Lunapark Ülkesinde Özgürlük

Yıl 2015, aylardan Ağustos.

On gün sürecek Cenevre Festivali’nin yapıldığı Leman Gölü’nün kenarında, Mont Blanc rıhtımındayım. Akşam yemeğinin ardından, festival için kurulan stantları gezeceğim. İsviçre’de ne yaşıyor ne çalışıyorum. Cebimde toplasan 50 frank var. Fransa sınırından tramvayla gelmişim. Şenlik alanlarında görülen stantların benzerleri burada da var. Bira ve çikolata markaları sponsor olmuş. Mövenpick logosuna yaraşır bir dondurma standıyla, gezmekten yorulanlara geniş tahta iskele üzerine atılmış minderlerinde çilek sorbe eşliğinde serinleme imkânı sunuyor. Karşı kıyıda ise kentin en ünlü simgelerinden biri olan Jet d’Eau’nun 140 metre yukarıya püskürttüğü suyun altında zıplayan Uzakdoğulu turistler var. Bu kadar pahalı bir ülkede bedava eğlence bulmanın şaşkınlığı içindeler.

Jet d’Eau, kaynak: Cenevre tanıtım sitesi

Festival demek yerli ve yabancı turist demek. İsviçre’ye gelen yabancı turistler zengin... Arap yarımadasının zenginleri festivali fırsat bilip altın kaplama arabalarını (markasını göremedim) özel uçaklarına yükleyip gelmiş. Sabahtan akşama on iki silindir otomobilleri Rue de Lausanne’da vınlıyor. Hız limitini geçmeden promönad yapıyorlar. Onların araçları diğer erkekleri heyecanlandırıyor. Ben erkek değilim ama yine de arabalara yanaşıp uzun uzun inceliyorum. Sürücüsü anlayışlı bir ifadeyle gülümsüyor, istesem bir tur verecek. Sürücü dediğime bakmayın, üstü başı dökülüyor, kol saatini görmesem dilenci zannedebilirim. İhtişamın tadı göstererek çıkar... Beyaz ırkın geniş omuzlu yakışıklı erkeklerini, kısa boylu tıfıllar trilyonluk araçlarıyla göğüslüyor. Janti kapı görevlileri sakin ve seri hareketlerle bu arabaların bagajlarına Dior, Louis Vuitton, Chanel, Prada, Gucci, Patek Philippe, Hermès amblemli alışveriş paketlerini taşıyacak. Cenevreliler on gün boyunca bu zenginleri ağırlayacak istemeye istemeye… Onca döviz girdisine rağmen.

Stantlarda ilgimi çeken tek şey çarpışan arabalar… Ne de olsa en iyi yaptığım şeyi, sürücülüğümü konuşturacağım. Fransa’da arabam yok. Fransızcam da. Her ikisi olana kadar lunaparklarda hasret gidereceğim. Autos tamponneuses’ün bulunduğu bölümün renkli ışıklarını uzaktan görür görmez adımlarımı sıklaştırıyorum. Tabelada bir tur “5 frank” yazıyor. Biletim cebimde, suyum çantamda. Demek on tur atabilirim. Oh, şansıma hiç kuyruk yok ama çarpışan arabalar tıklım tıkış! Hatta kimi arabalarda iki çocuk ve bir yetişkin var. Yalnızca pistin bir tarafı Arap olduğunu düşündüğüm erkeklerle çevrili, kimi videoya çekiyor kimi oturmuş. Beklemeye başlıyorum. İnsanlar yanımdan geçip gidiyor. Tuhaf, benden başka kimse ilgilenmiyor. Bekliyorum, bekliyorum. Tur bitiyor kimse kalkmadığı için yeniden başlıyor. Bari bilet alayım diyorum ama bilet kabini bomboş. Genç bir görevli ta diğer uçta, araçların arasında bir nevi gözetmenlik yapıyor. Derken tur yine bitiyor… Yine kimse yerinden kalkmıyor! Bekliyorum, bekliyorum. Belki yirmi dakikadır oradayım. Olsun, kararlıyım. Derken biri hafifçe omzuma dokunuyor. Dönüyorum, elinde fotoğraf makinesiyle sarışın bir adam bana gülümsüyor.

“Sırada mısınız?” diyor.

“Evet.”

“Boşuna beklemeyin, sıra gelmeyecek.”

Gözlerim sonuna kadar açılıyor: “Neden?”

“Arabaların sürücülerine bakın” diyor.

Bakıyorum… Yetişkinlerin hepsi kadın, yanlarında çocukları. Kahkaha atıyorlar. Kıyafet ve takılarından anladığım kadarıyla kimi çok zengin kimi daha az. Az olanların hizmetli olduğunu anlıyorum. Yine de maaşları Türkiye’deki bir genel müdür maaşı kadar olmalı. 10.000 euroluk çantalar tozlu pist kenarına atılı. Umursamadan ve gelişigüzel sürüyorlar. Tampon tampona değdirmeden deli gibi daireler çiziyorlar. Niye çarpışmıyorlar ki?

“Hepsi kadın” diyorum. Ama çok da emin değilim, karanlık basmış.

“Evet, hepsi kadın ve büyük ihtimalle aynı aileden. Ülkelerinde bu kadınlar ehliyet alamıyor, yasak. Otomobil sürmenin tadını ancak oyuncak arabalarda alıyorlar…”

Donup kalıyorum. O ana dek sürücüleri görmediğim, aşırı sevinçlerini fark etmediğim için ve tabii Suudi Arabistan’da kadınlara araba kullanmayı yasaklayan kuralı bilmediğim için.

Yeniden “Boşuna beklemeyin” diyor adam, “Ne bugün ne yarın… Onlar festival bitimine kadar olan her günü kapatmıştır bile” diyor ve birkaç fotoğraf daha çektikten sonra uzaklaşıyor. Kadınları inceliyorum. Kiminin eşarbı saçlarının arkasına düşmüş, dünyanın tüm neşesi toplanmış. Çığlık çığlığa Arap-pop parçalara eşlik ediyorlar. Rica etmişler demek, çünkü birileri bir yerlerden Arap müziği açmış. Kimi elli üstü, kimi yirmisinde… Birkaç saatlik özgürlüğün tadına varıyorlar. Birey olduklarının farkına varıyorlar belki. Olması gerektiği gibi... Oysa şunun şurasında birkaç metrekarelik alanda direksiyon kırıp gaza basıyorlar. Dönüşe hazırlanırken çabucak bir kare de ben alıyorum cep telefonumla. Keşke daha fazla çekebilsem, bilhassa da çantaları.

Cenevre Festivali, fotoğraf: Zeynep Rade, Ağustos 2015

Tramvay Fransa sınırına doğru yokuş tırmanırken on dört yaşında, babamın beni sürücü koltuğuyla tanıştırdığı gün geliyor aklıma. Nasıl da sabırsızlanıyordum lojmanımızın bahçesinden çıkmaya. Önce ehliyet almak için on sekiz yaşımı, ardından araba almak için işe girmeyi beklemiştim deli gibi. Arabamla trafiğe katılmanın gururunu yıllarca taşımıştım. Bir yere gitmek için kimseye muhtaç olmamaktı işin esası. Dolaşım özgürlüğü. Çarpışmak yerine daireler çizen kadınlara verdiğim tepkiden utanıyorum. Sağa sola çarpabilmeyi gerektiren refleksler bir yana, onlar büyük ihtimal gaz-frene ancak basabiliyordu. Genzimi yakan üzüntümü su içerek söndürüyorum. Eminim o kadınlar bir daha gelemeseler de bu neşeyi hep hatırlayacaklar. Lunaparkta geçirdikleri her saati, her günü. Ama senede yalnızca on günü…

Sonra ne oldu?

Cenevre hükümeti 2017 yılında bu festivali, daha fazla fon ayıramayacağını söyleyerek noktaladı. Ne tesadüf ki Suudi Arabistan da aynı yıl kadınlara araba kullanmayı yasaklayan kanuna son verdi(ğini açıkladı). Benim için ise sorun olmadı. Zira Cenevre’nin ortasına kocaman bir lunapark inşa ettiler.

Cenevre, kadın, lunapark, otomobil, özgürlük, Suudi Arabistan, Zeynep Rade