Zuhal Baysar, “Doğa”,
tuval üzerine yağlı boya,
100 × 130 cm, 2022, sanatçının izniyle
Doğaya Dönüşün Bilinciyle Gelenler

Pandemiyle birlikte hayata bakış açımızda yaşadığımız değişim, “çizgi film fiziği” olarak da bilinen bir durumu açığa çıkardı. Çizgi film fiziği, “Animasyonlarda kullanılan, mizahi bir etki için normal yasalardan kaçınan fizik yasalarının güldürücü bir sistemidir. Normal fizik kanunları (objektif, değişmez) referanslıdır, ama karikatür fizik (değişen, öznel) tercihen referanslıdır.” Buna verilebilecek en güzel çizgi film senaryo örneklerinden biri de Wile E. Coyote and the Road Runner olurdu sanırım. Road Runner’ı yakalamaya çalışan çakal, avına o kadar odaklanmıştır ki uçurumu geçtiğini bile fark etmez. Boşlukta koştuğunu, aşağıya baktığı zaman anlar ve reaksiyon göstermesiyle birlikte yerçekimi etkisini gösterir, boşluğa düşer. Aslında boşlukta koştuğu için değil, boşluğun bilincine vardığı için düşmüştür.

Pandemi öncesi günlük hayatlarımızdaki koşuşturmacaya görece kısa bir ara veren Covid-19 pandemisi de insanlığın boşluğun bilincine varmasını sağladı. Bu fark edişle boşluğa düşmemiz de bir oldu tabii. Koşuşturmaca içinde yaptığımız işler, stresine girdiğimiz görevler, insanlar o kadar saçma gelmeye başladı ki farkına vardığımız boşluk, hâl değişimi için gereken ortamı sağladı. Bundan sonrası mı? Hayatınızın ikinci bölümüne hoş geldiniz. Bir nevi insanlığın kaçınılmaz yaşamsal döngüsüne…

Benzer bir durumu Zuhal Baysar’ın Cer Modern’de açılan İç Doğa sergisinde görüyoruz. Pandemiyle birlikte sanatçının doğaya dönmesiyle boşluğu fark etmesi ve üretimlerini de burada gerçekleştirmesi, onun sanatı üzerindeki değişimleri bizlere açtı. Sanatçı bu sergisinde yer alan çalışmalarında, bedenin çözünmesi ve dönüşmesini, içsel varlığa ait duygu durumlarını, bu durumların dönüşüp değişmesini doğanın kodları üzerinden ele alıyor. Kendi ifadesiyle “Her canlının ölümü, aynı zamanda yaşamı içinde barındırır. Doğa sonsuz bir ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü tekrar eder. Sergideki çalışmalar bu düşünce temelinde iç dünyaya odaklanır ve doğanın döngüsünü insanın içinde arar.” Otofaji ve ouroboros kavramlarını serginin ana meselesi yapan Baysar’la 20 Mayıs’a kadar ziyaret edebileceğiniz İç Doğa sergisinin dinamikleri, kavramları ele alış şekli, kendi dönüşümü, 2020 yılındaki sergisi Av Mevsimi ile bağlantısı vb. merak edilenleri konuştuk.

*

Önceki serginiz Av Mevsimi’nde, modern yaşamın kişisel mücadelesine dair bir avlanma ritüeli ortaya koyuyordunuz. Çalışmalarınızla birlikte insanın avlanma ritüeli, izleyenle yoğun bir etkileşim içine giriyordu. Pandemiyle birlikte o dönem ürettiğiniz çalışmalarınız sizin iç dünyanızdan beslenmiş ve ağır bir enerjiye sahip olmaları sebebiyle de o işler sergide yer almamıştı. Peki, İç Doğa serginizdeki çalışmaların enerjisinden biraz bahsedebilir miyiz, üretim sürecinin duygusal yoğunluğu nasıldı?

Pandemi gerçekten sanatsal sürecimde bir travma yarattı. İlk başlarda sanatsal boyutta yaptığım herhangi bir çabanın anlamsızlığı hissi, beni bir süre meşgul etti. Dünyanın yaşam mücadelesi verdiği bir ortamda sanatın ne anlamı vardı? Bununla mücadele ettim. Bu süreçte ürettiğim işler de umutsuzluk yüklüydü. Sanırım onları hiçbir zaman sergilemeyeceğim. Ancak o dönemin hafızasını barındırdıkları için bir yerlerde duruyorlar. Bu sergiye kaynaklık eden işler, pandeminin ortalarında Ankara’dan uzaklaşıp kırlık bir yerde yaşamaya başladığımda çıktı. Tekrar bir umut ışığı tekrar bir varoluşsal mücadele başladı. Doğa bir çıkış yolu sundu bana. Süreç içerisinde düşünmekten çok hissettim aslında. Bu duygusal yoğunluğu sergi için işleri bir araya getirdiğimde tanımlayabildim. Doğanın işleyişi bana “Sen de böyle ol” diyordu. O zaman düşünmeye başladım.

Pandemi sonrası olaylara daha kişisel hikâyelerimiz üzerinden bakmaya meyilliyiz. Bu açıdan, doğayla kurduğumuz ilişki belki de hiç olmadığı kadar içimizde alevlendi. “Doğa nerede?” sorusu da yeni yeni cevapları beraberinde getirdi. Serginizin adına göndermeyle, iç doğanıza yaptığınız yolculuğu nasıl tarif edersiniz? Örneğin, bir yüzleşme miydi, keşif miydi, yoksa eureka anlarıyla mı doluydu?

Doğaya yaptığım yolculuk beni açtı; bu çok önemliydi. Bir keşifti; doğanın mükemmel düzeninin ne kadar acımasız ama aynı zamanda umut yüklü olduğunu deneyimleyerek gördüm. Bir sağaltım yoluydu, çünkü bitkiyle hayvanla bağ kurmak, yaşatmaya çalışmak beni yaşama bağladı. Yüzleşmeydi; insanın bir şehirli olarak doğada ne kadar gereksiz bir varlığa dönüştüğünü, zarar verdiğini gördüm. “Ben ne işe yarıyorum?” sorusunun cevabı yoktu aslında. Kendi değersizliğimin farkına varmak doğanın içinde yeniden var olma isteğini getiriyor. Burada da bir eureka gizli sanırım.

Zuhal Baysar, İç Doğa enstalasyonu,
Cer Modern, 2022, sergiden görünüm, sanatçının izniyle

Av Mevsimi serginizdeki çalışmalarınız, sizin için özel anlardan doğarak, toplumsal tarafa doğru bir yayılma gösteriyordu (özelden genele doğru). İç Doğa serginizdeki çalışmalar ise sizin için özel anlardan yola çıkıp, dışarıda dolaşıp, yeniden size doğru gelmişler gibi duruyor (özelden genele ve tekrar özele doğru). Özellikle “İç Doğa” adlı, sergiye de adını veren ve 192 parçadan oluşan çalışmanızı okumak için parçalara, parçaları anlamak için de bütüne bakmamız gerekiyor. Çalışmalardaki bu aktarımsallık, yorumbilgisel döngü kavramını ortaya çıkarıyor. Eserlerinizi üretirken belli bir öyküsellik modeli güdüyor musunuz, yoksa daha doğaçlama gelişen bir süreç mi?

Bu seriye başlarken ne yapacağıma ilişkin çok temel bir plan vardı. Hiçbir zaman tam anlamıyla doğaçlama gelişmez işlerim. Ancak bu temel Av Mevsimi’nde de hatta ondan önceki serilerimde de vardı: “Ben” ve “içerideki diğer benler”… Toplum gerçeği buna girer dokunur bir süre; dolayısıyla hikâyeler hep meselemin içine girer, çünkü her bir resim bir parça öyküselliği taşır benim çalışmalarımda. Bu sergideki çalışmalarda da yoğunluğu değişken bir şekilde bir öyküleme var. Hepsini bir araya getirerek tekrar baktığımda ve sergileme biçimine karar verirken de bu öykülere müdahale ediyorum aslında. Nasıl okumanız gerektiğini söylüyorum. Serginin genelinde de ayrı bir öykü sunuyorum izleyiciye. Eserleri gezerkenki sıra bile bunda önem kazanıyor.

Sovyet film yapımcısı ve teorisyeni Lev Kuleshov’a göre sinema, parçalardan ve gerçekte birbirinden çok farklı olan bu parçaların birbirine bağlanmasıyla oluşur. Görüntülerin içeriğinden çok bileşiminin önemli olduğunu vurgular. Çalışmalarınızdaki figüral yoğunluğun birbirine bağlanma şekli de bende ister istemez Kuleshov’un tanımını canlandırdı. Eserlerinize bu bağlamda baktığımızda, iki boyutlu bir alanda sinemasallığı yüksek işler görüyoruz. Görüntülerin katmanlı bileşimi ve hassas yapılmış şeffaflık ayarları bunu destekler nitelikte. Çalışmalarınızın seyirciyle kurduğu bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, öyküleme bir yandan da sinematografik bir yapıyı getiriyor. Sinema ile resim arasında tuhaf bir bağ var zaten. Sinemanın art arda akan görüntüleri, resimde tüm zamanları kapsayan bir yapıyı zorluyor. Resimde birçok şey anlatmak istediğinizde hepsini bir arada ya da bendeki gibi üst üste eşzamanlı olarak sunmak durumunda kalıyorsunuz. Bu durum izleyiciyi durmak, bakmak ve çözmek zorunda bırakıyor. “Burada bir şey var. Nedir bu?” diyor izleyici. Ben tam da bu tepkiyi istiyorum zaten. Hikâyeyi anlamak için bir film ya da hareketli görsel karşısında belirli bir süre geçirmek zorundasınızdır. Resimde her şey bir anda olur. Çözer geçersiniz. Benim resimlerim biraz daha süre talep ediyor izleyiciden. Beklenmedik eşzamanlı görüntülerin hem üst üste hem de parça parça çağırdığı anlamlar, onları ayrı ayrı anlamak, bir de bir arada taşıdıkları tek anlamı kavramak gibi bir zihinsel çaba gerektiriyor. Aslında bu resimler dondurulmuş, üst üste yerleştirilmiş film kareleri gibi düşünülebilir.

Resimlerinizdeki figüral yapılar, yüksek dozda kinetik enerjiye sahip durağan anlardan oluşuyor ve ziyadesiyle atletizm barındırıyor diyebiliriz; yani katmanlı figürler birbirine göre beden ve kontur konumlarını alıyor. Figürlerin iç içe geçmesi, birbirlerini sınırlamaktan ziyade konturları aracılığıyla birbirlerinden kaçışı temsil ediyor sanki. Hâl değişimlerine olanak sağlayan bu durum, konturlara kaçış noktası olma işlevini de yüklüyor. Katılır mısınız bilmiyorum ama bunu, bedenin eşleniği aracılığıyla vücuttan kaçıp kurtulma ve yeni bir mevcudiyet kazanma isteği olarak görüyorum. Tıpkı gölgenin mevcudiyet bulması için bedenden kaçması gerektiği gibi.

Çözünme, dönüşme, erime benim resimlerimde hep vardı sanırım. Su üzerine çalışırken de suyun bedeni eğip bükmesi, kırması beni cezbetmişti. Sonrasında bu, üst üste binen görüntülere dönüştü. Ama kaçış değil. Bunlarda daha ziyade birbirini kabul etme ile birbirlerine meydan okuma arası bir şeyler var. Özellikle “İç Doğa” düzenlemesini yaparken o küçük küçük tuvallerin her birinde yüzün ışık ve ten dokusunu kabul eden peyzajlar uyguladım. Her bir doğa parçası yüzün içinde eridi. Bu hem parçalanma hem kabullenmeyi getiren bir durum aslında. Tam da serginin geldiği noktayı söylüyor bana.

Zuhal Baysar, “İç-Doğa”, ayrıntı, tuval üzerine yağlı boya, 192 adet, 20 × 20 cm her biri, 2022, sanatçının izniyle

Portrelerinizin olduğu çalışmalarda bedeninize sinen doğadan sahneler, bana Yunan mitolojisindeki tanrıça Gaia’yı, yani doğa anayı anımsattı. Bu sergi özelinde ele aldığınız iki ana mesele ouroboros ve otofaji, ikisi de bir nevi loop yani döngüyü temsil ediyor: Bahsettiğiniz ritüeli, bitmeyen hikâyeler ritüelini. Kendi üzerinizden doğayla bitmeyen bir ilişkiyi, iletişimi aktarıyorsunuz. Peki bu döngüsel sürecinizde, çalışmalarınızın olası yeni yönelimleriyle ilgili bizi neler bekliyor?

Mesele burada bitmiş değil kesinlikle. Bu sergiye çalışırken her bir imge yeni bir açılım yarattı aslında. Şu aralar bir dizi heykel üzerinde çalışmaya başladım. Taslaklar hazır, teknik meseleleri çözmeye çalışıyorum. Ancak herhangi bir yargıda bulunmak için henüz çok erken.

Ouroboros her ne kadar Yunan mitolojisine dayandırılsa da geçmişi Antik Mısır’a ve Tutankamon’un mezarına dayanıyor. Görsel olarak kuyruğunu yiyen bir yılan ya da ejderha ile temsil edilse de asıl mesele zamansal bir döngüden bahsetmesi. Antik Mısırlılar zamanı, doğrusal ve sürekli gelişen bir şey yerine, bir dizi tekrarlayan döngü olarak ele aldı. Bu fikrin merkezinde Nil Nehri’nin taşması ve güneşin döngüsü vardı: tekrar, yenilenme ve zamanın sonsuz döngüsü. Bu zamansal döngüyü görsel sembolizmiyle birlikte ele alan bir dizi vardı: Dark. 33 yıllık bir zamansal döngü ekseninde gelişen ve tekrarlayan olaylar silsilesi. Diziyi izlediğimde aklıma Türkiye ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu sözü gelmişti: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” Hangi zamanda yaşarsak yaşayalım, cümlenin zamansal döngüde yaşlanmamış olması trajik bir durum yaratıyor. Çünkü kahrolsun “bağzı” şeyler! Öznenin tekilliğinden yola çıkıp toplumsallığında bulduk yine kendimizi: Bir nevi Av Mevsimi’nde…

Evet, döngü bizim toprakların bir gerçeği sanırım. Tarih tekerrür ediyor, yaşanan olaylar değişiyor ama gerçekler hep aynı kalıyor. Coğrafi konumumuz, belki stratejik yapımızdan dolayı bu coğrafya hep bir döngüyü yaşıyor. Bununla birlikte ouroboros’un içinde barındırdığı döngü bana daha pozitif bir şeyleri çağrıştırdı hep. Kendinden beslenen, kendi kendine yeten, kendisini yenileyen bir varlık ouroboros. Nil Nehri’nin döngüsü de Antik Mısır medeniyetini binlerce yıl yaşatan coğrafi bir güçtür. Birçok kültürde var ouroboros: Sonsuzluk ve tanrısallık atfedilmiş. Ben sonsuz döngüye, kendini tüketen değil, kendini yenileyen ve gücünü kendinden alan bir yapı olarak bakmak istiyorum. Bu yüzden benim için bireysel bir güç ouroboros; özünü doğadan alan insan ruhuyla bir bağ talep eden. Bu anlamda asla toplumsal, siyasi, politik stratejik bir bağlamı kabul etmeyecek bir simge bence.

Sergide otofaji kavramına direkt göndermede bulunan işler göremiyoruz; ancak ouroboros ve doğa ile bu kavramı birleştirdiğimizde doğayı yok edişimiz aklıma geliyor. Yenilenme de sanırım bitirmekten, yok etmekten geçiyor. Bir cümlenin sonuna nokta koyup, yeni cümleye başlamak gibi. Peki, üretimlerinizi zamana yaydığımızda sizin otofaji anlarınızla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

İnsan gerçeği ne yazık ki “medeniyetin” değerlerini beraberinde getirdiğinde, doğaya uyumlanamayan bir varlık. Her şeyimizle zarar veriyoruz doğaya. Ancak buradaki otofaji benim doğaya müdahale edişim değil, daha çok doğanın bana müdahalesi gibi okunmalı. Doğa, yarattıklarını yeni yaşamlar için sindiren bir yapı. Benim kendi içimdeki duygu gelgitlerimin bu işlere kaynaklık etmesi gibi. Doğada kendi varlığını kutlayan törensel bir yapı görüyorum ben. Her mevsim sanki kutsal bir tören eşliğinde geliyor. Sonbaharda yaprakların dökülmesi; kışın, karın her yeri kaplaması; yaz başında bu karların eriyerek akarsular oluşturması, çok sıcaklarda bu suların tamamen kuruması ve içindeki tüm yaşamın ölmesi. Her biri bir öncekini yok ederek var olan törensel bir varoluş aslında. Ben de sanatsal sürecimi bir ritüele dönüştürdüm. “İç Doğa” adlı enstalasyonu yaparken 192 parça 20 × 20 tuvali tek tek boyadım. Bu boyama süreci benim için çok önemliydi, her birine bir anlamda kutsallık atfediyordum sanki. Sonra hepsini karların içinde çevreme dizdiğimde, antikçağ şamanlarının tanrılardan kutsanma istemesi gibi bir ruh hâli içine girdiğimi fark ettim.

Bu, doğa tarafından onaylanma isteğiydi. Sonra ikinci süreç başladı: Hepsi bir araya geldi ve ilk katmanı çalıştım. Sonra yeniden dağıttım ve her bir tuvali bu sefer doğanın imgeleriyle yeniden çalıştım. Parçalanma, birleşme, çözünme, yeniden parçalanma ve bu sefer başka bir şeye dönüşerek yeniden bir araya gelme. Sonsuz döngü…

Zuhal Baysar, “İç Doğa” enstalasyonu
ritüel
ouroboros, sanatçının izniyle

Son olarak, çalışmalarınıza ve sergiye bir adım geriden baktığımızda yaşayan bir organizmanın resimlerini görüyoruz. Doğum-yaşam-ölüm döngüsü, iç hesaplaşmalar, insan doğasının getirdiği yan etkiler vesaire. Resimlerinizin üretimi sırasında onlara nasıl görevler atfediyorsunuz? Resimlerinizin izleyen üzerindeki etkileri ile sizin onlara atfettiğiniz görevleri uyumlu buluyor musunuz?

Resimlerimin her birinin kendi mesajları var. Ancak bir araya geldiklerinde sergide yeni görevler üstlendiler. Örneğin serginin girişindeki ilk grup benim için doğayla ilk karşılaşmamı, ondan büyülenmemi anlatıyordu. Bu nedenle “ritüel” adını verdim. Bu ritüel havası serginin ortalarına kadar varlığını hissettiriyor. Ancak izleyici bu etkiyi yakalıyor mu, bilmiyorum. Sonra “et” grubuyla karşılaşıyoruz. Bu grup otofajiyle ilişkili. Kendini yeme, dönüştürme bu işlerde biraz daha ağır basıyor. En son olarak, sergide ayrı bir oda şeklinde tasarladığım iç doğa alanına giriyoruz. Burada 192 parçalık büyük enstalasyon ve yine doğanın imgelerinin ağır bastığı resimler var. Dolayısıyla resimler bir araya getiriliş ve sunuluş biçimleriyle de ayrı görevler üstlendiler. Bir kısmı izleyici tarafından net algılanabilir olsa da diğer kısmı belki de benim onlara yüklediğim anlamlarla alakalı.

Zuhal Baysar, “Et”, tuval üzerine yağlı boya, 100 × 130 cm, 2022

Zuhal Baysar, İç Doğa, sergiden görünüm

Zuhal Baysar, “Yemek”,
tuval üzerine yağlı boya, 100 × 130 cm, 2022
Zuhal Baysar, “Ritüel”, tuval üzerine
yağlı boya, 16 adet, değişken ölçülerde,
2022, sergiden görünüm,
tüm görseller sanatçının izniyle

doğa, döngüsellik, Halil Yıldırır, resim (eser), resim sanatı, sanat, sergi, Zuhal Baysar