Non-Roman Üzerinden “Roman”ın Ne’liğine İlişkin

Berent Deniz Tekcan’ın altıncı kitabı Non-Roman, Ahtapot Kitap tarafından ekimin ilk haftasında yayımlandı ve yayımlanır yayımlanmaz edebiyat cemaatini ikiye böldü. Kimileri kitabın devrimciliğini vurguladı. Diğer kanatta yer alanların en radikalleri bunun kitabevi raflarını değil, çöp tenekelerini boylaması gerektiğini iddia etti. Arka kapak yazısında “atonal ve aritmik, yüksek rakımlı ve alçak basınçlı” olarak tanımlanan kitabın yazarı Berent Deniz Tekcan’a bağlanıyoruz.

Berent Deniz Tekcan, Non-Roman (2022), kitap kapağı tasarımı
ve fotoğraf: Gül Karadeniz

Kitabınızın kulağa biraz farklı gelen bir ismi var: Non-Roman. Nedir bu kitabı roman yapmayan şey?

Sorunuza akademik ilgilerim gereği epey kuramsal yanıtlar verebilirim. Fakat böyle yapmam, tam da bu kitabı yazarak yapmak istediğim şeyle bir zıtlık oluşturur. Bu yüzden daha içeriden bir cevap vermeye çalışacağım. “Anti-roman” diyenler de çıkacaktır; ama boşa. Öncelikle, bu bana göre bir roman; ancak benim açıkça muhafazakâr olarak gördüğüm edebiyat eleştirmenlerine, bunların anlayışlarına göre bu bir roman değil. Sorunuz nedeniyle, bunun bana göre roman olmasıyla değil de onlara göre roman olmamasıyla ilgileneceğim. İlk olarak bu kitabın bir hikâye anlatmadığını, zamandan ve mekândan kopuk olduğunu öne süreceklerdir, öne sürdüler bile. Bu görüş en hikâyeci olmayan metnin dahi bir şeyler hikâye ettiği gibi basit bir önermeyi bile ıskalıyor. Ama konumuz bu da değil. İkinci olarak bu kitap çalıntı şeylerden oluşan bir toplam. Dolayısıyla yazarı da yazar değil…

Burada araya girmeme müsaade edin: Çalıntı olan ne?

Ajitatif şeylerden bahsettiğimin farkındayım. Söylediklerim kulağa züppece geliyor olabilir. Belki gerçekten öyledir de. Fakat sözlerimdeki bu samimiyet sayesinde kitabın neden bir roman olduğu ya da olmadığı daha iyi anlaşılacaktır. Sorunuza gelirsem: Çalıntı, çünkü romandaki karakter otobüse bineceği zaman belediyenin çizelgesine baktığında ve ben bu çizelgeyi kitaba koyduğumda belediyeden; karakter hastalanıp ilaç içtiğinde ve ben bu ilacın prospektüsünü kitaba koyduğumda ilaç şirketinden; konuyu 50 kuşağı yazarlarından yahut kitabın yapısal özelliklerini ağırlıklı olarak Georges Perec’ten ve diğer Oulipoculardan, Amerikan kolajcılardan çaldım. Dahasını söyleyeyim, bunda etik bir problem görmedim. Çünkü bu durumu edebiyatın kendisini tekrar ederek ilerlemesi olarak görüyorum.

“Edebiyatın kendisini tekrar ederek ilerlemesi” dediğiniz şeyi biraz daha açabilir misiniz?

Bunu güncel edebiyata dair bir eleştiriyle açıklamak daha kolay olacak sanırım. Günümüzde edebiyat görünürde ikiye ayrılmış durumda. Fakat bu sözde iki kol aslında aynı kapıya çıkıyor. İlk grup, başka kitaplara benzediği hâlde edebiyat çevresinin bunların ne kadar özgün olduğunu anlatmaya kendini adadığı kitaplardan oluşuyor. Başka kitaplara benziyorlar, çünkü başka kitaplara benzetmeden yeni bir kitap yazmanın herhangi bir yolu yok. Bu utanılacak bir şey değil, yani bunu gizlemeye de gerek yok. Başka kitaplara benzeyen şeyleri farklı farklı biçimlerde bir araya getirmek asıl mesele belki de. Ama hâl böyleyken bir özgünlük tartışması üzerinden değer biçmeye çalışmak bir fecaat. İkinci grupta ise söz konusu kitabın başka kitaplara benzediğinin farkında olunduğu, ama bu benzerliğin bir pozitif değer olarak görüldüğü bir durum var. Kitabın başka kitaplarla olan benzerliği, onun ne kadar Kafkaesk ya da Borgesyen olduğuyla bertaraf edilmeye çalışılıyor bu grupta. Bu sıfatlar birer övgü sözcüğüne dönüştürülüyor. Dolayısıyla her iki grup aynı noktada: Bu kitaplar başka kitaplara benziyor ve bu yazarlar bunu olumsuz bir şey olarak görüyor, kabul etmek istemiyor.

Berent Deniz Tekcan,
fotoğraflar: Anıl Torba

Peki bahsettiğiniz ilerleme nasıl gerçekleşiyor?

Caz davulcusu Buddy Rich, kendi müziğini numune gösterip ve bunun niteliğini vurgulamak isteyerek, mealen “Şu countrycilere ve rockçılara bakın, tarihte geriye doğru dev bir adım atıyorlar” demişti. Hatta ölüm döşeğinde, bir şeye alerjisi olup olmadığını soran hemşireye “Var, country ve western müzik” dediği rivayet edilir. Bunu niçin anlatıyorum? Fikrimin tersine bir örnek oluşturuyor çünkü. Benim kastettiğim şey böyle pozitivist bir ilerleme değil. Yeni bir biçim ya da yeni bir içerik yaratmanın yolu bir şeyleri takip edip onlardan yeni bir toplam oluşturmaktan geçiyor. Mesele bu toplamın ne kadar özgün ya da taklit, ne kadar organik ya da inorganik olduğu değil. Önemli olan şey buradaki potansiyel. Yoksa, ortaya çıkan kitap kimisine bu birikimi iyi kristalize etmiş olarak görünür, kimisine görünmez. Asıl dikkat edilmesi gereken, potansiyel bir devamlılık, bir kesintisizlik ve bağlılık olduğu, bunun yaratıcılığı tetikleyebileceği.

En başta, kitabın yazarının da yazar olarak görülmediğini söylemiştiniz. Ali Erdem Yanık’ın sizi böyle eleştirdiğini hatırlıyorum. Bu konu hakkında bir şey söylemek ister misiniz?

En başta, öyle mahlasla filan da değil, düpedüz isimsiz, yazarsız olarak yayımlatmayı düşünmüştüm bu kitabı. Fakat, alçakgönüllülük edemeyeceğim, Non-Roman’ı bitirdiğimde çok iyi bir kitap yazdığımı düşündüm. Bunun bana getireceği muhtemel avantajları tepmek istemediğimi itiraf edeyim. Öncelikli olarak, şu an yaptığım gibi, bir tartışma yaratabileceğimi ve bunun bir parçası olmaktan kaçmak istemediğimi fark ettim. Az önce söylediklerimle, yazar olarak anılıp anılmamanın benim için o kadar da önemli olmadığını anlatabildiğimi umuyorum. Yapmak istediğim şey meseledeki basitliği göstermekti. Yüzlerce yıllık edebiyat külliyatını düşündüğümüzde, bir tekrarın olduğunu, bunun olumsuz bir şey olmadığını, dolayısıyla yazarın da tekleştiğini, anonimleştiğini anlatmaya çalıştım. Demem o ki, beni bir yazar olarak görmeyen edebiyat eleştirmenleri pek haksız sayılmaz. Hatta haklı oldukları tek nokta budur belki.

“Roman olmayan bir roman”, “yazarı olmayan bir kitap”… Bunlar, tüm bu açıklamalarınızdan sonra bile, kulağa biraz tuhaf gelmiyor mu?

Geliyor tabii. Adamın birinin bir köpekbalığı ölüsünü akvaryuma koyup insanlara göstermesi de tuhaftı. Ama sonra birisi çıkıp ölü köpekbalığını almak için milyonlarca dolar verdi. Tuhaf olan şey, satın alınmadan önce de tuhaftı. Ama satın alındıktan sonra bir şeye benzedi, belki biraz normalleşmeye başladı. Aksi hâlde bir değeri yoktu. Ben de bu kitabı yazdım; tuhaf bir kitap bu, doğru. Siz de bana sorular soruyorsunuz. Yani bu kitabı aldınız. Para verip satın almanızdan bahsetmiyorum. Siz bu tuhaf şeyi okudunuz, onun hakkında düşündünüz, çalışıp sorular hazırladınız. Bu da bir şeydir, değil mi?

Elbette bir şeydir. Teşekkür ederim yanıtlarınız için.

Berent Deniz Tekcan, eleştiri, Necdet Dümelli, Non-Roman, roman