Fransızlar Neden Şişmanlamaz?
Fransız Paradoksu

Fransızların (bilhassa erkeklerinin) Avrupa’nın en ince ırkı olduğu artık biliniyor. Zayıflık, daha doğrusu “ideal kiloda olmak” zor bir seçim. Fransızların zayıflığı, ideal ve zarif bir bedene sahip olma “mecburiyeti” ile çok ilintili; yani ince kalmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Biraz alışkanlıklardan bahsedeyim, nedenini ilerleyen satırlarda anlatacağım.

İlk adım porsiyon kontrolü! Yeme alışkanlığımızın çocuklukta biçimlendiğini hatırlayalım. Siz küçükken köftenin yanına üç kaşık pilav koymak mı normaldi yoksa ayrı bir tabak dolusu pilav mı vardı? Büyüğünüz size, benim çocukken yaşadığım gibi (çok yavaş yemek yerdim), kendi sabırsızlığı nedeniyle yemeğinizi bir an önce bitirmeniz için baskı yaptı mı? Azar işitmemek için çiğnemeden yutulan lokmalar zamanla mide rahatsızlıkları ve kilo problemine dönüştü mü? Dönüşmüştür, yaygın bir sorun bu. Küçükken neyin normal olduğuna o evin ebeveyni karar verdiği gibi çocuğun ne kadar yemesi gerektiğine de onlar karar veriyor. Tabaklar ağzına kadar doluyor. Çorba kaşığıyla çocuğun ağzına tıkılıyor veya döküp saçmasın, yerken zorluk çıkartmasın diye püre yapılıyor. Uzmanlara göre bu davranışlar çoğunlukla kilo problemlerini körüklüyor. Anneliğin, (zorla) yemek yedirmekle başladığını kodlayan bir coğrafyada az yemenin sağlıklı olduğunu anlatmanın imkânı var mı? Ben hâlâ bugün önden içtiğim çorbanın beni tıkadığını, o nedenle çorbayı yemeğin sonunda tüketmeyi tercih ettiğimi Türkiye’de kimseye anlatamadım.

Porsiyon kontrolü ailede başlıyor dedik. Masada kalış süresi de aynı şekilde çocuklukta kodlanıyor. Öğün sırasında sohbet etmek, yemeğe ara vermek hem sindirime iyi geliyor hem de beyin doyma sinyalini daha erken alıyor. Fransızlar genellikle çatallarını tabaklarına koyar. Yavaş yavaş, her lokmayı çiğneyerek ve yutarak yer, masadakilerle sohbet etmek için durur, böylece lezzet ve arkadaşlık beraber yürür. Hakikaten yavaş yiyorlar… İnanmıyorsanız OECD’nin 2009 yılındaki anket sonucuna buyrun:

Fransızların bir günde yeme içmeye ayırdıkları ortalama süre, kaynak: OECD

Porsiyon kontrolü dedik, yavaş çiğnemeli dedik, şimdi de neler yiyorlar bir bakalım. Tekrar söylüyorum, Fransızlar zayıf kalmak için büyük efor sarf ediyor; yani “Zaten ince kemikliler, beden yapıları böyle, kilo almıyorlar” düşüncesi yan-lış. Yeri gelmişken diğer bir yanlış inanış da İngilizce konuşmayı tercih etmemeleri. Malum, Paris’e adım atmış herkesten “Çok milliyetçiler, ülkelerine git, bir kelime İngilizce konuşmazlar” lakırdısını duyarız. “İngilizce konuşmazlar” denir, peki Almanlarla Almanca konuşurlar mı? Ya da İspanyolca mı tercih ederler? Elbette hayır. Kendi toprağında anadilinin dışına çıkmamayı galiba Türklerden başka kimse bu kadar ayıplamıyor. Şaka bir yana, Fransız devlet okullarında yabancı dil öğrenimi haftada üç saat! Yani TC müfredatı kadar. Haftada üç saat yabancı dil gören birinin ona yol soran bir turiste, on beş yıl aradan sonra mesela, İngilizceyi (o da İngilizce aldıysa) hatırlayıp şakır şukur cevap vermesini beklemek, fayansımızı döşeyen Kâmil Usta’nın dönüşüm geometrisi (orta son konusu, lise bile değil) sorusuna anında cevap vermesiyle aynı gerçeklikte bana göre. Yabancı dil pratikleri yok. Birleşik Krallık burunlarının dibinde olsa da kendi kültürünü koruyan, Tom Cruise filmlerini her yerde dublajlı yayınlayan Fransızların İngilizcesi Türklerinki kadar yok. Yok! Bizler CNBC-e sayesinde dünya filmlerini orijinalinden izledik. Hollywood ve Avrupa filmlerini sinemalarda altyazılarıyla takip ettik. Bu konuda şanslıydık. Dedim ya, sürekli duydukları bir lisan olmayınca kulak dolgunluğu da olmuyor; yani yabancı dil konuşamadıkları için konuşmuyorlar. Yoksa istediğiniz kadar yol sorun, usanmadan tarif ederler, yeter ki konuşabilsinler. Vokal bir millet için düzgün konuşabilmek önemli. Tarzanca cevap vermek onların fıtratında yok! Kafalardaki ukala Fransız tipini hafif hafif yıkmaya başladığımın farkındayım.

Asıl paradoks, Fransız mutfağının zengin tatlara sahip olması ve Fransızların buna rağmen incecik bir fiziğe sahip olmalarıdır. Mutfaklarında sossuz servis edilmeyen tek et çeşidi yok. Izgara dediğimiz her şeyin üstüne bi(r) şeyler döküyorlar. Örneğin “ilik yemeği” diye bir giriş yemekleri var. Enine kesilmiş üç dört küçük parça veya boyuna kesilmiş tek ya da çift parça ilikli dana kemiğini yanında francala ekmekle servis ediyorlar. Bazen buna tereyağı da ekleniyor! Dedim ya, işin sırrı bilinçli ve ömürlük seçimler sayesinde, yani porsiyon kontrolünde yatıyor.

Kemik iliği yemeği, fotoğraf: Ata Ebem, 2021.

Fransız mutfak kültürünün global gastronomide önemli bir yol gösterici kabul edilmesinin başat nedeni et mahsulleri, deniz ürünleri, baklagiller ve meyvelerin en geniş yelpazesini kullanmaları. Buna baharat ve çeşniler de dahil. Fransızların bitki ve baharat yetisi alkollü içeceklerine, şurup imalatlarına da yansımış. Aklınıza gelebilecek her şey mevcut. Unutmadan, çok fazla şeker veya tuz onlar için değil. Meyvelerden yaptıkları tatlılara yok denecek kadar şeker az koyuyorlar.

Örneğin yazın su sürahilerinin içine salatalık, vişne atarak serinletici su çeşitleri yapıyorlar. Kantin veya lokal restoranlarda bunları servis eden yerler var. Dolayısıyla yemek öncesi size birer bardak aromalı su ikram ederlerse düşünmeden alabilirsiniz, tadı harika. Yoğurdun tatlı olarak yani meyvelerle bambaşka bir hâle getirilmesi yine o mutfaktan çıkmadır. Malzemelerinin yelpazesi geniştir ve en ufak malzemeyi dahi kullanırlar. Hayvanların iliğinden, kıkırdağından bitki köküne dek yiyorlar. Bugün Türkiye’de bir lokantada kaç kişi –ucuz bile olsa– ıspanak kökü sipariş eder?

Böyle bir salata tabağını bizler son on yılda keşfettik, ancak Fransızlar bu tip karışımlara yüz yıl önce başlamış. Kilonuza dikkat ediyorsanız bundan daha güzel, göze ve mideye hitap eden bir tabak düşünemiyorum. Fotoğraf: Rasul Yarichev, 2023.

Yemek sunumları özenle yapılır ve yemeğin tadı kadar görselliği de önemli. Yalnız restoranda değil evde de böyleler.

Çırpılmış yoğurt üstüne kabuksuz salatalık dilimleri, yonca ve karpuz küpleri… Sıcak yaz günlerinde harika bir sıcak yemek altlığı. Fotoğraf: Zeynep Rade, 2023.

Fransızlar herkesten fazla yürüyor. Paris ve diğer büyük Fransız şehirleri yürüyen ve toplu taşıma araçlarını kullanan insanlarla dolu. Her buldukları fırsatta koşuyorlar. Pazar günleri bir bahaneyle (onlar buna protesto diyor) toplu hâlde bir yerlere koşuyorlar. Protesto için koşuyorlar, yardım toplamak için koşuyorlar, sevinince koşuyorlar, kızınca koşuyorlar. Öğle arası, sabah yediden önce veya akşamüstü.

Köprü altlarında koşan koşana! Fotoğraf: Alejandro Aznar, 2023.

Gelelim öğünlere ve öğün aralarına. Hafif bir kahvaltı: Bütün bir yoğurt ya da reçelli bir dilim ekmek ve kahve... Bazen de sadece kahve. Öğle yemeği için büyük bir salata (proteinli) veya iki tabaklı yemek yerler (başlangıç ve ana yemek veya ana yemek ve tatlı). Akşam yemeği et ve sebze ile genellikle ekmek ve peynirden oluşur. Asla büyük porsiyonlar yoktur. Tatlı niyetine yoğurt veya meyve yerler ancak bu bizdeki süzme beyaz peynir hafifliğinde bir peynir de olabilir. Mireille Guiliano French Women DON’T GET FAT isimli bloğunda, Fransızların diğer Avrupalılardan çok daha fazla yoğurt –yılda kişi başına 20 kg civarında– tükettiğini belirtiyor.

Fransızlar öğün aralarında atıştırmıyor.

Fransa’da ilk işyerimde yemekte olduğum karışık kuruyemiş paketinden, karşı masamda oturan kadına (çok yakın değildik ama açık ofiste çapraz masalarda çalışıyorduk) da ikram etmek istemiştim ama elim havada kalmıştı. Kadın önce pakete, sonra bana soran gözlerle baktı baktı; öğle yemeğinden iki saat sonra neden burnuna kuruyemiş torbasının uzattığımı bir türlü anlamamıştı. En nihayet, “İster misin?” dedim. (Tabii ki “sen” demedim, “siz” hitabını kullandım.) “Ah pardon ilk başta anlamadım, birine uzatmamı istediğini düşündüm” dedi çekinerek. İlk elden kültür dersi vermişti bana. Orada iki yıl çalıştım, öğün arası atıştıran kimseye rastlamadım. Aslında öğle yemeğini sandviçle geçiştirene de rastlamadım. Personel yemek yemeyecekse de ofisi saat on ikide terk ediyor; ya dışarı çıkıp dolaşıyor ya da kantinde bir yoğurt yiyip, arkadaşlarıyla oturup geliyorlardı.

Bir Fransız elbette arada bir yemek arasında bir fincan kahvenin yanına bisküvi koyabilir ancak bu, bir veya iki taneden öteye gitmez. Zaten çoğunlukla akşamı beklemeyi, sıcak ve doyurucu bir yemeğin tadını çıkarmayı tercih ederler.

Onlar için aktif olmak, yediklerimizi yakmanın yolu değil bir yaşam biçimi. Fiziksel aktivite ulusal kültürün bir parçası. Çok fazla yürüyorlar (Türkiye’de yaşayanlara göre). Ve tüm bunlar onlar için yediklerini yakmak ya da kilo vermek için değil, bedenin yıpranmasını yavaşlatmak için, sağlığını daha geç kaybetmek, zinde olmak hatta daha sağlıklı olmak için. Yapabileceğimiz fiziki aktiviteler bulunduğumuz coğrafya ve ekonomik durumumuzla doğrudan bağlantılı elbet. Fransa’da bu kadar jogging yapan insanın oluşu devletin yeşil alanlara dokunmamasından ve sokakların güvenliğinden kaynaklanıyor. Günlük hayatta yürümekten çekinmiyorlar. Fransız bir arkadaşımla İstanbul’a geldiğimizde beş gün boyunca günde ortalama 15-18 bin adım attık. Çok uzak, çevreyolu gibi tatsız mesafelerde raylı sistem kullandık, Boğaz’ı vapurla geçtik, kalan her yere yürüdük. İşin gerçeği yürümekte o diretti. Yaz sıcağında kolay da olmadı üstelik. Bu şekilde bir şehir turunu kaç kişiyle yapabilirsiniz?

Porsiyon kontrolü dedik, aralarda atıştırmamak, yürü babam yürü, sağlığını önemse bedenini ıvır zıvırla yorma, baharattan korkma, baharatı da acı biber, kimyon, zerdeçaldan ibaret sanma, dışarıya çık dolaş, açık havada daha fazla kal…

Televizyonda sabah akşam hangi kanalı açsam tartışma programına denk geliyorum. Hâl böyleyken birbirlerini de uyarmaktan geri kalmıyorlar. Kilo alma konusunda kendilerini kandırmıyor, tedbiri asla elden bırakmıyorlar. Bir restoranda yandaki masadan, “Hayatım o patatesleri bitirmek istediğinden emin misin?” diye bir ses geldiğinde endişeden donup kalmış, kulaklarıma inanamamıştım. Bir adam karısına diyordu bunu! Arkasından sıkı bir kavga bekledim ama onun yerine kadın “Doğru” dedi ve gülerek çatalını tabağına bıraktı. Zaten porsiyonlardaki patatesin (pilav geleneksel mutfaklarında yok) asla hepsini bitirmiyorlar. Demek kadın bir çatal fazla almak istediyse…

Fransızlar giyiniyor, örtünmüyor. Dışarıya çıkarken nereye giderlerse gitsinler itina gösteriyorlar; yani ha postane ha veli toplantısı, üst başa aynı ehemmiyeti veriyorlar. Beyaz spor ayakkabı hariç –bunu işyerine de giyiyorlar– spor ayakkabı ve eşofman asla günlük giyimin bir parçası değil. Rahat giyim bir süre sonra yerini boşvermişliğe ve kilo kontrolsüzlüğüne bıraktığı için bu konuda da çok dikkatliler. Derli toplu ve sadeler.

Fransız oyunculara baktığınızda sadeliklerini fark etmişsinizdir. Bilhassa saçlar. Az önce yataktan kalkmış doğallıktaki “çabasız” saçları film festivallerinde tuvalet ve smokinlerle yürüyen oyuncularda görüp şaşırmıyor muyuz? Hakeza arkadaşının düğünü için kuaföre giden bir Fransız ben tanımadım, kendileri yapıveriyorlar. Abartı görgüsüzlük olarak kabul ediliyor. Tıpkı çok yemenin gereksiz, yemek masasında mızmızlık etmenin ayıp olduğu gibi, ince kalmak da olması gereken bir durum. Parizyen Fransızca öğretmenim, iki çocuktan sonra biraz kilo alıp bedeni 38’e çıkınca ailesinin ona “Herhâlde diyet yapıyorsun değil mi?” dediğini anlatmıştı. “Nasıl utanıyorum, derhal kurtulmam lazım şu kilodan, araba aldım böyle oldum” demişti.

Fransızların estetik anlayışı, günlük yaşamlarının her alanında kendini gösterdiği için onları dünya çapında estetik ve zarafetin simgesi hâline getirmiş. Abartıdan uzak, zarif ama sade, sade ama şık bir estetik anlayışını benimsedikleri için bu durum yaşamın her köşesinde belirgindir. Bir sonraki yazımda o köşelere de değineceğim!

beden terbiyesi, diyet, estetik, Fransa, Fransızlar Neden Şişmanlamaz?, ideal beden, ideal kilo, Zeynep Rade