kolaj: Başak Tükenmez
İsmet Adil’in
Metruk Evrakı

Buluntu edebiyat araştırmaları son yıllarda edebiyat ortamında oldukça verimli bir alan açmaktadır. Bugünlerde edebiyat eleştirisi ve edebiyat kuramı literatüründe yaşanan sönüklük düşünüldüğünde, orada ve burada, şu veya bu hâlde bulunan yazı parçaları, araştırmacıları tuhaf labirentlerde iz sürücülük yapmaya davet ederek onların bu ölgün ortamı canlandırmalarına katkı sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında bu çalışmanın önemi daha kolay anlaşılacaktır.

Ünlü buluntu edebiyat kuramcısı Foundings’e göre, buluntu metin “Herhangi bir zamanda, herhangi bir mekânda, herhangi bir mecraya kazınmış ya da kaydedilmiş, bulunma amacı güdülmemesine rağmen bir ya da daha fazla kişi tarafından bulunan, kendi içinde anlamlı, bütünlüklü, tutarlı metinlerdir.”1 Bu tanım, bir-iki ufak eleştiriyle, ilgili alanda genel kabul görmektedir. Ancak bana göre, bir metin bulunduktan sonra bir kişi tarafından yorumlanıp değeri teslim edilmeli, ardından kamuya açılmalı ve başkaları tarafından da yorumlanmalı, kolektif bir alımlanma sonucunda anlam kazanmalı ki “buluntu metin” hâline gelebilsin. Yani yolda rastgelip elime aldığım bir metin de pekâlâ buluntu metin sayılabilir, ancak bunun saçmalığı apaçık ortadadır. Kısacası Foundings’in ilksel tanımına şerh düşmek elzemdir. Fakat yazımın konusu “buluntu metin”in ne’liği değil de “belirli bir buluntu metin”in ne’liği olduğundan, bu eleştirilere burada değinilmeyecektir. Bunun yerine İsmet Adil’in notlarının bu tanıma ne ölçüde uyduğu, ilk olarak, tartışılacaktır. Sonuç olarak, yukarıda betimlediğim hattı takip etmeye çalışacağım.

Buluntu metnin bulunmadan önceki varlığına dair ontolojik bir sorun olduğu aşikârdır. Bir metin bulunmadan önce de var olabilir ama onu buluntu metin yapan, bulunmuş olmasıdır. Hâl böyle olunca, buluntu metin, yaratıcısından bağımsız bir kişinin işe dahlini zorunlu kılar. Bu yazının konusu gereği bu ikinci kişi benim. Bir işaret fişeği çakmakta fayda var: Bu yazıyı, daha anlaşılır olması için, bu noktadan itibaren daha öznel, akademik dilden nispeten uzak bir üslupla devam ettireceğim. Aşağıdaki detayları anlatmam, anlamlandırmakta zorlandığım bir buluntu metni belki bu detaylar sayesinde başka araştırmacılar anlamlandırabilir diyedir.

Bir cumartesi günü, 20 Nisan 2024’te, ayda bir uğradığım bir sahafa rutin ziyaretimi gerçekleştirdim. Dükkâna yeni geldiği, içinde durdukları kolilerin yarım yamalak açık olmasından anlaşılan aşağı yukarı altı yüz kitap, içerideki tozun da etkisiyle ilk anda dikkatimi çekti. Kolilerin yanında bir de küçük, ahşap sandık duruyordu. Sahafı tanımanın rahatlığıyla derhal kutunun muhtevasını incelemeye koyuldum. Birtakım kitaptan ibaretti bu. Kitapları karıştırırken, kalınca bir cildin arasına sıkışmış, sonradan ölçtüğümde 14’e 9 santimetre boyutlarında olduğunu öğrendiğim bir not defterini fark ettim. Sayfaları karıştırma safhasını birkaç saniyede geçtim, çünkü kutudan bir defter çıktığını ve birinin ona ilgi gösterdiğini gören sahaf, deftere hak ettiğinden çok paha biçecekti; ceketimin cebine atıverdim. Fakat bir yandan da bu kitapların sahibini öğrenmem gerektiğini hissediyordum. “İ.A.” harflerinden oluşan, süssüz, yalın bir ex libris basılmıştı kitaplara. Ölen kişilerin kitaplığını yok pahasına satın aldığını bildiğimden, masasındaki kitapların arkasında kaybolmuş sahafa “Yine bir cenaze kalktı herhalde” diye seslendim. Durum tam olarak böyle değilmiş. Bir apartman görevlisi, birkaç aydır çalıştığı apartmanın deposunda bu kolileri bulmuş. Depodaki rutubete karşı, kolilerin sahibini uyarmak istemiş. Fakat hiçbir apartman sakini kolileri sahiplenmemiş. Apartman görevlisi, apartman yöneticisine ne yapması gerektiğini sorduğunda “Ne yaparsan yap” cevabı gelmiş. Adam da kitapları söz konusu sahafa satmış. Dolayısıyla kitapların ve tabii not defterinin sahibi hakkında bir bilgisi yoktu sahafın. Defteri incelemek için sabırsızlandım. Sonradan kendimi mahcup hissetmemek için, pek para etmeyeceğini düşündüğüm birkaç kitabı kolilerden çıkarıp satın aldım ve eve döndüm.

Defteri okumaya başlayınca, daha ilk satırlardan bir hazine bulduğumu anladım. Notların sahibi eli kalem tutan biriydi, belli. Tutarlı bir metin yoktu ortada ama var olan fragmanlar özgün bir üslubun çok hakiki deliliydi. Gündelik hayata dair birtakım çözümlemeler, mekân betimlemeleri, melankolik ve belki varoluşçu denebilecek iç döküşler. Ve bu sonuncusu, yazarın 50 kuşağından olabileceği, haydi abartmayayım, 50 kuşağı yazarlarından etkilendiği izlenimini uyandırdı bende. Olumsuzluklarla cebelleşen insanların umutsuzca da olsa gösterdiği mücadele, bir dönüşüm çabası, yılgınlıklar, tekrar yola çıkışlar. Hep Türkçenin üzerine düşünerek yapılan bir yazı alıştırmasıyla. Edebiyattan, bu dilde yazılmışından, az çok anlayan herkes benim kapıldığım izlenime kapılırdı. Şunların yazılı olduğu bir sayfayla karşılaşmıştım, örnek vermek gerekirse:

Şehrin mat renkli sokaklarında, unutulmuş anıların gölgelerle dans ettiği köşelerde, varoluşun kayıp özünü ararken buluyorum kendimi. Parmaklarımın arasında yavaşça yanmaya başlayan bir sigaradan yükselen dumanının izleri zihnimde kıvrılan düşüncelerle iç içe geçiyor. Zaman, o gizemli nehir, durmaksızın akıyor; bir zamanlar yaşanmış anların parçalarını taşıyarak. Attığım her adım, bir tür içsel derinliğinin yankısıyla dolu, sorgulayan bir ruhun fısıltısı. Dünyayı paramparça bir bakışla gözlemledikçe, bazı insanların gerçekliğin gizli katmanlarını ortaya çıkarma yeteneğini anımsıyorum. Bu örülü yankılar, sokaklardaki etkileşim, beni kendi bilincimin labirentinde yönlendiriyor; insan deneyiminin sırrı her kelimenin ve sessizliğin içinde açığa çıkıyor.

Etkileyici, değil mi? Burada, etkileyicilikten kastım bu metnin taşıdığı ve sizinle açığa çıkacak beğenilme ya da beğenilmeme potansiyeli değil. Zira bir buluntu edebiyat araştırmacısı, metinlerin genel bir beğeniye hitap edip etmemesiyle ilgilenmez.2 Burada, nesnel ölçülerle demeyelim ama bu işle ilgilenenlerin ölçüleriyle, “Bu yazarın eli kalem tutuyor” dedirtecek bir sayfa söz konusu olan. Bu durumda sayfanın sahibine, İsmet Adil’e eğilmek ve daha önce adını duymadığım bu kişinin kim olduğunu bulmaya çalışmak en önemli konu hâline geliyor.

Derhal kütüphanemdeki yazarlar sözlüklerine uzandım. Birincisi, ikincisi, üçüncüsü. Benzer adlar, benzer soyadları. 50’lerde, 60’larda yazdıysa diye doğum yılları 20’lerin sonundan 30’ların sonuna kadar uzanan yazarları tek tek gözden geçirdim. Sonra, o yıllarda yazı yazmadıysa ama o yıllarda yazanlardan etkilendiyse diye sonraki yıllarda doğanları da taramayı düşündüm ama bu neredeyse sözlüğün tümüne bakmak anlamına gelecekti. Elverişsiz bir yöntemdi. Vazgeçtim ve Milli Kütüphane’nin, belki kataloglarda bu isme rastlarım diye, yolunu tuttum. Kendi başımıza tarama yaptığımız bilgisayarlardan orada da bir şey çıkmayınca bankoya yollandım. Görevliye bilgisayarlardaki kataloğa girilmemiş kitaplar ya da yazarlar olup olmadığını sordum. Yokmuş. Hayal kırıklığıyla ayrıldım kütüphaneden.

Hâl böyle olunca, daha enformel bir yöntem denemeye karar verdim. Bir umut deyip birçok özelliğinin yanı sıra farklı farklı insanlar hakkında binbir anekdot anlatabilme yeteneğiyle tanınan popüler kültür araştırmacısı Cevat Kanter’e koştum. Kendisi İsmet Adil’le ilgili bir malumatı olmadığı ama istersem Kısmet Zalim, Adil Hikmet ya da Nusret Akil hikâyeleri anlatabileceğini söyledi. Yine de bir paragraf olsun göstermek istedim:

Kentin karmaşık seslerinin arasında, zamanın kum saati gibi akıp gittiği bu anlarda, varlığın izini sürüyorum. Beton yapıların soğukluğuyla iç içe, insanların arasında yalnızlığın hüznünü taşıyan bir yolculuk bu. Gözlerim bir yandan uzaklara kayarken, iç dünyamın karmaşıklığına dalmış durumdayım. Sanki bir sosyal bilimcinin derinlemesine gözlem yeteneği ile bir psikoloğun her gün dinlediği iç hesaplaşmaları birleşiyor içimde. Bu karmaşık düşüncelerin örgüsünde, geçmişin hüzünlü notaları ile geleceğin belirsiz melodileri birbirine karışıyor. Oysa her soluk alışımız, her adımımız, bu büyük uyumun birer parçası, bu sessiz şehir manzarasının içinde sonsuzluğa uzanan birer iz bırakıyor.

Okuması bittiği anda, “Duymadım böyle birini” dedi. Yazarlar sözlüklerinde, Milli Kütüphane kataloğunda, Cevat Kanter’in zihninde bu isim yoksa… Bu noktada bir sorun olduğu, meselede emin olmanın imkânsızlaştığı, kısacası İsmet Adil konusunda isme tadil gerekebileceği açık hâle gelmişti; fakat artık ikincil önemdeydi. Bir buluntu metin araştırmacısı olarak bir metin bulmuştum. Sağlam bir not defteriydi bu. Gerisi önemli değildi.

1. Michael Arrears, Lost and Found: A Short Introduction (Oxford University Press, 1999), 33.

2. Susan Finds, The Basic Concepts of Littérature Extraordinaire (kendi yayını, 2008), 157.

edebiyat, eleştiri, Necdet Dümelli, yazmak