uyursan ölürsün burda / o kent uzak
bu kent tuzak sana. »
bu sokağa araba girişi yok. aslında bu tam da doğru değil. başlamak için bu cümleyi çok da sevmedim. ama durumu anlatmak için başka bir cümle de bulamadım. bu sokağa araba giremez diye başlayamam; çünkü sokağa araba girebilir, yazılı veya işaretli bir uyarı yok, ama ilerleyemez, sokak tek araba genişliğinde olduğu için manevra yapacak yeri olmaz ve geri geri çıkmak zorunda kalır, kalıyor. bu sokağa araba girmez diye genellenmiş, yazılmamış ama gizli olarak bir karar gibi belirlenmiş, kural gibi duran bir cümleyle de başlayamam. çünkü gene herhangi bir uyarı levhası, yazısı olmadığı için girerler, gene geri geri çıkmak zorunda kalırlar. bu sokağa araba girmiyor diye de başlayamam, çünkü giriyor ve geri geri çıkıyor. e ben demiştim. bütün bu başlama ihtimallerinin hiçbiri de uygun olmadığına göre; ben gene, hiç sevmesem de bu fiil biçimini, bu sokağa araba girişi yok diye başlıyorum. ama bu girişin olmayışını sadece buradakiler biliyor, gelenler de yaşayıp, karşılaşıp öğreniyor. geri geri çıkıyorlar. deneyim dediğimiz şey sadece şeyleri, nesneleri, kendini, ilişkileri değil, yeri de kullanmayı öğrenme hâllerini kapsıyor. yer dediğim zemin değil, mekân. mekân da değil aslında sadece, orası, olunan yer neresiyse, semt, şehir, bölge, dünya.
bu sokağa araba girişi yok. sokak yol olmadığından değil, olan yolun tam ortasında kocaman bir kaya parçası olduğundan. içimize, böğrümüze oturmuş bir kaya parçası gibi. burayı en iyi anlatan benzetme bu oldu sanki. gördüğümüz her şeyin bizde bıraktığı iz gibi. bu iyi hâliymiş söylenenlere göre. daha önceleri bu fotoğraf sanki iki dakika önce, sanki daha demin dışardan gelen sesle, kapıya aniden gelen bir ziyaretçiyle masadan kalkmışlar gibi terk edilmiş evler, mutfaklar, salonlar hâlindeymiş. sonra zaman içinde o masalar da, o evler de, o salonlar da yerleştirilenler tarafından sahiplenilmiş. hepsi değil ama bazıları. bu evlere yerleştirilenlerin geldikleri yerlerdeki evleri de böyle mi kaldı acaba. yoksa oraya da başkaları mı yerleştirildi. ve buralardan gidenler. acaba onlar da gittikleri yerde, oradan gidenler ya da gitmek zorunda bırakılanlar tarafından terk edilen evlere mi yerleştirildi. birilerinin yerleştirilmediği evler ise zaman içinde, yıllar içinde harabeye dönüşmüş, bırakmış kendini akan zamana, yağmura ve rüzgâra. ve önce içindeki kullanılabilir eşyalar alınmış gece karanlığında, sonra çatıları çökmüş, sonra duvarları. bazılarının kalan duvarlarında duman izleri var; belli ki yılların yangını da iz bırakmış. bakımsızlıktan yıkılmış evler. kimse bakmamış onlara, şimdi bakıyorlar bakılmamışlığa. bir evin içinde yaşam varken eskimemesi ya da bakım yapılması, içinde yaşam yokken parça parça yıkılması çok hüzünlü. evin hastalanması ve ölümü gibi. içinde ses olmayan evlerin hüznü. şimdi burayı ayakta tutan da tam bu hüzün turizmi. neyse hemen derin bir sıkıntıya dalmayın, ben bu duruma bakmayacağım, bu duruma bakıp derinlere dalmayacağım. bugünkü yolculuğum doğaya. evleri, taşları, sokakları arkamda bırakacağım. dağlardan, tepelerden, patikalardan konuşacağım.
bu sokağa araba girişi yok. sokak yol olmadığından değil, olan yolun tam ortasında kocaman bir kaya parçası olduğundan. o yüzden de sessizlik hâkim sokakta. kocaman kayanın bahçe duvarıyla arasındaki iki insan boşluğu yerden geçerek yolculuğuma başlıyorum. yola çıkıyorum.
yola çıkmak. yol bizden yüksekte olsa gerek. biz çukurdayız demek ki. yola koyulmaya karar verdiğimizde, çıkıyoruz yola. ya da durağan hâlimizden, dururken oturuyor veya uzanıyor hâlimizden vazgeçiyor, form değiştiriyor bu kararla ve. ve zeminden, yerden. topraktan daha yüksek olan yola çıkıyoruz. bu yükseklik yolun yüceliğinden, uhreviliğinden, var olduğumuz hâlimizden daha bir üst hâl oluşundan değil. bu anlamları biz yüklemişiz, yüklüyoruz. yolda öğrenilenler belki yola bu anlamı veriyordur, yani yol çıkılan bir yerdir, bir yüksekliktir. ama bu tamamen yolun yapım aşamasında çakıl, mıcır, asfalt ya da beton döküldüğü için zeminle arasındaki yükseklik farkından, yüksekte oluşundan. yola çıkan bu kararı kendisi verip çıkarken yükseğe, yola düşen alçağa iniyor. bu iniş yola düşenin mecburiyetinden olsa gerek. yola düşen mecbur kalmıştır çünkü yola düşmeye, zaman da gelmiştir, düşecektir. yola çıkanın kararıdır ama yola düşenin mecburiyetidir. çıkmakla düşmenin söylediği bu bize. ve yolcu. yolun sahibi değil, yola çıkan, yola düşen ya da. yoldaki. seferi. yoldan etkilenen. kalıcı değil geçici. yol çünkü cümlemizden kalıcı olan.
şunu sorabilirsiniz, kaya ordaysa yol niye var. ya da orası yolsa kaya niye. arkamızda bıraktığımız kaya. aslında burası bir araba yolu. ama buranın sakinleri sakin kalabilmek için, araba geçmesini engellemek istemişler. ve bunu da yolun tam ortasına bir kaya koyarak çözmüşler. sanki kaya hep ordaymış da yolu, evleri, duvarı sonradan yapmışlar gibi. kaya, o denli tam yerli yerinde. alışmış, uyumlanmış. ne zamandır orada bilinmez ama rengi ve büyüklüğüyle o kadar uyumlu ki orasıyla, daha demin konmuş olsa bile, yüzyıllardır orada gibi. kayanın evi dünya olduğu için belki, konduğu her yeri evi gibi belliyor, evi gibi belli. benim de şehirde yaşadığım bazı sorunlara dair böyle çözümlerim var kafamda ama öğrenilmiş çaresizlik hastalığıyla kendimi engelliyorum. sonra da başka bir yerde görünce hayran hayran bakıyorum. küçük yerlerde yaşayanların bulduğu bu pratik ve basit çözümlere imrenmemiz hep bundan işte. çözümün güzelliğinden çok, yapılabiliyor olmasını kıskanıyoruz, hoşumuza gidiyor. o yüzden de her tatil yaptığımız köye, kasabaya, ilçeye yerleşmek istiyoruz. tabii ki o yerlere yerleşen biz ve kafamız, biz ve öğrenerek kirlenen zekâmız, biz ve konfor merakımız, biz ve bazı alışkanlıklarımız olduğu için de yerleşsek bile çok uzun sürmüyor bu mutlu beraberliğimiz. neyse neyse, ne diyorduk. mesela büyük şehirlerde yaşadığımız sokakların, meydanların ortasına, kenarına kocaman kayalar koysak. hem kayanın estetiği, hem de dünyada olduğumuz gerçeği aklımızda kalsa hep. sadece ağaç dikerek doğa dostu olduğumuzu düşünüyoruz ya. oysa taş da doğanın bir parçası, su da, böğrümüze oturmuş kayalar da. kayanın da, taşın da dostu olmalıyız. dağların, tepelerin, patikaların da.
bu sokağa araba girişi yok. sokak yol olmadığından değil, olan yolun tam ortasında kocaman bir kaya parçası olduğundan. kocaman dediğime bakmayın. o da aslında arabanın geçemeyeceği bir büyüklükte olduğu için, herhangi bir ortalama aracın yerden yüksekliği göz önüne alındığında, kocaman. yoksa yerden bir metre yüksekteki, lastik tekerlekli devasa kamyonlara göre küçük tabii ki. ama onlar da sokağa göre kocaman. aslında tam da kaya değil ama; taşla kaya arasında. taştan büyük, kayadan küçük. ama ben kaya diyeceğim; taş deyince yetmediğini fark ettim. peki, kaya parçası diyeyim o zaman, taştan büyük olsun, kayadan küçük. aslında arabalar kayaya gelene kadar, sokağa bile giremezler. bu sokağa çıkan diğer sokaklara da giremez hatta. nerede olduğum hakkında fazla bilgi de vermek istemiyorum ama, o şehirlerimizi istila eden kamyonlar buraya isteseler de gelemezler. bak bu da mesela, büyükşehirlerde özlediğim bir şey. bazı şeylerin bazı sokaklara, bazı yerlere hiç gelememesini istiyorum. görüntüler ve sesler de dahil. görüntüyü o yöne bakmayarak engelleyebilirsiniz ama sesleri zor. en çok sesler dahil.
bu sokağa araba girişi yok. sokak yol olmadığından değil, olan yolun tam ortasında kocaman bir kaya parçası olduğundan. o yüzden de sessizlik hâkim sokakta. kocaman kaya parçasının bahçe duvarıyla arasındaki bir insan boşluğu yerden geçerek yolculuğuma başlıyorum. aslında benim kaldığım tek bir evin dışında başka bir evin olmadığı ve bu yüzden sokak da olmayan yerden yukarıya doğru çıktıkça; herhangi bir araba girişi olmayan, o yüzden de aslında yol da olmayan aralıktan yukarıya doğru çıktıkça, yerin artık yeşillenmeye, çimlenmeye, çimenlenmeye başladığını görüyorum. civardaki diğer sokak gibi olan sokaklar ve yol gibi olan diğer yollarla kıyaslandığında dışarda burası, bölgenin çeperinde, tam sınırda hatta. diğer tüm sokaklar ve yollar taş döşeli o yüzden de. e ama zaten burası da ne yol, ne sokak. benim kaldığım bu ev de olmasa, bu alan, aralık olmaktan çıkacak, evin arkasındaki yükseltiyle birleşip dağa çıkan eğim olacakmış. bir ev, tek bir ev ile bu araba geçmediği için yol, başka ev olmadığı için sokak olmayan bu alan aralık olmuş, sonra da kendisine sokak ve yol arasında bir tanım bulmaya koyulmuş. çıkmaz değil ama o yüzden de çıkmaz sokakların en son eve aitliği, sokağa atılan masa ve sandalyelerle eve dahilliği, araba girmediği ve güvenli, sessiz alan bilindiği için o son evdeki çocukların bırakılmış bisiklet öyleceliği yok. aksine bölgeye gelenlerin yürüyüş güzergâhında. araç girişi olmadığı için de daha yavaş yavaş, sere serpe, yolun ortasında durup göz teması kurup konuşarak katedilen bir alan. sokak değil, yol da değil, aralık.
sokağın yani yolun tam ortasındaki görece büyük olan kaya parçasını geçtikten sonra, taş döşeli olmadığı için yeşillenmiş, çimlenmiş, çimenlenmiş olan aralık hafif tatlı yokuşla bir tepeye varıyor. tatlı yokuş tanımını da pek severim. Tatlıdır, çünkü çıkması zor değildir ama insana çıkıyor olma ve bir zorluğun daha üstesinden gelme ve böylece de başarı hissi verir. insanın bu başarı hissiyle alıp veremediği büyüktür. kendi bedenini zorlaması hep bu başarı hissi yüzündendir. insanın canlılar içinde en zeki varlık olduğunu yüzyıllardır ispat çabasından. ve her defasında da duvara toslayarak, beton zemine çarparak, hayretler içinde kalarak yıkılan bu başarı hissi. insanın kendini bir mucize olduğunu düşünme sanrısından. oysa bir bıraksa kendisini doğaya, bir uzlaşsa, bir yenmeye çalışmasa, bir birlikte hareket etmeyi öğrense, doğanın iyileştirici gücünü hatırlasa, çözülecek bütün düğümler. cevaplarını bulacak aradığı sorulara. işte bu tatlı yokuşta,
bu tatlı yokuşta, tepeye vardıkça sol tarafta terk edilmiş bahçeler içinde terk edilmiş, yarı yıkılmış evler var. bahçeler, terk edildikleri andan itibaren yabanıllığa dönme çabası içinde oldukları için otlar içinde kalmış. ait oldukları evlerin çatılarından düşen bir iki kiremit, eskimiş, rüzgârdan, tuzdan ve tozdan grileşmiş bir iki tahta parçası, devrilmiş bir sandalye, bir zamanlar içinde rengârenk çiçeklerin olduğu ama şimdi çimenler büyümüş bir iki büyük saksı. ve bazı bahçelerde, kimisi kırık, kimisi sağlam kocaman toprak küpler. mavi boyaları yıllar içinde eskimiş, güneş, yağmur ve rüzgâr etkisiyle eskidiği için de daha da güzelleşmiş tahta parçaları. herhangi bir tanesini alıp salonunuzun köşesine koyabileceğiniz kadar güzeller. insanın eskiye bağlantı arayışı. yılların izleri üzerlerinde. ama temizler, tertemiz. sağ tarafta ise kahverengi toprak ve kayaların içinde kamufle olmuş bir bitki örtüsü var. yer yer çıplak olan doğada, gri taşlar, kayalar, kimisi geniş kimisi dar aralıklarla serpişmiş incir, ahlat, badem ve zeytin ağaçlarıyla bir dağ hâlini alıyor; çok da fazla olmayan bir uzaklıkta. belli bir açıklık, ferahlık hissi verecek kadar eğimli olan alan, iyice dikleşip dağ olmadan önce, toprak kaymasın diye mi, yoksa eski evlerin, ağılların yıkıldıktan sonra kalan izleri mi belli olmayan yarım duvarlarla bezeli. taşlar üst üste koyulup düzenli bir şekilde dizilmiş. en son ne zaman dokunulduğu belli olmayan yarım duvarlar ve bir iki tane çatısı olmayan ama dört duvarı duran ev. o kadar uyumlanmışlar ki oldukları doğaya, sanki...
sanki hep böyleydilermiş gibi. hep buradalarmış ve hep de yarımlarmış gibi. varlıkları, var olma nedenleri sanki tamlık değil de yarımlık gibi. yani yarımlıkları tamlık gibi.
sokağın yani yolun tam ortasındaki görece büyük olan kaya parçasını geçtikten sonra, taş döşeli olmadığı için yeşillenmiş, çimenlenmiş olan aralık hafif bir tatlı yokuşla bir tepeye varıyor. insan varınca anlıyor. çünkü tepe varoluşu itibarıyla arkasında hep bir sürprizi barındırır. şu tepenin arkası diye başlayan nice masal dinlemişliğimizden olsa gerek. bu tepe de öyle, tam bir tepe. bir süre düzlük devam ettikten sonra neredeyse 270 derece açılık manzaraya sahip bir uca geliyorsun. düz ve geniş alanda yürürken sol tarafta, hafif bir eğimle aşağıya doğru giden alanda, beyaz ve taş binalar, düzlük geniş alana çıkan yollar görüyorsun. evlerin arkasında başka evler var. ve ağaçlar. ve köşe başlarına, duvar üstlerine, pencere pervazlarına tutunmuş bizi izleyen kediler. sarı, gri, siyah, beyaz, karışık renkli kediler. evlerin, bahçelerin ve ağaçların renklerine o kadar uyumlular ki ancak çok dikkat ederseniz görebileceğiniz kediler. bir araya gelmemeye özellikle özen göstermiş gibi yakında, uzakta ve daha uzakta. seni izleyen bir kedi varsa o kediyi de izleyen bir kedi mutlaka vardır öngörüsünü doğrular gibi kimi kediler size, kimileri de diğer kedilere bakıyor. herhangi bir şeyle oynayan yok, uyuyan da. sizi izliyorlar. kediler dünyanın gözleri gibi.
sokağın yani yolun tam ortasındaki görece büyük olan kaya parçasını geçtikten sonra, taş döşeli olmadığı için yeşillenmiş, çimenlenmiş olan aralık, hafif tatlı bir yokuşla tepeye varıyor. insan varınca anlıyor. çünkü tepe varoluşu itibarıyla arkasında hep bir sürprizi barındırır. arkasında uçsuz bucaksız bir manzara. geniş düzlüklerden oluşan eğimli tepelerin olduğu bir kara ve arkası masmavi deniz. denizin içinde bir ada. başka bir ada mı, yoksa içinde bulunduğumuz adaya mı bakıyoruz belli değil. sağ taraftaki dağ yavaş yavaş alçalarak denize çok yakın bir yerde kesiliyor. sol taraf ise çok geniş aralıklarla konumlanmış iki taş yapının olduğu, inişli çıkışlı, vadilerin, tepeciklerin, ağaç kümelerinin dağınık durduğu bir alan. tam önümüzde ise, yol olmayacak kadar büyük taşlarla dolu, belki sadece traktör ya da arazi araçlarının kullanabileceği bozuk bir yol var. buraya gelirken çıktığımız tatlı eğimli yokuşun tatlı eğimi gibi değil ama bu sefer yokuş; daha dik. tepenin bu cephesi, deniz rüzgârlarını doğrudan aldığı için yokuştaki yol da rüzgârdan ve yağmur sularından iyice bozulmuş. yokuş aşağı inmeye başlıyorum bu yol da o kadar yol değil ki ve o kadar doğanın renklerinde, ve o kadar taşlar, uçmuş gevenler, otlarla dolu, arazinin hep değişen eğimiyle o kadar uyumlu ki, siste yürür gibi iyice yaklaşınca nerede olduğunu anlıyorum. yol nerede, sınırları nerede başlıyor ve bitiyor ve nereye doğru gidi...
270 derece açılık manzaraya sahip bir uca geliyorum. düz ve geniş alanda yürürken sol tarafta, hafif bir eğimle aşağıya doğru giden alanda, beyaz ve taş binalar, düzlük geniş alana çıkan yollar görüyorum. yokuş aşağı inmeye başlıyorum. dağ yamacında koyunlar var. ağaçlar gibi duruyorlar. sahi koyun mu onlar. hiç kıpırdamadan. onlar da durup bakıyorlar. her şey o kadar yavaş ki. ben de adımlarımı yavaşlatıyorum. hatta bazen tamamen duruyorum. hem tüm sesleri duyabileyim diye. kendi ayak sesimin çakıllı taşlı küçük dallarla kaplı zemindeki seslerini kesmek için. hem de bu susma hâline uyum sağlamak için. taşların arasından bazen bir kertenkele başını uzatıp bana bakıyor. insan durunca o tam hareketsizlik hâlinde ona bakan ve küçük hareketler yapan şeyi daha net algılıyor. bana bakıp çok hızlı adımlarla taşlara karışıyor kertenkele. uzaktan gelen köpek sesleri. uzaktan gelen köpek sesi kadar şiirsel ve sinemasal başka bir ses var mı bilmiyorum. bana bir filmi, bir sahneyi hatırlatıyor. kuş sesleri, karga ve martı sesleri, sinek vızıltıları, rüzgâr, dalların birbirine vurma sesleri, yaprakların hışırtıları, uzaklardan gelen zamansız bir horoz sesi ve adımlarının sesleri sadece. sapsarı kurumuş yaprakların üzerindeki ayak seslerimi duyuyorum. ve bu derin sessizlik içinde, daha doğrusu insanın yaptığı sesler haricindeki doğanın kendi sesleri içinde, kendi kalp sesimi bile duyabiliyorum. derin bir sessizlik.
derin bir sessizlik.
derin bir sessizlik. aslında ne çok ses var ama biz ses diye genelde insanın yaptıklarını kodladığımız, kolladığımız ve dinlediğimiz için, o sesler olmayınca sessizlik olduğunu düşünüyoruz. yavaş yavaş yokuştan, büyükçe taşların yol olmaktan çıkardığı, ama ortasında çimenlenmiş küçük tepeciği, iki yanındaki yol izleriyle yol olmayan ama yol gibi olan yerden aşağıya doğru
i
n
i
y
o
r
u
m.
her şey o kadar yavaş ki. ben de adımlarımı yavaşlatıyorum. hatta bazen tamamen duruyorum. doğanın beklediği hiçbir şey yok. doğa bir bekleme hâlinde bile değil.
geniş düzlüklerden oluşan eğimli tepelerin olduğu bir kara ve arkası masmavi deniz. olduğum yerden görünme biçimiyle, denize yatay ilerleyen tepe ve arkasındaki mavi deniz o kadar tuhaf görünüyor ki, bir yağlıboya da ya da suluboya tabloda görsem perspektif hatası derim. tuhaf, evet bu sefer doğru kelime, tuhaf. deniz ve tepe o kadar hareketsiz ki, üstüne üstlük, renkleri de olmasa hangisi tepe, hangisi deniz anlaşılmaz. denizi kesen ufuk çizgisi olmasa. ve ışık. öylesine sıcak, samimi, yumuşak bir ışık var ki, dışarıyı içerisi ile kaynaştıran. dışarda mıyım, yoksa burası da evim mi, evimin içi mi. havanın yumuşaklığı, ne sıcak ne soğuk ne de esintisiz durgun oluşu. ve bu hava ışıkla ve sessizlikle birleşince, evimin içinde tepelerde yürüyor gibiyim. dünya benim evim gibi.
sol tarafımda kocaman bir incir ağacı daha. ve altında, kapıları, pencereleri kapalı taş bir yapı. buranın taşıyla örülmüş olduğu için uyum sağlamış, görünmez olmuş. yapıldığı taşlardan değil ama kiremitlerinden eski bir yapı olduğu anlaşılıyor. bir ev mi, bir bağ evi, yoksa... bu dikdörtgen formlu, bakımlı yapının kısa kenarlarının birinde, bir basamakla çıkılan kilitli bir kapı var. kilit varsa insan var demek ki. kilit insanın eseri. diğer kısa kenarının tam ortasında ise dışa doğru bombeli bir duvar. uzun kenarlarında ise birer pencere.
sol tarafımda kocaman bir incir ağacı daha. karşımda deniz. denizin içinde bir ada. başka bir ada mı, yoksa içinde bulunduğumuz adaya mı bakıyorum belli değil. ada insanın kaybolma merakı. anakaradan görünmeyen, görünse de denizle ulaşma ayrıcalığı herkeste olmadığı için, en azından göçebelikten, çadır kurmaktan çadır kaldırmaktan gelen bir ulus için, ada hâlâ bir muamma. insanın ulaşılmama arzusu. orda ama uzakta. dağ olsa insan yürür, ova olsa yürür, orman olsa gidebilir; ama ada için hâlâ bir aracıya, bir araca, bir alete, bir makineye ihtiyacı var. yüzebilir belki, ama herkes de yüzemez ki, nereye yüzeceğinin görülmediği yerde. adada olan için de durum böyle. onunki de uzaklaşma. anakaranın taşıdığı elektrikten. toprağın enerjiyi, elektriği çektiği, emdiği düşünülürse, ada o enerji stokunun dışında. adanın kendi enerjisi var. evet su da iletken ve o enerjiyi taşıyabilir adaya ama, açık denize dağılınca elektrik yoğunluğu düşüyor. uzaktan bakıyorsun anakaraya. bir de bağlantı hâlâ doğa olaylarıyla kopabiliyor. rüzgâr, yağmur, fırtına mesela iptal ediyor seferleri. insan mahrum kalınca, elindekinin kıymetini biliyor. ya da kendini bilerek ve isteyerek mahrum bırakınca, izole edince. mahrum güzel kelime, izole de adadan geliyor zaten, o da güzel kelime. elindeki de kendisiyse, doğa ile birlikte, insan kendisine dönüyor biraz daha. yani insan adaya gelince biraz da kendine geliyor. istese de gidemeyeceği bir durumun içinde olması insanın sahip olduklarının farkına varmasına yol açıyor. uyaranların azlığı ve mahrumiyetin dervişliği, mahrumiyetin olağandışı cazibesi ya da. insanda bu en temel ihtiyaçlara dönme ve doğayla daha yakın temas kurma durumu, iyileştirici bir ruh hâline yol açıyor. insan belki de en temel insani güdüleriyle yaşamaya başlıyor. ilk öğrendiklerine döndüğü için de, doğaya bakarken kendi doğasını da hatırlayıp mutlu oluyor. sebebini çok anlayamasa da, ada sadece varlığıyla, hissiyle, adada olma hâliyle bile insanı mutlu ediyor. anakaradan daha az ses, daha az insan, daha az bilgi olması da bu mutluluğun nedenlerinden. bir dağ başında, ıssız bir köyde de durum aynı olmaz mı. çok yakın olabilir ama bu kadar olmaz, aynısı olmaz. çünkü dağın da her nerede olursa olsun bir ulaşılabilirliği var. insan ek bir alete, araca ihtiyaç duymadan, çok zahmetli, çok uzun sürse de, kimseye ihtiyaç duymadan inebilir oradan. oysa adada bu pek mümkün değil. istesen de ulaşamazsın, isteseler de ulaşılamazsın. kaybolma, kaçma arzusu bu. evden kendine kaçma.
yokuştan aşağıya iniyorum. sağ tarafımda dağ, önümde çıkılacak başka bir yokuş. sol tarafımda ince tabakalar hâlinde katmanlarını görebildiğim toprak. yatay değil, eğimli biraz. tepelerde taşlarla set set örülmüş duvarlar. belli ki buralarda daha önce bir şeyler varmış. ev olmayacak kadar düz duvarlar bunlar. bağ bahçe setleri gibi. üzüm bağlarından kalanlar olsa gerek.
yoldan çıkıp gevenlerin arasında yürüyorum. mavi bir şeye çarpıyor gözüm bu kadar kahverengiliğin, toprak rengiliğin içinde. eğilip alıyorum çivit mavisini. bir tas bu. dışı masmavi, içi bembeyaz bir tas. yer yer paslanmış, tabanına yakın bir yerde, pastan kocaman bir delik oluşmuş. altında bir damga. başka, uzak bir ülkede yapılmış. buralarda, içine ayran, süt ya da sıcak bir çorba koyulup içilen zamanlardan mı kalmış acaba. güzel bir tasmış ve tas hâlâ. eski, paslı deliğiyle bile.
ve irili ufaklı kemik parçaları. bir incir ağacının altında gördüğüm, incirin bu mevsimde yapraksız kalmış dallarıyla kapatmaya çalıştığı iskelet. bir hayvan iskeleti, incirin gövdesine sığınmış ve son nefesini vermiş orada. ve belli ki, incirin baharda yapraklı olan dallarıyla da güzel saklanmış ki, ya da buralarda hiç yabani hayvan yok ki, kemikleri parçalanmamış; incire sığındığı hâliyle eti çürümüş, börtü böceğe yem olmuş ama kemikleri bozulmamış. işte kaburgası, kafası. hasta olup mu sığınmış, soğuktan mı korunmuş belli değil. ama toprak olmuş belli ki etleri, incir olmuş, incire durmuş, incire güç olmuş. sonbahar, ölümü de dirimi de açığa çıkarmış. bizim bütün güzellemelerimiz, anlam arayışlarımız, yorumlamalarımız bize ait. doğada böylesi bir anlam yüklemesi, anlam iletme kaygısı yok. o kendi yolunda. bizim güzel dediğimiz doğanın acımasızlığı olabiliyor pekâlâ ya da çirkin dediğimiz, şiirsel dediğimiz, mucizevi dediğimiz doğanın gündeliği. akışın rastlantısallığında ve değişken. bir nedene de bağlı değil. öyle olduğu için çıkan sonuçları görüp, o sonuçların üzerinden bakıp, yorumlayıp, olan şeyi mucize olarak tanımlıyoruz. şaşırıyor, hayran kalıyoruz. insanın mana bağımlılığı. doğanın öyle bir derdi yok, güzelle çirkinle bir hesabı yok. çiçeklerin formları mesela diyoruz çok geometrik. hayır, geometri insanın buluşu; geometrik de değil çiçeklerin formları, nasılsa öyle. taşlardaki yeşil yosunsu şeyler diyoruz mesela ne kadar güzel görünüyor, ne kadar fotografik. oysa o likenler, taşın ölümü, içine işleyip toprağa çeviriyor. taşı öldürüyor ama toprağı diriltiyor. aslında sadece form değişiyor, öz sabit. doğa da yavaş yürüyor.
ve irili ufaklı kemik parçaları. bir incir ağacının altında gördüğüm, incirin bu mevsimde yapraksız kalmış dallarıyla kapatmaya çalıştığı iskelet. yokuşu inmeyi bitirdim. küçük bir dere. dağların, tepelerin kahverengiliği içinde, bu derenin etrafı yemyeşil. ağaçlar, sazlıklar. suyun yukarlardan taşıdığı daha büyük kayalara bakınca ve sesini ancak çok yaklaşınca duyabildiğimiz, şimdilik cılız akan bu derenin kış mevsiminde gürül gürül olduğunu anlayabiliyorum. evimin içinde olma hissim devam ediyor. evimden bir dere geçiyor.
bir kesik gibi vadi
uzaktan belli belirsiz gelen dere, bir kesik gibi dünyanın üzerinde
kesikmiş ve yeşil bir kan akıyor gibi göğe
dereye giden kahverengi tepe tepe
yemyeşil.
görünmeyen ama sesi duyulan derenin olduğu yerde
bir kesik gibi dere.
hemen arkasındaki kupkuru meşeye inat
meşe upuzun bir ağaç
yaradan akan ilk kan
gibi
göğe doğru uzanarak.
ve makiler
toparlak yuvarlak
ya da kendini iyileştirmeye çalışan bir yara gibi
yeşillenmeye
tutunmaya çalışarak
bir kesik gibiyim ben de doğanın içinde.
yoldan çıkıp gevenlerin arasında yürüyorum. biraz büyükçe bir adımla derenin, dereciğin üstünden geçiyorum. iki tepeyi birleştiren bir vadi yaratmış olan dereyi geçtikten sonra yokuş yukarı çıkmaya başlıyorum. yol gibi olmayan yoldan çoktan çıktıydım, patikadayım şimdi. eğimliyim. dereye meyilliyim. sol tarafım aşağı doğru iniyor, derenin akış yoluna, sağ tarafım dağın, tepenin zirvesine doğru. patikayı kesen eğimli alanda çok da eski bir zamanda yaşanmamış bir yangının izleri. maki bitki örtüsü yanmış. sadece is bulaşmış, yarısına kadar yanmış, siyah dallar kalmış aralıklı olarak. toprağın üstü de simsiyah. matem siyahı. hüzün siyahı. bir dala dokununca elinize bulaşıyor bu matem, bakınca gözünüze. tatlı yokuş bitip de düzlüğe, çok da geniş olmayan hafif eğimli küçük tepecikli düz alana varınca, bu alanın da tamamen siyah olduğunu görüyorum. simsiyah. taşlar, dallar siyah. ama... bütün bu siyahlar giymiş alanın içinde, ancak çok dikkat edince görebileceğim küçük yeşillikler var. yanmış, karanlık sokaklarda yürüyen uzun pardösülü sessiz bir evsiz gibi kalmış bu kuru dalların diplerinde. kara taşların güneşe bakan yüzlerinde. kendini tedavi eden, pansuman eden, iyileştiren bir yara gibi teninizde. buraların da yanması yakılması o yüzden aslında. bu yeni yeşil, taze bitkiler için.
yoldan çıkıp gevenlerin arasında yürüyorum. geniş düzlüğü de bitiriyorum. denizin sesi duyuluyor. ve martıların. büyük bir kayanın etrafından dönerek, gene büyük kayaların arasından aşağıya doğru inmeye başlıyorum. martı sesleri çoğalıyor. beni gördükleri için mi. olası olmayan bir canlı olarak beni gördükleri için mi. yoksa haber mi veriyorlar. karga sesleri de duymaya başlıyorum. denize inen kalkan havalanan martılar ve kargalar. bu büyük kayaların denize bakan yüzlerinde rüzgârın izleri var. gerçekten var. rüzgâr, sert ama çok da sert olmayan bu büyük kayaların denize bakan yüzlerinin keskin kenarlarını yumuşatmış; delikler, ovaller, yuvarlaklar yaratmış. her biri birer heykel gibi. doğa yumuşatır sert yanlarımızı. törpüler, öğretir.
rüzgâr, sert ama çok da sert olmayan bu büyük kayaların denize bakan yüzlerinin keskin kenarlarını yumuşatmış; delikler, ovaller, yuvarlaklar yaratmış. elimle dokunduğumda sertliğini hissettiğim ama kumsu da bir yapısı olan bu taşlar. biraz zahmetli, zor hareketlerle deniz kıyısına varıyorum. tepeden bir keçi bakıyor bana. ve benim binbir zahmetle indiğim yerlerden bile bin kat zor yerlerde koşarak tırmanıyor yukarıya doğru.
biraz zahmetli, zor hareketlerle deniz kıyısına varıyorum. geniş bir alan burası. çakıl taşları. denizle yıkanmış yeşil. mavi, beyaz, gri, siyah renkleriyle çakıl taşları. deniz çok sakin. evimin salonunda yürüme hissim devam ediyor havanın ve seslerin ve ışığın yumuşaklığıyla. denizle çakıl taşlarının arasında siyah kumluk bir alan var. ve bir karaltı görüyorum. karaltının etrafında martılar ve kargalar. biraz daha yaklaşınca, benimle karşılaşmak istemeyen bazı cesur olmayan martı ve kargalar havalanıyor; ama bazıları hâlâ taşların üzerinde. ve kocaman bir şey yatıyor yerde; kocamanlığı yerdeki taşlar, martılar ve kargalarla kıyaslandığında. parçalanmış yerleri kırmızı. kalan mavi, gri, siyah deri parçalarından bunun bir büyük balık olduğunu. gagası da var. kuş mu. yok, bir yunus bu. bir yunus balığı.
yol bitti, denize vardım. yol bitti mi, yoksa yol bile olmayan aralık, bir açıklığa vardığı için daha yeni mi başladı. yoksa... neyse.
yol bitti, denize vardım. martılar ve kargalar karnını deşmiş yunusun. bütün yumuşak yerleri yenmiş. karıncalar, sinekler, arılar. bir şenlik, bir ziyafet gibi. karnaval. birinin yokluğu bir diğerinin varlığı olmuş. birinin hüznü diğerlerinin şenliği. yunusun kötüsü, martının iyiliği. yunusun ölümü, martının dirimi. yokluk ve varlık birlikteliği.
rüzgârın ve dalgaların bir koltuk gibi oyduğu taşa oturuyorum. evimin salonu. bir sigara yakıyorum. ben ve yunus.
bu sokağa araba girişi yok.
_
{fold içindeki imge: Eden, Janine and Jim, “Levitated Mass”, Michael Heizer (CC BY 2.0)}
* cammislow: italyanca şehir anlamına gelen citta ve ingilizce yavaş anlamına gelen slow kelimelerinin birleşiminden oluşan cittaslow tanımından benim uyarladığım yeni bir tanım. italyanca yürümek, benimle yürü anlamına gelen cammi ve ingilizce yavaş anlamındaki slow kelimelerinin birleşimlerinden, “benimle yavaş yürü/mek”.