yeni algılama biçimleri önermek »
Mimarlık kitabı tasarlamak, ne demek? Bu sorunun cevabı için önce “Kitap tasarlamak ne demek?”, hatta “Kitap ne demek?” sorularının cevaplarını aramak gerekir.
Bir kenarlarıyla birbirine bağlanmış, dört köşeli, sayfa dediğimiz belirli sayıda kâğıttan yaprağı olan ve önden, sırttan, arkadan, kapak dediğimiz daha dayanıklı bir malzemeyle korunmuş kitap mekânında, yazı, fotoğraf, çizim gibi unsurlarla aktarılmak istenen bilginin temelinde yatan düşünceyi görülür-okunur hâle getirmektir kitap. Bir oyunun sahneye koyulması, bir bestenin icra edilmesi, bir senaryonun filme çekilmesi gibi.
Konusu ne olursa olsun, kitap yalnızca üst üste koyulmuş bir bilgi yığını, kişiliksiz teknik bir ürün ya da seçilmiş yazı, çizim ve resimlerin mekanik bir röprodüksiyonu değilse, istenen katalog değil de kitapsa eğer, basılmış olması kadar, editöryel bir fikri, tutarlılığı, üslubu olması ve editöryel kararlar doğrultusunda tasarlanması da istenen bir şeyse, kitabın konusuyla baskı işlemleri arasına, mesleği bu işleri yapmak olan iki kişiyi sokmak gerekir.
Konu ne olursa olsun, o “konu”yu “kitap” yapan süreç içinde bu iki kişiye editör ve grafik tasarımcı diyoruz. Bu kişiler ne yapar? Bu kişiler neyi kitap haline getireceklerse önce onu anlamaya çalışır. Sonra bu bilgi yığınına, biri ruh, diğeri beden kazandırır.
Editör, kuracağı özgün editöryel yapı içindeki her unsurla tek tek uğraşır. Kendi yazmamışsa yazarının yazdığı metinle uğraşır! Dilini iyileştirir, renklendirir, netleştirir, metni azaltır, çoğaltır, toplar, yayar, içerdeki fikri dışarı çıkarır, fikri fark edilir kılar. Anlatılmak istenen ile malzemenin anlatabildikleri arasında kitabın ruhuna uygun, doğru, iyi ve tutarlı bir ilişki kurulmasını sağlar. Elindeki ham malzemeyi işler, bir ürün hâline getirir. Elindeki malzemeyle bir editöryel koreografi yapar.
Buradaki editör tanımı “yaratıcı editör” için tabii, redaktör editör için değil. Bu nedenle, yaratıcısı yazarının kendisi olan kitaplara sadece redaktör editör yeterli olabilir. Böyle kitaplarda yazar ile tasarımcı baş başa kalabilir, hatta kitabın yayıncısının tercihi doğrultusunda, tasarımcı ihtiyacını yayınevinin standart yayın kimliğine uygun olarak bir operatör de karşılayabilir.
Tabii bir de bu durumun tam zıddı olan “sanatçı kitapları” var. Kitabın bir sanat nesnesi olduğu, sanatçının kendisinin yaptığı, sınırlı sayıda basılan kitaplar.
Oysa burada sözünü ettiğim kitaplar kurum, durum, konu ya da kişi monografilerini kapsıyor genellikle. Bu kitaplarda editörün yaratacağı ruhun izleri tasarıma da taşınır, tasarımcı bu ruhu görünür hâle getirir, bu ruhun bedenini ortaya çıkarır.
Kitap uzaktan bakılan değil, elde tutulan, bu şekilde işlevini yerine getiren bir nesne. Kitapla girilen ilk ilişkide tutma, dokunma hatta koklama bile var. O nedenle kitabın boyutu, cilt biçimi, sayfaların kâğıt cinsi, özellikle de elle tutulan kapak olduğu için kapağın kâğıt cinsi, kitap-okur ilişkisinde tarif edici özellikler taşır. Seçilecek yazı karakteri ya da karakterleri, satır uzunlukları, satır aralarının açıklığı, yazı dokusu ile sayfa kenarları arasında kalan boşluk, sayfa numarası, varsa resim-sayfa ilişkisi, fotoğraf editörlüğü, kitabı oluşturan bölümlerin ayrılma biçimi, bölüm başlıkları, ara başlıklar, kitaba nasıl girileceği, kitabın nasıl biteceği, içindekiler, dizin, açıklayıcı ekler, resim altı yazıları, dipnotlar, önsöz sayfaları ve kitabın olmazsa olmazı, kitabın yüzü, kitabın portresi olan kapak, bütün bunların hepsi tasarımcının hem tek tek hem de birbirleri arasında zorunlu bağlar arayarak ve kurarak çözeceği sorunlardır.
Evet, kitap bir nesnedir, dolayısıyla bir konstrüksiyonla karşı karşıyayız. Rus tasarımcı El Lissitzky yaptığı kitapların künyesinde kendini kitap tasarımcısı değil, “konstrüktör” olarak tanımlar. Tasarımcı yaptığı kitapla öngördüğü mekânı inşa eder. Tasarım, yazılan ile yapılan arasındaki farkta, yani yazılan düşünceyle yapılan kitap arasındaki farkta kendini gösterir.
Sözü özellikle uzattım, çünkü genellediğim bu sürecin bütünü aynen mimarlık kitapları için de geçerli. Benim için mimarlık kitaplarının ayrı, kendine özgü bir kitaplaşma süreci yok! Sinema kitabı, müzik kitabı, moda kitabı diye bir şey olmadığı gibi. Kitaplaşması istenen her konunun, kendi özelliklerinden, kendi ihtiyaçlarından çıkacak editöryel yapıyı ve tasarım çözümlerini bulmak gerekir. Nasıl ki mimarlık afişi, mimarlık logosu, mimarlık filmi diye bir şey yoksa, benim için mimarlık kitabı diye bir şey de yok, konusu mimarlık olan kitap var, konusu mimarlık olan afiş, konusu mimarlık olan logo, konusu mimarlık olan film var.
Mimarlık fotoğrafçısı tamam, ama mimarlık kitabı tasarımcısı benim kabul edemeyeceğim bir tanım. Mimarlık filmi yönetmeni tanımının olamayacağı gibi. Ayrıca sürekli aynı alanda iş üretmek, o alanın var olduğu sanılan kuralları içine sıkışmaya, fazla “doğru” işler yapmaya, “doğruculuğun” sıkıcılığına düşmeye de neden olabilir. Oysa, örneğin bir mimarlık kitabına “o kitabın ihtiyaçlarını karşılayacak” şekilde editöryel ve tasarım kapsamında serbest ve esnek bir bakış, sıkışıp kalınan, bir yük haline gelen kuralları ve “doğruları” (onlar her neyse) aşabilir, kitabı “parlatabilir”.
Tasarımcı olarak, editör benim için çok önemli! Kitaba dair editöryel ve tasarımsal ön fikirlerimi editörle paylaşırım, editöre karışırım, editörle birlikte çalışırım. Tasarım sürecinde de kuşku duyduğum her şeyi editöre sorarım. Bu durum nedeniyle de, çok güvendiğim, tanıdığım, nazımın geçtiği, yanında rahat hissettiğim sayısı sınırlı editörlerle çalışırım. İşini çok iyi yapan, ortaya koyulan fikri alıp farklı bir seviyeye çıkaran, verimli sonuç aldığım editörü bırakmam, peşine düşerim, hatta peşinden koşarım, tatile gittiğinde ise surat asarım.
Genellikle yaptığım kitaplarda, sayfa düzenlerinin ya da kitap kapaklarının tek başına görsel bir cazibesi yoktur. Cazibeyi kitapların bütününde arıyorum. Kitabın bütününde yaptığım mekânsal kurgunun sonuçlarından elde ediyorum tasarımı. Ve tasarımda, o “iş”e özgü bir işaret özelliği arıyorum. Gidilen bir kitapçıda nerdeyse kitabın biçiminin tarif edilmesiyle bulunabilen kitaplar bunlar. Bu durum, tasarladığım “konusu mimarlık olan kitaplar” için de böyle.
Mimarlık kitabı, mimarlığın medyada “suret” oluşturucu malzemelerinden biri. Bu medyatik “suret” sadece mimarlık için değil, bütün disiplinler için hem vazgeçilemeyecek hem de çok tartışma götürür bir konu. Metin Erksan’ın kült filmi 1965 yapımı Sevmek Zamanı’nda boyacı Halil rolündeki Müşfik Kenter, köşk sahibi Meral rolündeki Sema Özcan’a “Ben senin ‘suret’ine âşık oldum, sana değil” der! Arkadaşlık sitelerinde “suretleri” üstünden anlaşıp buluşanların, karşılaştıklarında uğradıkları hüsran ise yazılır, anlatılır.
Bu böyle bir şey! Kitabı kim ya da kimler yapıyorsa (mimar, editör, yazar, tasarımcı) onların bakış açılarına, hatta onların insaf anlayışına kalmış bir durum.
Yapıların, yapıtların ya da kişilerin kendileriyle yüz yüze gelme imkânının sınırlı olması onların “suret”leri üstünden tanınmasını, bilinmesini sağlıyor.
Ama şu da var; yüz yüze geldiğiniz bir yapının sadece “yüzü”nü görmüş oluyorsunuz. Çok iyi çekilmiş de olsa bir fotoğraf gösterdiği yapıyı ne kadar anlatabilir? Bir vesikalık fotoğraf gösterdiği kişiyi ne kadar gösterebilir? İyi bir portre fotoğrafı, ışık, gölge, kamera açısı tasarlanarak çekilen yüzün en iyi görünen, en etkili olduğu düşünülen hâli değil midir? Peki bu çok etkili portre fotoğrafı o yüzün ne kadar kendisidir? İşte kitap burada devreye giriyor. Yeni tanıştığınız ya da fotoğrafını gördüğünüz bir kişinin yüzü ancak bir daha gördüğünüzde sadece onu tanımanıza, kitap ise o kişi üstüne ayrıntılı bilgi sahibi olmanıza yarar, onu gerçekten tanımanızı sağlamasa bile!
Bir yapı ya da mimar monografisinin kitap üstünden “sureti”, mimarının, editörünün, yazarının, tasarımcısının gördüğü, görmek istediği, kendi gördüğü gibi görülsün istediği bir “suret” olmuyor mu?
Mimarların kendileri üstüne kendilerinin yaptığı kitaplar için söyleyebileceğim tek şey ise yapınca yapılmış olacağıdır. Mimarlık tarihinde mimarların kendi logolarını, kendi afişlerini, kendi kitaplarını yapmaları çok görülen bir “vaka”dır! Oysa mimarlık tarihinde bildiğim kadarıyla, kendi yapısının ya da kendisinin üstüne yapılmış bir belgesel filmin yönetmenliğini yapan bir mimar yok!
Anlaşılan mimarların, “Ben de yaparım” özgüveni nedense grafik tasarım alanında baş gösteriyor.
Film yapmak, müzik bestelemek, roman yazmak, istisnalar dışında neyse ki mimarların özgüven sınırlarının dışında kalıyor genellikle!*
* Bülent Erkmen’in “Mimarlığın ‘Suret’ini Tasarlamak” kapsamındaki sunumu için hazırlanmış olan bu metin, Manifold’da yayımlanmak üzere yazar tarafından yeniden gözden geçirilmiştir. Yayın izni için Arredamento Mimarlık ve Binat ekibine teşekkür ederiz.
