Her şeyi göz önünde tutarak şunu diyebiliriz ki sermaye, çokluk olarak içinde yaşamaya zorlandığımız canavarsı bir bedendir. “Bilhassa gerçek kapitalist üretim biçimi” yeterince gelişim gösterdiğinde, der [Karl] Marx, “bütün toplumsal üretici güçlerin emeğe değil de sermayeye bağlı olması ve bizzat sermayenin bünyesinden yayılmaları nedeniyle sermaye epeyce gizemli bir varlık hâline gelir.”1 Tam da üretimin tüm meyvelerini temellük ederek ve üretimin tamamını kendine atfederek sermaye, [Gilles] Deleuze ve [Félix] Guattari’nin socius* adını verdiği, tam teşeküllü bir organsız bedene** dönüşür. Bu canavarsı beden toplumumuzun rahmi, karnı ve derisidir. Sermayenin bedeni tüm karşılaşmalarımızın gerçekleştiği sahne, içinde tüm arzularımızın kaydedildiği ve dağıtıldığı mekândır. Paranın evrensel bir eşdeğer olarak aktığı, bir biçimden diğerine ya da bir maddeden ötekine akla gelebilecek tüm değişim ve dönüşümlerin önünü açan “akışkan ve kaygan” yüzeydir.2 Ve ayrıca bu bedenin derinlikleri ufkumuz olan zamanı da sarıp sarmalar. Buna “yaşam deneyimi”miz pek tabii dahildir: saat zamanı, çalışma saati, boş vakit. Diğer taraftan bu beden, her türlü öznel deneyime yabancı zaman formlarını da içerir: ışık hızı, elektronik ağların neredeyse anlık olduğu söylenebilecek zamansallığı, Marx’ın sermayenin “devir hızı” dediği zaman ölçeği ve sayılan ve iskonto edilen, faiz oranlarının biçimini almış şimdiki zamanla orantılanan gelecek zaman.
Kuşkusuz ki bu canavarsı beden “gerçekten” bizimdir, en nihayetinde bize aittir. Sermayenin bedeni, çokluğun üretken emeğini kendine mal ettiği ve kendi yaratıcılığı olarak addettiği ölçüde iş görebilir ancak. Sermayenin üretim iddiası, “bünyesinden yayılması nedeniyle” bir kurgu ya da illüzyondur. Ama yine de “nesnel” bir illüzyondur; zorunluluk arz eden bir kurgudur. Bir başka deyişle, bu aldatıcı görünümün, bu kurgunun ta kendisi içinde yaşadığımız dünyanın hakiki bir özelliğidir. Sermayenin bedeni olan biten her şeyin nedeni değildir tabii, daha ziyade Deleuze ve Guattari’nin adlandırdığı gibi “yarı-neden” ya da görünür nedendir. Para herkes tarafından olduğu hâliyle kabul edildiği ölçüde evrensel bir eşdeğer olarak işler. Ve benzer şekilde sermaye tüm üretimin motoruna dönüşmede başarı gösterir ki bu, mülkiyet haklarının koca bir silah cephaneliği aracılığıyla güçlendirilmesi ölçüsünde mümkündür: yasalar, kurumlar, gelenekler, inançlar, cezai işlemler, gözdağı vermeler ve baskı altında tutmaya ve ikna etmeye yönelik yöntemlerin diğer biçimleri.
Tabii somutlaşması pek etkili maddi yöntemlerce teminat altına alınmış “gizemli bir varlık” olarak sermaye ancak “biçimsiz, dilsiz, çocuksu ve dehşet verici bir ucube biçiminde”3 temsil edilebilir ve deneyimlenebilir; zira gündelik hayat deneyiminde bir karşılığı yoktur. Socius ya da “sermayenin bütünlüklü bedeni”, fenomen dünyasında tamamen maddi süreçler tarafından düzenlenir, ama buna karşın tüm bu süreçlerin bir toplamı ve limiti olarak yarı-aşkın bir statüye sahiptir; yani belirli bir zaman ve yerde karşımıza çıkan tikel bir fenomen değildir. Daha ziyade kaçınılmaz olarak karşılaştığımız fenomenlerde hâlihazırda verili bir varsayımdır. Bu sermaye-bedeni doğrudan ve kendi payına deneyimleyemeyiz, fakat yine de tüm deneyimlerimiz onu mesken tutar ve rahatlıkla onun türlü etkisi olarak değerlendirilebilir. Sermayenin canavarsı bedeni yegâne ufkumuzdur, içinde yaşadığımız matrikstir, ama bir yandan da (ister üretici isterse de tüketici olalım) tüm deneyimlerimizin kabı ve bu deneyimlerin altında yatan yapıdır. Bu açıdan bakıldığında [Immanuel] Kant’ın deneyimin aşkın koşulu diyeceği türden bir şeyle karşı karşıya olduğumuz şüphe götürmez. Ya da daha iyisi onu, bir süreç değil de daha çok bir yapı ya da varlık olduğundan, Deleuze ve Guattari’nin temel “sentez” dediği, deneyimimizi yaratan ve düzenleyen şey olarak anlamlandırabiliriz.
O hâlde sermayenin “bütünlüklü bedeni”, –her ne kadar bu formülasyon kulağa bir oksimoron gibi gelecek olsa da– aynı anda hem elle tutulur hem de elle tutulamazdır. Onun hastalıklı bedeniyle sürekli temas hâlindeyizdir, ama buna rağmen onu “kavrama”mız mümkün olmaz. Onu tam olarak anlamamızı sağlayacak mesafeden yoksunuzdur; içine gömülmüş olduğu köpeğin postunu bir pire ne kadar görüyorsa biz de onu o kadar görürürüz. Pragmatik olduğu söylenebilecek gündelik deneyimimizin lensinden bakıldığında, bu sermaye-beden eşi benzeri görülmemiş bir canavarlıktır; üstümüzden yırtıp atamadığımız, kurtulamadığımız ama bir yandan da ne herhangi bir şekilde kontrolümüzde olan ne de sahip olduğumuz bir şeydir. Sermaye-bedeninin deneyimi herkeste ortaktır, ama bu sadece acıdaki ortaklıktır, yoksa [Michael] Hardt ve [Antonio] Negri’nin yeğleyeceği gibi, üretimdeki ortaklık değil. İster üretici isterse de tüketici olalım, bu bağlamda tüm öznel etkinliğimizin hunharca atomlarına ayrıldığı ve paramparça edildiği söylenebilir; geriye kalan yegâne birlik ise socius’unkidir. Bu sermaye-bedenin katları ve kıvrımları arasında bitler ve tahtakuruları gibi koşturup duruyoruz. En iyi ihtimalle yapabileceğimiz şey, bu bedenin belli akışlarının yönünü değiştirmek, onları ayartmak ve mümkünse saptırmak. Belki bu bedenin “aksiyomatiği”ni ya da “genetik kodunu” tek tük de olsa, bir nebze de olsa yeniden programlayabiliriz, virüslerin yaptığına benzer şekilde. Ama işte, elimizden gelen bu kadarı olacaktır, daha fazlası değil. Bu sermaye-bedenin bizi tahakküm altında tuttuğu kesin ama onun içinde sıkışıp kaldığımız da bir o kadar net. Nefret ediyoruz ama aynı zamanda sevmek zorunda hissediyoruz kendimizi, zira hayatımıza devam etmek için ona muhtacız, onsuz yaşamamız imkânsız. İlk nedenlerin düzeni üzerinden anlaşılacak olursa ([Baruch] Spinoza sub specie aeternitatis*** demeyi tercih ederdi buna) sermaye, çokluğun emeği üstüne çökmüş parazittir. Ancak varoluşsal ve deneyimsel açıdan bakıldığında durum bunun tam tersidir: Sermayenin canavarsı bedenine yapışıp kalmış parazitler biziz.
{fold içindeki imge: Hong Kong (China), 11.11.2007, fotoğraf: Luis Gosalbez (CC BY-NC 2.0)}* Bu kavramın epey basitleştirilmiş ve zorunlu olarak indirgemeci bir tanımı daha önce bir başka çeviri üzerinden kısaca yapılmıştı, bkz. Akın Aşkınoğlu’nun “Sermayenin Sonsuz İştahı” başlıklı metni. (ç.n.)
** Deleuze ve Guattari’nin felsefesinin temel kavramlarından biri. Türkçede (pek hoş bir ifade olmasa da “Deleuze scholar’lığı”nın yer etmemişliğinden dolayı) anlaşılmamış gözüken bir kavramdır. Öncelikle, kavramın tanımından evvel, kavrama dair büyük bir yanılgıyı savuşturmalı: Organsız bedene ulaşmak diye bir şey yoktur. Bir iddia ya da spekülasyon değil bu, bizzat Deleuze ve Guattari yazar bunu (Bkz. Bin Yayla’nın altıncı “yayla”sı). Bir limittir organsız beden, ulaşılan değil ulaşımın sağlandığı yüzey, düzey ya da düzlemdir. Arzunun aktığı, bir formdan diğerine çevrildiği, evrildiği sahadır. Havalı bir “Onu da arzularım bunu da” anlayışsızlığının ifadesi de değildir diğer taraftan. Bir vagabond felsefesinin kurucu bileşeninden söz etmiyoruz. Hatta organsız bedeni cinsellikle bağlantılamak bile giderek sakil durur (Freudcular bu hataya düşer sıklıkla, ekonomiyi bile libidinal bir manevralama olarak gördüklerinden). Her ne kadar bu kavramın tanımı özelinde bırakın DeleuzeoGuattariyenleri, bizzat Deleuze ve Guattari bile anlaşamasa da, bir tanım şu olabilir belki: Arzulamanızı sağlayan ama bir eksiği, gediği, boşluğu doldurmak için değil de (bu “bir şey”i arzulamak olurdu) bir ifade, bir afekt, bir eylem ortaya koymanızı mümkün kılan, tamamen içine gömülü olduğunuz, sizden, arzulama-makinelerinizden ayırt edilemez olan işlevler bütünü (Kurucu-üretici arzu). Kompleks bir tanım ama yine de bir tanım. Bu anlamda organsız beden ille de “devrimci” değildir; “gerici” de olabilir pek tabii. Örneğin faşizm de arzulanır, soykırım da arzulanır, school shooting de arzulanır. Sorun, bu arzuyu yönlendiren sistemin nasıl çalıştığıdır. Ve arzunun nasıl kilitlendiğidir. (Dolayısıyla, birine basitçe “sağcı” ya da “solcu” demek, Deleuze ve Guattari’nin perspektifinden anlamlı da değildir.) Organsız beden sabitlenmeyen, akışı donuk olmayan arzunun soyut hâli olarak tanımlanacak olursa, arzunun akışı kestiği veya yavaşlattığı ve bir form altında kavranabilir bir hâl aldığı an, bedenin organa taptığı andır diyebiliriz. Organsız beden ise arzuyu, çok hızlı ilerleyen bir şeyin ilerlediği zemine yavaşça gömülmesine ya da ışık hızında hareket eden bir şeyin hareket ettiği ortamla birleşmesine benzetir. Arzu sürekli akar ve akmadan duramaz. Organsız beden bu akışın her tür uğrağıdır; bedenden geçme, bedende yayılma ihtimali olan ve olabilir arzunun, aktüel ve virtüel arzunun bütününün arayüzü, mecrasıdır. (ç.n.)
*** Kelimesi kelimesine çevrilecek olursa, sonsuzluğun perspektifinden görmek demektir. Spinoza’nın felsefesinde ancak üçüncü tür bilgiye erişimle birlikte mümkün bir hâle gelen bir görme hâli olarak sınıflandırılabilir. Burada görmeden kasıt, tabii ki gözle görme değil. Batı felsefesinin fetişi görülen olduğundan ve görme de genellikle anlamayla özdeştirildiğinden (I see ifadesinde de olduğu gibi), görmeyi Batılı manasıyla kullanıyoruz biz de. Spinoza da öyle kullanır zaten, birazcık içeri kırarak. Yani “içgörü” babında. Üçüncü tür bilgi sezgisel bilgi tipidir; hayal gücüne ya da akla dayanmayan tipte bir bilgi. Spinoza’nın en okültleştiği noktayı işaretler bu kavram, kendi felsefesi özelinde. (ç.n.)
1. Marx’ın Kapital’inden (üçüncü ciltten) bir alıntı. Alıntılanan yer: Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni 1, çev. Fahrettin Ege, Hakan Erdoğan ve Mustafa Yiğitalp (Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2014), 26.
2. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, age, 32.
3. Jacques Derrida, Yazı ve Fark, çev. P. Burcu Yalım (İstanbul: Metis Yayınları, 2020), 384.
Bu metin ilk olarak The Pinocchio Theory adlı blog’da (Ekim 2008), “The Body of Capital” başlığıyla yayımlandı ve yazarın izniyle, Manifold için Hasan Cem Çal tarafından Türkçeye çevrildi ve notlandırıldı.
