uyursan ölürsün burda / o kent uzak
bu kent tuzak sana. »

gözlerim sızlarken ağlıyor gece, gün ağarıyor. sabah olmak üzere. belki de şehrin en güzel saatleri. uyur uyanık bir hâlde çıktım evden. uyur uyanık bir hâlde beş dakikalık bir yol. sabah olsun diye yatılan bir uykudan, yatılamayan ya da, uyunamayan ama, bir uykudan kalkmıştım. bütün gece sabahı beklemiş, ne tuhaf bu şehirden kurtulmak için, iki günlüğüne de olsa bu şehirden kurtulmak için, yine onun koynuna girmiştim. bu şehrin rutubetli koynuna. kurtulamadığım, gidip gidip geldiğim, bir eliyle beni olanca şiddetiyle iterken bir eliyle de tutkuyla kendine doğru çeken şehrin.
şehrin yine o yüzleri, cumartesi sabahı keyifsizliği. uyuyan gözler var bu açık mavi renkli, motor sesiyle sabahı yararak ilerleyen minibüsün içinde. “nereye gidiyorlar kimbilir?” gibi cevabını bir türlü bilemeyeceğim, düşünüp de bir sonuca varamayacağım bir sorunun içine atmayacağım kendimi, sustum. şehrin tepelerinden aşağıya doğru iniyoruz. merkeze. denize. bir tepeden, bir dağdan şehre inen kurt sürüleri, yabanıl hayvanlar gibiyiz. bakışlarımızda da giyimimizde de bir yabanilik, bir tutukluk var. onların arasında olacağız bütün gün. olacaklar ya da. ben zaten her yere ya da doğrusu hiç bir yere ait olmadığım için misafir gibiyim. sanki onların hayatları akıyormuş da ben orda değilmişim, oraya yerleştirilmiş bir kamera, bir büyük göz ya da her neyse.
neyse diyerek denize indik, deniz kenarına. martılar işte. çocukluğumun geçtiği o şehirdeki gibi. deniz işte ve. hâlâ tuhaf bir karanlık var havada. sis, giz, pus, sus. nedir ki çeken bunca şeyden sonra bu şehirde insanı? bu karmaşa mı, deniz? yoksa bu fotoğraf mı, şimdilerde bozulmaya başlayan o şehir silueti mi?
o şehir silueti mi bu karşımdaki, günün bu saatleri ne kadar da yabancı. birinci dolmuştan inip yüz metre yürüdüm sadece. ama yüz metre yolda neler düşünebiliyor insan. ikinci dolmuştayım. yine o yüzler. buradakiler daha farklı tabii ki, bunlar tam yabancı gibiler. önceki dolmuştakiler, ne kadar yabanıl da olsalar bu şehre aitlerdi. bu şehrin yabaniliği idi yüzlerindeki. bu şehrin mutsuzluğu, umutsuzluğu. buradakiler ise şehrin kustuğu insanlar. gidiyorlar. çantalar, bavullar, sırt çantaları, siyah, siyah, siyah. herkes susuyor. çalan bir müzik bile yok arabada, yine o böğürtüyle ilerleyen minibüsün motoru.
minibüsün motoru yarıyor geceyi. ilk geldiğim gün bu şehre, on beş ya da on altı yıl önce, yine böyle böğürtüyle ilerleyen bir minibüsle gitmiştik eve. yine bir ucuna ilişmiştik şehrin. derme çatma evler, soba dumanları, çamur hatırlıyorum. bir de dedemin ölümü. doksan küsur yıllık hayatının son bir yılını burada, bu şehrin ucunda yaşadı. ve daha fazla yaşayamadı. bir tepesinde gömülü şimdi gene bu şehrin. bilinmeyen bir mezarda, bilmediği bir toprağın altında. okulların tatil olduğu zamanlardı, bu yüzden buradaydım. kimse yoktu evde benden başka, hasta yatağındaki dedem ve ben. teyzem işe gitmiş, herhangi bir sorunda aramam için telefon numarasını vermişti bana. büyümüş de küçülmüş bir çocuktum ya ben, akıllıydım, zehir gibiydim ya. dedemin sessizliği içinde, salonda oturuyordum. susamış mıdır acaba deyip yanına gittim dedemin. bir pamuğu ıslatıp dudaklarında gezdiriyorduk susadığında. pamuğu ıslatıp dudaklarında gezdirirken, “beni eve götür torun” dedi, “beni eve götür”. “tamam dede” dediğimi hatırlıyorum, “gideceğiz”. ve o sakin sakin yatan yorgun beden, ihtiyarlık benleriyle dolu incecik beden titremeye başladı. sonra eksilmedi kasılmalar. tuhaftı, ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordum. bu neydi ki? ölüm? elim ayağım dolandı, öylece bakakaldım. sanki tüm dünyada sadece ikimiz vardık o an. sonradan annemin de orada olduğunu hatırlıyorum ama rüya mıydı gerçek miydi bilemiyorum. ben mi uydurdum yoksa annem gerçekten orada mıydı bilmiyorum. dedem öldü. orada, gözümün önünde. ilk kez birinin ölümünü gördüm hayatımda. bu şehirde. ilk geldiğimde. ikinci günümde. ondan sonra da hiç eksilmedi, hep artarak ilerledi ölümler bu kent ve benim aramda. şimdi uykularımı dolduran kâbusları soruyorlar bana. buydu, budur, bu galiba. bir kenti ölümle tanımamalı insan.
insan seli kusar gibi minibüs, bir düğüm olarak indik. şehrin birkaç kapısından birindeyim. otogarda. otobüsün gelmesine on beş dakika var. bir sigara içebilirim, içmeliyim. otobüs geldi. bindik, bindim. zaman ne kadar yavaş ilerliyor. toplam iki buçuk saatlik bir yolculuk olacak bu. iki buçuk saat sonra kavuşacağız. orada, oradabiryerde, arada, ikiaradabirderede. iki büyük şehri birbirine bağlayan karayolunda, tam ortada, tarafsız bölge gibi olsun istedik. tam ortada, böylelikle kimse kimseyi yolculamak zorunda kalmasın ya da ikimiz de birbirimizi yolculayalım. kalan olmasın arkada. ikimiz aynı anda gelelim, aynı anda gidelim. ikimize de ait olmayan bir noktada, ikimizin de ait olmadığı, kendi mecburi coğrafyamız dışında, buluşalım ve ayrılalım. kendimi bildim bileli seviyorum onu. tuhaf bir tutkuyla, aşkla hâlâ, inatla. takıntı olup olmadığını sordum kendime, hasta mıyım diye acaba, hastalık mı bu diye. bu şehirden önce, çok önce tanıdım ve sevdim. ilkgençlik, ya da çocukluk günlerimde. ve hep sürdü bu tutku. bütün hayatıma yayıldı, bütün zamanımı almadı ama. bekledim mi bilemem ya da.
ya da neyi bekledim harekete geçmek için bilmiyorum. ama ikimiz de birbirimizin paralelinde hayatlar yaşadık, hiç çarpışmadık ama. aynı sularda, aynı denizlerde, aynı filmlerle büyüdük. aynı kitapları okuyup aynı müzikleri dinledik. aynı şeylere güldük, aynı şeylere ağladık. mışız. bu uzun ayrılığın son yıllarına doğru, hafızamdaki sisli, puslu fotoğraflara bakarken gördüm onu. ve gittim görmeye, bir deniz şehrinden bir iç denize. yazmakta olduğum şiirlerin merkezine. gördüm. gördüm ki, aynı şeylerle oynamışız bu uzun vakitte. aynı şeylerle oyalanmış, aynı şeyleri biriktirmişiz. titreyerek gördüm. ikimiz de ölümleri almışız yedeğimize, ikimiz de sözcükleri sevmişiz. ikimiz de kahve sigara imparatorluğunda bir oda edinmişiz kendimize. ikimiz de küçük kâğıtlar biriktirmişiz, küçük ağıtlar. ikimiz de denizi bilmişiz işte. orda gördüm, onda gördüm, o anda gördüm ki, sevmişim gerçekten onu. kendimi haklı çıkarmak için, kafamdan, zonklayan beynimden çıkartıp atmak için çıkmıştım o yola da oysa. ama işte, yürünen yollardan sonra, onca yıldan sonra karşılaştığım fotoğrafı daha çok sevdim. o ilkgençlik ya da çocukluk aşkının yanında. durdum kaldım. rüya gibi bir hafta sonuydu. kasımdı. öylesine çıkılan, bir göreyim de geleyim dediğim tatil, birden her şeyi kaplayan bir ışığa dönüşmüştü. etkisinden çıkamıyordum. sonra çoğaldı gidip gelmelerim, gidip gelmelerimiz. ne olduğunun ikimiz de farkında değildik sanırım. ama birbirimizi özlüyorduk. ya da ben onu çok özlüyordum. bu şehrin anlamsızlığı içinde, tek başınalığımın yanında bir ışık gibi duruyordu işte orada. sessiz ve dingin. usul ve güzel. sakin ve etkileyici. kendiliğinden. sonra çoğaldı gidip gelmelerimiz. şiirler yazıyor, ona okuyor, şiirler biriktiriyor, sarhoş oluyordum. sarhoş oluyor, onu arıyor, şiirler okuyordum. ve bir gün.
ve bir gün, bir şehirden bir şehire gitmem gerekiyordu yine. teyzemin ölen ve gömülmek üzere doğduğu şehre götürülen eşinin arabası, o şehirden alınıp teyzemin yaşadığı şehre götürülecekti. yine ölüm işte. bir deniz şehrinden bir başka deniz şehrine. tam arada, tam ortada yine o vardı, onun kenti, onun yaşadığı yer, kara şehir. kuzeyden güneye, yaklaşık altı saatlik bir yolculuktan sonra ulaştım o kara şehre. korkarak, arka koltuktan gelen her çıtırtıyı ölüm sanarak. kötü, kapıları kilitlenmeyen, kaloriferi çalışmayan, silecekleri bozuk, dökülen bir arabayla, yollara dökerek kendimi ve biraz da eniştemi. mola verdim o kara şehirde. ona gittim, kahve içtik. kahve içtik, müzik dinledik. müzik dinledik, mola verdim. iki günden, moladan sonra “beraber gidelim” dedim aşağıya, güneye, teyzeme, arabayı teslim edeceğim kente, kasabaya ya da. kabul etti. kasımdı yine. yola çıktık. yanımıza müzik alıp, portakal ve sigara, yola çıktık. rüya gibi bir hafta sonuydu. altı saatlik yolculuktan sonra, karlı, karanlık, gece ve ıslak, o şehre de vardık, tozları kar sanarak. denize geldik işte. kara bir denizden ak bir denize. kara bir denizden aldım arabayı, kara bir şehirden aldım onu, aka çıktık, ak bir denize geldik işte. sonra, sabah, güneşte ısındık biraz, çay içtik ve gitti. ben kalacaktım daha, oysa, kalamadım, gecesinde de ben yola çıktım. yine bu şehre, bu iç denize. yani gitmelerle gelmelerle, yani kara ve ak denizlerle, iç denizlerle örüldü işte. kahve ve sigarayla.
kahve ve sigarayla bir gün, tasımı tarağımı, kitaplarımı ve fotoğraflarımı, kasetlerimi ve tütsülerimi, gömleklerimi ve diş fırçamı, şiirlerimi ve defterimi, müziklerimi, gündüzlerimi ve gecelerimi toplayıp o şehre gittim. taşıdım kendimi. kendimi ve evimi. birkaç ölüm bıraktım bu şehirde, birkaç gözaltı, birkaç şizofreni, birkaç sarhoşluk, çokça yürümüşlük, çokça ağlamışlık, çokça yalnızlık. iki kişi olmaya. daha önce bir akdeniz kasabasına giderkenki gibi. hevesle, heyecanla. yürüdüğüm yolları bırakarak arkamda. kimseye söylemeyerek gittiğimi. kaybolmak için. kaçarak. o şehre gittim ve yerleştim. o iç şehire. onun yanına, yamacına. hemen yanı başında bir ev tuttum, camı camıma bakan, canı canıma. korkarak önce. o şehirde bir iş buldum, o şehirde yaşayacaktım. kasımdı. adını ilk kitabıma verdiğim şehirdi. kaldım. önce tutuk, sonra heyecanla dokunduk birbirimize. önce diş fırçası geldi, en son da kitapları. o şehirde tam bir yıl kaldım. ömrümün en güzel bir yılı. inanamıyordum olanlara. onun yanında, onun koynunda. yürüdük, kahve içtik, dans ettik, sarhoş olduk, yürüdük, sustuk sonra, konuştuk çok, birlikte bir aşkı bir hayat yaptık, heyecanla sarıldık birbirimize, kitap okuduk, bulmaca çözdük, tam bir yıl boyunca bir gün gibi ya da bir ömür. zamanı kaybettik, birbirimizde kaldık, kaybolduk, hayatı unuttuk ya da kaçırdık. durduk. biz durduk ve her şey durdu. durduk. sonra işte.
sonra işte, bizden bağımsız, bizim dışımızda, bizim ötemizde ama bizi ilgilendiren şeyler oldu, oluyor. kitaplarımı bir depoya kaldırdım, bazı eşyalarımı ona bıraktım, aklımı da, beynimi de, heveslerimi de, tutkumu da, özleyerek onu daha o ilk dakikada, geri döndüm bu iç denize, bu lanet şehire. ocak ayıydı ve tam iki ay geçti üzerinden. bu iki ay içinde çokça gittim oraya yeniden. hafta sonlarında, tatillerde, her fırsatta. aradım, aradı, ben orada, o burada. birbirine girdi şehirler, kentler, aralar, mesafeler, zaman ve mekânlar.
zaman ve mekânlar geçti, otobüs yolculuğu bitti. daha doğrusu diğer tüm yolcular mola verdi ama benim için bitti. bu mola yerinde otobüsten ineceğimi hiç düşünmezdim. burada ne çok durmuş, gece uykusuzluklarında, sabahında başka bir şehirde uyanmalarda çokça mola vermiştim. şimdiyse burada bitirdim yolculuğu. tam iki şehrin ortasında. tam orta yerde, arada bir yerde. karlı bir dağ geçtik, sarı sapsarı yollar. zaman zor geçti. uyumaya çalıştım, uyuyamadım. ama geldim işte. o daha gelmemişti ama gelmek üzereydi galiba. yukarı çıktım, çay içtim, gözüm otobüslerde, otobüslerin durduğu yere kadar, kapısına kadar gittim, sonra orada öyle karşılaşmanın, sarılmanın tuhaf karşılanacağını düşünüp geri çekildim, geriye, merdivenlere dayanıp beklemeye başladım. otobüsten inişini. işte orada, gülüyor, bana bakıyor, geliyor, işte. kollarımda şimdi. kolları boynumda. çıktık yukarı, çay içtik. tutuk biraz. tuhaf. tutuğuz biraz. ilk defa bir mola yerinde birisiyle buluşuyorum. burasının anlamının ötesinde bir şey bu. başka bir anlam. bir mola yeri burası, kavuşma değil ki. neye mola verdik ki biz?
biz sonra yürüdük biraz. otostop yaptık. genç bir çift durdu. bindik arabaya. şehre kadar evet. hiç susmadan konuştuk sonra, hiç aralıksız. önce bir ilçeye, oradan da varmak istediğimiz yere gidecektik. iki araç daha değiştirip orada olacaktık yani. birbirimizin kollarında. ilçeye giden araçların kalktığı yeri bulduk. ama zor olacaktı, zaman alacaktı beklemek, ilçeden başka bir araç bulmak. zahmetli olacaktı ve geciktirecekti bizi birbirimize. siyah, hiçbir şeyi doğru dürüst çalışmayan, ama kocaman, tuhaf bir araç kiraladık. benzin aldık. ve ormanların arasından, suların ve nehirlerin yanından gittik. konuştuk. ne çok özlemişim. konuştuk. ne çok özlemişim. sanki yıllardır görmemişim ve sanki daha dün görmüşüm gibi. karışık. kasabaya geldik. bir saat sürdü yolculuk. yollarda kalabalık var. çok. pazar yerinin ortasında, o siyah arabayla. kasabadan ayrılıp, hiç duraklamadan, sadece yolu sorarak birine, tekrar nehirlere, sulara, çam ormanlarına, soğuğa ve sigaraya başladık. yoldayız tekrar. köylerin içinden geçtik. bir saat sonra ordayız işte. geldik. bir günlük bir mola vereceğiz burada. biz de. mola.
mola. resepsiyondan odamızın anahtarlarını aldık. odaya kadar çıkardılar bizi. odadayız. camı açtık. çam ormanları. perdeyi kapattım. dudakları. işte. tatlı. mola. uyumuşuz. saat üç dört civarı. hangi yıldayız. neredeyiz. çıktık ve oteli keşfettik. burası restoran. işte burası odalar. aaa! biz, göl. işte burada. karların arasından geçerek, üstü buz kaplamış göle kar yığınlarını yuvarlayarak, arkamıza takılmış bir siyah köpek yavrusuyla, tomas olsundu adı, yürüdük. çamur olduk. konuştuk. susmadık hiç. baktık birbirimize. ellerimiz ellerimizde. geniş bir daire çizdik gölün etrafında. kocaman bir daire. daire. karları yuvarladık işte. göl. elleri ellerimde. göl. nerdeyiz biz. burası neresi. mola. kim. göl.
göl. yani biz burada yokken de burası burada mıydı. yani biz gideceğiz ve burası burada kalmaya devam edecek. bizsiz. ama biz işte uzaktayken, başka bir yerdeyken, burası burada kalacak. yani hep burada. duracak. göl işte. göl. otele döndük tekrar. odaya. aşağıdan tuhaf bir kalabalık gürültüsü geliyor. çocuklar, kadınlar, kahkahalar. yemek saati. akşam yemeği. tuhaf bir adam, tuhaf bir müzik. keman ve org. dansediyorlar. konuşamıyoruz. çocuklar koşturuyor etrafta. düğün gibi. kasaba düğünleri gibi. ama dışardaki, kasaba dışındakilerin yıllar sonra kasabaya gelip yaptıkları düğünler gibi. yalnız değiliz burada. bağıra bağıra konuşuyorlar. sessiz sessiz konuşuyoruz. şarap güzel ama. odaya çıkıyoruz yine. saçma sapan televizyonu açıp uzanıyoruz yatağa.
yatağa ve yüzüne ayın ışıkları vuruyor, gecenin bir yarısı olmalı. uyandık. yarı uyur yarı uyanık. tuhaf bir gürültü var. havai fişek sesleri bunlar. patlamalar, çatlamalar. kalkamıyoruz bile yataktan. kafamı kaldırıyorum, televizyon açık hâlâ. kapatıp uyuyoruz. ah kalkabilseydik keşke, kalkıp izleyebilseydik şu havai fişek gösterisini. uyuyoruz. uyumuşuz. sabah. sessiz, dingin bir sabaha uyanıyoruz. elleri ellerimde, kolları kollarımda, düğümlenmiş gibiyiz. dışarıda güzel bir güneş. kahvaltıyı kaçırmamalıyız. orta hâlli bir kahvaltı. akşamdan kalma insan konuşmaları. çocuklar yine. biraz yürüyoruz çıkıp. konuşuyoruz çok. göle gidip üzerindeki buz kütlesini kırmaya çalışıyoruz ayağımızla. belki yürüyebiliriz de üzerinde. ama kenarlar incecik, kırılıyor hemen. kenarda, geceden kalma patlamış havai fişek kutularını buluyoruz. bize de bunlar kaldı işte deyip gülüyoruz. siyah köpek, yanında daha yaşlı bir tanesiyle toprağı eşeliyor, yılan mı var, fare mi yoksa, ya da sakladığı bir şeyi mi bulmaya çalışıyor. odaya çıkıyoruz. ne çabuk geçti zaman. gitmeliyiz. bir gecelik özgürlüğümüzün ücretini ödeyip çıkıyoruz. göl işte orda, arkamızda. oda da orda, ada da. tırmandığımız yollar, göl kenarı da. siyah köpek, tomas.
tomas ve arkadaşını arkada bırakıp yola çıkıyoruz. dönüş yolu daha kısa. dönüş yolu hep daha kısadır. hemen kasabadayız. park edip siyah, kocaman, bozuk arabayı, yürüyoruz burada da. derlermiş ki, bu kasabalının mezarının nerede olacağı bilinmezmiş. bütün bir kış el emeği bir şeyler üreten kasabalı, bütün bir yaz onları satmaya çıkarmış uzak ya da yakın şehirlere. o yüzden, derlermiş. iki dağın arasındayız. mola verdik yine, burada. iki tepe ya da. eski evler, ahşap işçiliği. oyalar, yastıklar, sedirler ve minderlerle beraber yemek yiyoruz. yola çıkmalıyız. yoldayız. su kenarlarından şehre varıyoruz. suyun akış yönünün tersine. siyah, kocaman, bozuk arabayı teslim ediyoruz. iki ayrı yöne biletlerimizi aldık. vakit var daha. bir kafeye sığınıp bulmaca çözmeye başladık. akşamki programın provasını yapıyorlar kafede. saz, şiir. bulmacayı tam olarak çözemedik ki ama.
ama kalkmalıyız. ayrı ayrı yönlere giden iki otobüse binip ayrılıyoruz. sarılarak sıkı sıkı. koklaşarak, gece olmak üzere. hava kararıyor. mola bitti. sızlıyor gözlerim.