Kısa Bir Tarihi
Asia Argento kültürün post-sinematik* evresine ait bir ünlü, film perdesini ve video ekranını doldurma şekli de eski kuşak aktrislere kıyasla tamamen farklı. Greta Garbo gibi klasik dönemde sükse yapmış bir kadın film yıldızı genellikle saflığın ve mükemmelliğin imgesini oluşturur. Sonsuz bir arzunun nesnesi olarak görülür o; “nesnelerin en büyük aydınlık içinde biçimlenip tamamlandığı bir gökten inmiş olan”1 bir şeye benzer sanki. Bizi kendisine sonsuz bir mesafede tutar ki bu, ona tapmamızı sağlayan mesafedir tam da. Bu açıdan Garbo’nun kariyerini noktalamasıyla birlikte kamusal yaşamdan tamamen el etek çekmesi şaşılacak bir şey olarak görülmemeli. Birkaç on yıl sonra sinema salonlarını fethedecek olan Marilyn Monroe ise Garbo’nun aşkın mükemmelliğine hiç mi hiç sahip değildir, seyirci ile kendisi arasındaki mesafeyi de sonsuzlaştırmaz. Bunun yerine güzelliğini çömez komedyenliğinin tamamlayıcısı hâline getirir. Kendi cinsel çekiciliğinin bilincinde değilmiş gibi gözükmesi de bizi bir bakıma bu çekiciliğin gizemini çözmeye iter. Monroe kendine has bir aura’ya sahip olsa da, (Garbo’nun göksel aura’sının aksine) onunki dünyevi bir aura’dır. Tam da cennetten yeryüzüne bu düşüş, Andy Warhol’un açıkça anlamış olduğu üzere, Monroe’nun imgesini metalaştırmasını, çoğaltmasını ve anlamla için için kaynatmasını sağlayan şeydir. Oysaki hem Garbo hem de Monroe’ya zıt olarak Argento, en küçük bir aşkınlık izi dahi taşımaz üzerinde. Doğrudan doğruya bedenseldir; etten, kandan, kemiktendir: Düpedüz mevcut bir bedendir onunki. Ve yıkıcı olduğu söylenebilecek zekâsı da bedenselliğinden ayrılamaz. Argento seyirci ile yıldız arasındaki baştan çıkarıcı mesafeyi çökertir, bunun yerine de hiperbolik bir mevcudiyeti geçirir. Onun performansları aşırı derecede içkin ve fizikseldir. İronisi dahi fazla dolaysızdır, rahat hissettirmek için bile fazla yakındır o.
Argento iki kanalda [register] birden çalışır: Rollerini aşırı sahiplenerek ve hem stilize hem de doğallaştırılmış bir performans sunarak oyunculuk teamüllerini ters yüz eder, ama aynı zamanda bütün bunlardan kendini derin mi derin bir kimin-umrunda ironisiyle uzaklaştırır.** Cinselliği tamamen özbilinçsiz olduğu söylenebilecek bir tarzda yansıtmayı başarır o; fakat bu özbilinçsizlik de derinlemesine bilen, hiç mi hiç saf olmayan ve (Donna Haraway’in siborg figürü için söylediği gibi) “masumiyetle hiç alakalı değil”2 gibi gözüken türdendir. Argento’nun bilmişliği bizi onun çekiciliğine “yabancılaştırır”, ama bu çekiciliği el değmemiş kılmayı da başarır. Argento hem metot oyunculuğu yapıyormuşçasına bir yoğunlukta rolüne bağlılık gösterebilen hem de tüm performansını postmodern “tırnak işaretleri” içine alabilen bir oyuncu.
Argento, Jean Baudrillard’ın histerikçe kınadığı postmodern toplumun “müstehcenliğini” ve “şeffaflığını” bile isteye ve korkusuzca örnekler. Baudrillard heteroseksüellere has bir paniğin sancısına kapılmış gibi gözükür; öyle ki büyük bir huzursuzluk içerisinde bedeni “olası bir yokluğun en ufak bir parıltısını bile taşımadan, hâlihazırda oradadır, radikal bir açıklıkta var olur; saf mevcudiyet hâlinde”3 diye betimleyecektir. Buna karşıt olarak ise, eski nesil film yıldızlarının örneklediği eski usül kadınsı gizemliliği ve baştan çıkarma*** ritüellerini yeğler daha çok. Baştan çıkarma “görünümlerin dolaşıma girmesini ve bir sır olarak hareket etmesini mümkün kılan şeydir”4 ona göre; baştan çıkarma ki “şeylerin belirmesini ve kaybolmasını sağlar.”5 Öyleyse Garbo ve Monroe baştan çıkarıcıdır, çünkü hiçbir zaman basitçe ve büsbütün göz önünde, mevcut değildirler; bakışımızı görünür olanın ötesinde kalan saklı ve gizli bir diyara çekerler. Fakat Baudrillard gibi biri Argento’yu baştan çıkarıcı bulmaz, çünkü o kendi sır perdesini kendi aralar ve fazlasıyla oradadır. Baudrillard için baştan çıkarma bir tür metafiziksel striptizdir; bir açığa vurma ve gizleme oyunudur. Argento’nun bizzat icra ettiği striptiz performansı ise buna zıt bir örnek teşkil eder: Bir striptizci olarak kısa bir rol aldığı Abel Ferrara’nın Go Go Tales filminde, oynadığı karakterin direk dansı gösterisi doruğuna bir Rottweiler’la paylaşılan, kurnazca kışkırtıcı bir fransız öpücüğüyle ulaşır. Bu noktada ise baştan çıkarma oyununun ta kendisinin yolundan saptığını görüyoruz. “Müstehcen şeffaflığın” bundan daha direkt bir ifadesi olamaz.
{fold içindeki imge: Abel Ferrara, Go Go Tales, 2007, film karesinden detay, kaynak: Time Out}* Burada post-sinematik sıfatıyla ifade edilen şey kesinlikle post-sinema ismiyle alakasız bir şeydir. Post-sinema tamamen temelsiz, sinemanın belirli bir düzeneği (perde, salon, projeksiyon) temel almak suretiyle tanımlanmasıyla oluşturulmuş bir psödo-kavramdır. Sinemanın dijital hâlini, mobil sinemayı sinemanın ötesi olarak tanımlamakta temellenen, boomeresque bir kavram. Oysaki Shaviro post-sinematikle tam olarak dijital sinema evresinde, devresinde imgenin, bilhassa da hareketli görüntünün ne tür bir dönüşüm geçirdiğini araştırır. Shaviro’ya göre post-sinematik, her şeyden evvel bir etki ya da afekttir. Sinemanın sonrasını değil, sinemanın tüm kültürel anlayışı ve duyarlılığı tanımlamasıyla birlikte kültürün geçirdiği dönüşüme işaret eder. Ama bir yandan da insanların hareketli görüntülerle etkileşim üzerinden ya da bu görüntülerle doğrudan iletişerek ne tür bir kültürel çevre oluşturduklarını ayrıntılar. Bu nedenledir ki Shaviro müzik videolarına da (Corporate Cannibal), ünlü müzisyenlerin oynadığı filmlere de (Southland Tales), ama ayrıca oyun kültürü ile sinema kültürünü iç içe geçiren eserlere de (Gamer) göz atar kitabında, Post-Cinematic Affect’te. (ç.n.)
** Shaviro’nun bahsettiği çift kanallı çalışmayı Argento’nun birçok filminde görmek mümkün. Örneğin Abel Ferrara’nın New Rose Hotel’inde fazlasıyla naif gözüken ama aynı zamanda içten pazarlıklı olan, çekiciliğini bir dalga konusu yapmaktan bile çekinmeyen karakter. Ama tabii Olivier Assayas’ın bir tür neo-femme fatale örneği sunduğu Boarding Gate’te de Argento’nun karakteri yine fazlasıyla duygusal görünümlü ama yeri geldiğinde gayet ölümcül ve tabii ki teni sürekli afişe, pek de heyecan yapmayan, “çözümcü” bir tipleme sunar. Rob Cohen’in XXX’i ise Argento’nun bir kanalını diğerinin lağvı pahasına abartır: Tamamen ölümcül ve hiperbolik bir cinselliğe sahip olmak (Vin Diesel, aksiyon babında, bu rolden sonra onunla aşık atabilecek bir kadın oyuncuya rastlamadı hiç, Michelle Rodriguez “erkeksi” bir görünüm ve tutuma sahip olduğu için ölümcül bile olamıyordu, daha ziyade ve paradoksal olarak bir “aile anası”na indirgenmişti…). (ç.n.)
*** Baudrillard’a göre en temelde üretime karşıt olan ilke. Anahatları Baştan Çıkarma Üzerine’de çizilmiştir. Tamamen metafiziksel bir ilkedir. Schopenhauercı iradenin, Nietzscheci güç istencinin, Deleuzecü farkın bir türevidir; yani her şeyi var kılan, yönlendiren, sindiren kuvvettir. Diyelim ki Baudrillard’ın metafiziğinin temel ilkesidir. Türkçeye tamamen yanlış bir şekilde “baştan çıkarma” olarak çevrilmiştir; doğru çeviri “ayartma”dır. Bu terim özelinde söz konusu olan cinsellik olmadığından, hatta cinsellik bile bir tür ayartmanın parçası olduğundan (Foucaultcu teoride olduğu gibi), ayartma varoluşun tüm kategorilerini kapsar ve her birini çökertir, illüzyona indirger, hepsinden evvel de her birine meydan okur. Örneğin cinsellik, bugün anlaşıldığı hâliyle, salt hayvani bir güdü olarak her zaman var olmamıştır. Cinselliğin, hatta mastürbasyonun ne demek olduğunu bilmeyen ırklar, yerliler, insan grupları vardır. Kendinden başka hiçbir şeye işaret etmeyen cinselliğin tamamen modern bir fenomen olduğunu Baudrillard Foucault’yu Unutmak’ta uzun uzadıya anlatır. Ama bu hâliyle de cinsellik kendi lağvını beraberinde getirir: Salt uyarılmaya, zevke, Foucaultcu “haz”za indirgenen cinselliğin sonu pornoya evrilmek ve üremeden, hatta seksten tamamen arınmaktır ki öyle de olmuştur. Bu örnekte cinselliğin ereğinin kendi yok oluşuna kilitli olduğunu görürüz. Tabii ki buna ayartma demezdi Baudrillard, daha ziyade “müstehcen” derdi, “modern insan” için ölümcül bir hâl ve durum olarak. Ama yine de, ayartmadan, illüzyondan, cinsel bağlamda “erotik”ten kopan, tabuyu yegâne tabu hâline getiren bir cinselliğin kendi yok oluşunu kendi eliyle gerçekleştirmesi de, yani pornografi de bir tür ayartma sabotajı ya da komplosu olarak görülemez mi? (ç.n.)
1. Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Metis Yayınları, 2014), 65.
2. Donna Haraway, Siborg Manifestosu, çev. Osman Akınhay (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006), 6.
3. Jean Baudrillard, The Ecstasy of Communication, çev. Bernard Schütze & Caroline Schütze (New York: Semiotext(e), 1988), 32.
4. Age, 63-64.
5. Age, 71.
Bu metin ilk olarak The Pinocchio Theory adlı blog’da (Mayıs 2009), “A Brief History of Celebrity (with special reference to Asia Argento)” başlığıyla yayımlandı ve yazarın izniyle, Manifold için Hasan Cem Çal tarafından Türkçeye çevrildi ve notlandırıldı.
