Berlin Notları #22:
Kafa Karışıklığı
ve Toz Zerreleri*

Eskiden doğduğum yerden uzak kaldıkça canımın acısının yıllarca artacağını ama bir yandan da hissizleşeceğimizi düşünürdüm. Köklerimizi saldığımız topraklar, her uzaklaştığımızda yeni bir değişimden geçiyor sanki ve bu değişim benzerleri gibi can yakıyor.

İnsanları kimi zaman teraryumlara benzetiyorum, yıllar önce bir sergiyi de benzetmiştim.1 Bugün ise, hele pandemi gün geçtikçe bizi cam ekranların ardına daha da çok koydukça üzerine hayli düşünür oldum. Kimisinin içindeki köksüz bitkiler ne kadar şanslı; kendi ekosistemi içinde yaşayan, camın dışına taşmayan, taşamayan yaşam formları; oysa insan öyle mi? Kimi zaman köklerimiz fersah fersah uzaklara atılıyor, kimi zaman zorla yerinden ediliyor, kimi zaman da uçuşan bir polen gibi nereye düşeceğimizi bilmeden rüzgârda salınıyoruz. Bu savruluş o camları kırıp geçiyor, bu da canımızı yakıyor. 

Teraryumlar da ilk örneklerinden beri farklı biçimlerde aslında, aynı bizler gibi, kaynak: WikiMedia Commons

Uzun zamandır bir yerde sabit kalma hissi beni korkutuyor; ne kadar tanışıklıkları, mahallelik ilişkilerini sevsem de, daha görecek çok fazla gökyüzü, toprak, deniz var diyorum. Tanıdık bir yabancılık hissinin devamlılığı insanı tedirgin etse de bir konfor alanı da oluşturuyor sanki. Beki bu da insanın köklerine işlemiş bir davranış biçimidir. Almanya’ya “uzun süreli” geldiğimi ilk anladığımda, ailemde her neslin neredeyse başka bir coğrafyada kök saldığını idrak ettim. En fazla iki kuşak kalmıştı aynı topraklarda. Bir kısmı Kırım’dan yola çıkıp İstanbul’a, Romanya’ya, oradan Makedonya’ya gittikten sonra İstanbul’a dönmüş, bir başka grup Gürcistan’dan İç Anadolu’ya, sonra Marmara’da bir sahil kasabasına yerleşip İstanbul’a varmış. Benim tanıyabildiklerimin yolu Almanya’da kesişmiş, günün sonunda ben de burada buldum kendimi. Soyadım bile arada kopan köklerin mirası: Üç beş hanenin olduğu ücra bir yer anlamına geldiği söyleniyor. Bu hikâyeyi böyle anlatınca benim biricik, çeşitlilikler dolu hikâyem gibi okunabilir, oysa bu ne kadar yanıltıcı. Aslında sabit durduğumuzu bile düşündüğümüzde, herkesin geçmişe doğru gittikçe bulduğu ortak bir anlatı. Havada toz zerreleri gibi uçuşuyoruz dünyanın dört bir yanına.

Kentlerle kurduğumuz ilişkiler bugünlerde imgelerle sınırlansa da kimi zaman bir kokudan, yemekten geçiyor. İçinde yaşadığımız mahalleler biz değiştikçe değişiyor. Farklı kültürler, farklı lezzetler, anılar birbirine karışırken yaşadığımız yerler de dönüşüyor. Mesela şu aşağıdaki iki fotoğraf: Berlin o kadar yavaş dönüşen bir şehir ki, dikkatli baktığınızda neredeyse her şey aynı, sabit. Oysa o camdaki kim, bugün o dairede kim oturuyor, eski resimde bu sokaktan geçen kim? Zamanları farklı iki benzer mekân sadece. Ama aynı yer değiller, tıpkı bir saniye öncesinde de aynı olmadığı gibi. İmge dünyamızda kentleri inşa eden bireysel deneyimimizin kolektif hafıza içindeki yolculuğu, bugün Berlin’in Berlin olması, İstanbul’un İstanbul olması yaşayanlarıyla beraber sahip olduğu hafızalardan, peşine düşülemeyen karmaşık köklerden kaynaklanıyor. İnsanlar birbirine karışırken kent sadece bir fon olarak kalmıyor, o da eşzamanlı şekil değiştiriyor.

Böckhstraße, Kreuzberg, Berlin.
Arşiv fotoğrafı: FHXB Friedrichshain-Kreuzberg Museum / Jürgen Henschel, güncel fotoğraf: Yelta Köm

2016 yılında SALT Galata’da Stefanie Bürkle ve ekibinin “Göçebe Mekânlar” sergisi, Almanya’dan Türkiye’ye kesin dönüş yapmış kişilerin, Türkiye’de inşa ettikleri evlere Almanya’dan getirdikleri mimari öğeleri araştırıyordu. Uzun yıllarını bir yerde geçirmiş çoğu kişi gibi, Türkiye’ye döndüklerinde aslında gerek olmayan dik çatılar inşa etme, iç mekânlarını Almanya’da gördüklerinin üzerine oluşturma dürtüsü birçok sosyopolitik ve duygusal katmandan çıkıp ulaşıyor bugüne. Kişisel geçmişimde buna benzer durumlarla çok karşılaştım. Mekânına uymayan evler, eve uymayan objeler, bunların çatışmasındaki zenginlik… Mesela babaannemin evini daha önce de yazmıştım Manifold’a. Elli yıldır Berlin’de yaşıyor. Türkiye’deki evine senede iki-üç ay gidip geliyor. Gerçek evinin neresi olduğu sorusunun cevabı bende yok, ama Berlin’deki evindeki tüm eşyalar geçici, her an toplanıp gitmeye hazır. Mobilyalar sanki yerine oturmuyor. İnsanın yuvası aslında her gittiği yere kendisiyle geliyor, bazen çok görünür oluyor, bazen yok oluyor, kimi yerde bu yuva “ev”e dönüşüyor, dönüşemediği yerde içinde yaşıyor insanın.

Katmanlı ev, Kayseri,
Kasım Yazar’ın oturma odası
©Stefanie Bürkle/VG Bild-Kunst, Bonn, 2016, “Göçebe Mekânlar: Göç Bağlamında Mimarlık ve Kimlik, Türkiye-Almanya”, SALT Galata, 2016

Kimimiz eve “ev” demeye kitaplarını yerleştirdikten sonra, kimimiz mutfağı yerleştirdiğinde, kimisi de ilk geceyi geçirdiğinde başlıyor. Herkes başka türlü bir aidiyet kuruyor. Kökünü saldığın toprak da seninle beraber geliyor, daima bir yerinde kalıyor. Bu bir birliktelik, beraber çıkılan bir yol, ama bence bir kadercilik değil, köklerden kurtulmak da daima mümkün, bunun bir bağlayıcılığı olmadığının farkında olmak lazım. Çünkü bazı köklerden kurtulmak da taşımak da cesaret ve güç istiyor, hepsini taşımaya ise bazen hiç gerek kalmıyor.

Ama alışkanlıklar, özellikle göçenlerin duygularının iki uçlu olması baki kalıyor. Yurtdışına taşınanlardan çeşitli hayıflanmalar ya da övgüler çok duyulur: “Burası aynı Türkiye gibi” diye överken arkasından “Ama yemekler aynı değil” denebilir. Çelişkili ifadeler dünyasında uzakta olmanın katkısı büyük ve değişime direncimizin de. Oysa başka coğrafyada yetişen, çetrefilleşen kültür daha zengin bir şeye dönüşüyor, bunun kabulüyle hem gündelik hayata hem kente bakmak gerekiyor. Belki de gidilen yeri övmek aslında kabul görmek istemenin dışa vurmuş hâli, ayrılan yeri özlemek de “Hâlen oradayım” demenin. Kentlerin ve mekânların hafızasından çok rahat bahseder olduk, hafıza mekânlarından bahsetmediğimi söylemem gerek, materyalleşen bir mesele benim demek istediğim... Hele mimarlık gibi alanlarda bu hafıza meselesi maddeleşiyor; betonun hafızasından, yer döşemesinin hafızasından bahsediyoruz. Maddenin hafızası aslında mimarın ağzındaki kadar kolay oluşan, romantizmiyle yıkanabilecek bir şey değil. Betonun hafızası yıkım yerlerinde, toprağın içinde bıraktıklarıyla, parçaladıklarıyla ortaya çıkıyor. Bir betonun, yer döşemesinin nasıl hafızası olur? Maddenin hafızası da kolektif hafızamızdan oluşmaz mı? Yoksa bir binanın, bir yolun tek başına hafızası onu kuran ve yaşayan insanlar olmadan bir şey ifade etmiyor. Mesela İstanbul’da hepimizin bildiği böyle mekânlar var, en öne çıkanı Beyoğlu. Daima canlı, daima hafızalarda bir yeri var ve söndüğü düşünülse de geçmişten beri zihinlerimizdeki imajıyla en yeni semte bile hâlen taş çıkarır. Beyoğlu’nun kökleri orada hayatının belli bir zamanını geçirmiş herkesin içine dağılmış durumda. Hafıza da tarih gibi kurgusal oluyor bu durumlarda; herkesin deneyimi, kutsallaştırmasıyla nereden baktığına göre inşa ediliyor bellekler. Tam bu da yüzden, kurumsallaşan arşivlerin dışında, alternatif hafıza merkezleri kurmanın önemi artıyor.

Kimi zaman da bazı mekânlara hızlıca hatıra ve hafıza yüklemesi yapmaya çalışıyoruz. Düşünüyorum da neredeyse on senesi var: Karaköy kendi hâlinde ticaretin yoğun olduğu bir yerken, gün geçtikçe başka coğrafyalardan ödünç aldığımız hayallerle değişti. Kimi yerde soylulaştı, kendine ait şeyleri yavaş yavaş yitirdi. Bir noktada o ödünç alınan hayallerin tam karşılığı oldu, kentin gözde, havalı mekânı… Bu dalga o kadar yükseldi ki, üçüncü dalga kahvecilerin ataları oralarda yeşerip sonrasında müşteri bile beğenmeyerek yarattıkları dalganın altında kaldı. Sonradan yüklenen bu vizyonun da çok da tutmadığı bir gerçek; etrafında yaşayanın olmadığı yükselen bir ilgi oranıyla sonrasında sönen balonlar gibi.

Oysa İstanbul dünyanın en eski şehirlerinden biri, katmanları açık ve görülebilir ama bizim hikâyemizde geçmişle kurduğumuz ilişki biriktirmekten çok dağıtmaktan geçiyor. Kentlerimiz de o yüzden birikemiyor belki; her yeni köşede hafifçe kök salan yeni mekânları inşa edemiyoruz, eskileri de korumakta zorlanıyoruz. Eskileri korumak oralara takılıp, sürekli film seti gibi mekânlarda yaşamak değil, ama bu canlı mekânlar modern mimarlığın dokunuşuyla kimi zaman can veriyor. Tasarlayanların, karar vericilerin zihinlerindeki cennetten köşeler sunan projeler, gerçeklikle karşılaştığında hayallerdeki gibi olmuyor çoğunlukla.


Pandemi öncesinde bu arındırılmış, izole edilmiş hayatların çok farkında değildik sanki, yaşam alanlarımız kopuk kopuk olsa da köklerimiz şehrin her yerine dağıldığı için yaşamaya devam edebiliyorduk. Ne zaman evden çıkamaz olduk, o zaman karşı komşunun kim olduğunun, pencerenin nereye baktığının, akşamüstü yarım saat yürüyeceğin sokağın neresi olduğunun önemi artmaya başladı. İlk şoku atlattıktan sonra ne oldu peki, dijital köklerimizin peşine düştük. İnternet çağının ilk çocukları bilir, şu sıralar 30’lu yaşlarının başında veya ortalarında olanlardan bahsediyorum, kullanıcı adlarıyla [nickname] buluştuğumuz sanal sohbet odaları, yetişkinlikte başka şekillerde ortaya çıkmaya başladı.

Ben mesela pandemi döneminde yeni arkadaşlar edindim ve bu belki evde kalmasaydım mümkün olmayacaktı. Aynı sohbet odalarında, aynı etiketlerin altında buluştuğum arkadaşlarım oldu. Her şeyin bu kadar dijitalleşmesi, köklerini saldığın bir coğrafyada yaptığın aylaklık gibi, rastgelelik gibi meseleleri tekrar ortaya çıkardı. Dijital köklerin de başka meseleleri var, güvenlik ve unutmamak gibi; çünkü insan unutur, insan beyni iyiyi tutar, kendini sağlıklı tutmak için unutur, kimi zaman da inkâr etmek için unutur. Unutmak ne niyetle olursa olsun en azından bir seçenektir ama dijital dünyada unutmak ya da unutulmak çok da mümkün değil. Sanal ortam ne kadar hafızasız akıp gidiyor gözükse de çok güçlü bir belleğe ve takibe sahip ve kent gibi bizimle değişen değil, çoğunlukla bizi manipüle eden sistemler üzerine kurulu.

Bugün cam kutulardaki bitkiler gibi, cam ekranların arkasında ya da önündeyiz. Hele bugünlerde kimi zaman evin penceresinden karşı komşuyla, ekranın camından iş arkadaşımızla ya da telefon ekranından arkadaşımızla konuşurken o cam fanus kendini sürekli hatırlatıyor... Köklerimizin yanında taşıdıklarımız, dijital olanlara bizi sarmaya ve kentleri kurmaya yine devam ediyor, sokağa çıkamasak da bizimle beraber geliyor.

Şimdilerde penceremden baktığımda Berlin var, ama bilgisayarımdaki uygulamanın penceresinden İstanbul el sallıyor.

* Bu yazının erken bir versiyonunun gelişiminde ve ortaya çıkmasında desteği ve emeği olan Emre Erbirer’e ve Böckhstraße’nin arşiv fotoğrafını kendi çalışması için bulduğunda benimle de paylaşan Mete Cem Arabacı’ya teşekkür ederim.

1. Y.K., “Cam Kutularda Mimarlıkları Büyütmek”, Arredamento Mimarlık 282, Eylül 2014.

Berlin Notları, birikim, ev, hafıza, Yelta Köm