorum. Havanın bu değişen tonlarına artık alıştım. Günışığı daha alçaktan vuruyor kışın, bu dar açı belki havayı da sertleştiriyor. Bu kısa günler şehrin ruh hâlini, ritmini değiştiriyor, kenti gecenin başkentine çeviriyor. Bedenin havayla, zamanla kurduğu ilişkiler değişiyor.

“Vücudum hem görendir, hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir, ve o zaman, gördüğünde kendi görme gücünün ‘öbür yanını’ tanıyabilir. Kendini, gören olarak görmektedir; kendine, dokunan olarak dokunmaktadır; kendisi için görünür ve hissedilirdir.”
—Maurice Merleau-Ponty, Göz ve Tin, s. 33

Bir şehirde yürümek o şehrin nefesiyle dans etmek gibi. Merleau-Ponty’nin bu yazdıkları bunu hatırlatıyor bana. İstanbul’un sıcak ve sarı akşamları gibi, Berlin’in ağır yavaşlığı içinde hedonist duygulara yer bulunuyor.

Arkadaşım Beppe’yle on beş sene önce Beyrut’ta tanışmıştım, bugün bombalar altındaki güzel ülkenin, şehrin güzel hatırladığım günleriydi. O Suriye’deki araştırma gezisini yeni bitirip birkaç ay Milano’da kaldıktan sonra, tekrar Beyrut’a gelmişti. Sene 2010’du ve bugün bildiğimiz çoğu şey daha başlamamıştı, “olmayan ya da artık olmayacak şeyleri” konu ettiği bir fotoğraf serisi üzerine çalışıyordu.

Beyrut o yolculuğumdan beri içimde, gönlümde yer etti. Sicilyalı dostumla geçtiğimiz seneler içinde farklı farklı ülkelerde, şehirlerde buluştuk. Astrolojik haritamın belki İtalya’dan geçmesinden midir bilmiyorum ama bu İtalyan dünyası bana kendini hep ikinci bir ev gibi hissettirdi. En son Brüksel’de buluştuk ve Berlin’den bahsederken “hedonist” bir şehir dedim. Omuriliğimden çıkan bu sözün üzerine çok düşünmemiştim ama sonra düşündüm; kimi zaman düşmek de yükselmek de hedonist bir eylem, içinde görmek ve görünmek var.

Berlin’in hedonist doğası bir yandan derin bir melankoliyi, bir yandan coşkuyu andırıyor.

Ne kadar yıllardır bu şehrin aylaklık için yaratılmadığını söylesem de, içe dönük bu aylaklık hâlim, gün ışığıyla kesişince sürekli başka tonlar ve yüzeyler keşfediyorum. Şehrin karanlığa doğru bürünmesi hem fiziksel hem de zamansal bir döngüde beni kaybettiriyor. Bu döngü mekânsal ve zamansal yansımalar yaratıyor; şehrin içinde kaybolurken kendimi buluyorum.

Notlarımda bugüne kadar nasıl da bahsetmemişim diye şaşırdığım biri var: Gerhard Richter. Frankfurt’taki yüksek lisansım sırasında, Basel’da Foundation Beyeler’de solo sergisini ziyaret edip resimlerini gözlerimle gördükten sonra resme bakışım değişmiş, temsil meselesine dair sorularım yeniden canlanmıştı. Richter’in gerçekliğin mutlak bir şekilde temsil edilmeyeceğini anlatmaya çalıştığı bulanık resimleri, kentle kurduğumuz ilişkiye dair iyi bir yöntem gibi geliyor bana. Bu fluluk, belleğin ve görsel algının güvenilirliğini sarsarken, gören ve görüneni de bozuyor. Bir yandan hatıralara, tarihe, görsel medyaya ilişkin eleştirel bir tutumu var. Diğer yandan da tarihsel travmaların karşısındaki belirsizliklerimizi ve duygusal devinimlerimizi temsil etmeye çalışıyor.

Gerhard Richter, “Stadtbild SA (219/1)”, 1969, kaynak: Google Arts & Culture

Richter, “Stadtbild SA” adlı resmini 1969 yılında, Berlin Duvarı’nın yaratığı yoğun bölünmüşlüğün hissedildiği zamanlarda yapmıştı. Bu resim hem soyut hem de somut olarak şehri ele alır. “Bu biraz şehirde aylaklık gibi” demek mümkün. Renklerin azlığı, bana kısa Berlin kışını hatırlatırken, evlerin içinde akan zamanın yavaşlığını çağrıştırıyor. Daha çok evde zaman geçiriyoruz, içerlerde.

Bu resim neredeyse bir hayalet gibi tedirgin bir his bırakıyor üzerimde, aynı ev gibi. Belki Richter’in resimleri ve fluluğu hem aidiyeti hem de günümüzü değiştiren. Evler de aidiyet de bu resimler gibi flu ve belirsiz, sabitlenemeden duruyor. Bugünün Berlin’ini düşünürken, şimdi Richter’in resimlerine bakıp “Nova Raks” dinleyin. Mısır’ın en ünlü bestecilerinden ve akordeon sanatçılarından Hassan Abou El Seoud’in oryantal müzikten aşina olduğumuz bu eseri, bu tüm fluluk ve içinde olduğumuz dünya hâlindeki karmaşıklık için bana melankolik, bir o kadar da belirsiz bir yol açıyor. Raks, dans demek, nova ise yeni ve bu flu dünyada şehrin nefesiyle bu yeni dans, neden olmasın?

“Bu unutamayacağım yazın son günlerinin sabahları gözlerimin ışığında eriyor. Bugün pazartesi, müzeler uyuyor ve şehir daha canlı sanki, kendi sırasını oynuyor. İşe gitmeye çalışıyorum, ama ben sana, sen bana komşu evlerde, güneşli bir kasım sabahı cepheyi ısıtıyor.”
O Yaz, s. 43

Berlin, Berlin Notları, Yelta Köm