fotoğraf: Patrick Chinn (CC BY-NC-ND 2.0)
Taşlara Musallat
Sesler,
Mekânlar,
Zamanlar*

Taş bekler.1 Dünyanın yokluğundan bu yana bekler. Taş bekler milyar yılları. Jeolojik çağları, yıkımları, yeniden oluşları. Taş bekler. Sudaki ilk hücreleri. Kumsaldaki ilk ayak izlerini. Taş bekler. İlk insanın sesini, ilk cinayeti. Taş bekler. Binyılları aşar, kırılır, dökülür, parçalanır, sele kapılır, taşınır. Taş bekler. Köyleri, kentleri, köylerin ve kentlerin yeniden ve yeniden kuruluşunu, düşüşünü, çöküşünü, çürümesini. Taş bekler. Otları, mantarları, çiçekleri, kaktüsleri. Taş dünyanın yokluğundan bu yana bekler. Varlığında dünyayı bekler. Dünya çıkıp geldiğinde taşa kazınır en önce, onda ortaya çıkar ve oradan açılır, açılıverir. Dünyanın varlığı taşın “yok-var”lığındadır; taş yokken, kaybolmuşken, yerin altına çekilmişken de dünya ondadır.

Taş hep bekler. İnsanın tüm sabırsızlığına karşın o bütün azametli sabrıyla, sabırla bekler. Yitirilmiş olanın yeniden gelmesini. Silinenin yeniden yazılmasını. Unutulanın yeniden işitilmesini. Taş bekler.

“Sevgilim, sen polisin yüzündeki taştan bile daha güzelsin!”
(Yunanistan’da bir duvar yazısı)

Richard Sennett Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir isimli kitabında modern kentin en büyük sorununun duyuların yitimi, “mekândaki duyusal yoksunluk” olduğunu dile getirir.2 Kentlerin tasarımı ve mimarisi insan bedeniyle, bu bedenlerin çeşitliliği ve türlü deneyimleriyle bağını kaybettikçe çeşit çeşit sesler, kokular, ışıklar, devinimler, hassasiyetler ya da hissedişler, hisler kent mekânlarından, binalardan, yollardan çekilip gider.3 Bu yitip giden, artık kayıp, eksik ve noksan olan, modern kentlerde “kabul edilebilir” ile “kurban edilebilir” hislerin, var oluşların ve yok oluşların birbirinden kesin biçimde uzaklaştırılmasından kaynaklanır. Taşları, hayaletleri aramaya devam ettiğimiz bu üçüncü metnimizde biz de, duyularını yitirmiş, Sennett’in deyimiyle “temassız” yani karşılaşmanın ve yeni ihtimallerin yokmuş gibi göründüğü tarih anlatılarının karşısına başka bir planla, “taşın planı”yla, onun “sesi, yeri ve zamanı”yla çıkmayı, taşların seslerini, katmanlarını, içindeki zamanları açarak taşlara musallat hayaletleri dinlemeyi deneyeceğiz: “Zira hikâyeler duyulduğunda, zamanın çizgisel akışı kesintiye uğrar.”4 Ne kadar duyabilirsek, dokunabilirsek belki o kadar ama her duyduğumuz, dokunduğumuz, dünyada bir ses, yeni bir yer ve farklı bir zaman açacak: Gerçekleşememiş geleceklerin, yok edilmiş olasılıkların sesini, yerini, zamanını. Ve şimdi, taşların betonlaştığı –çünkü “eski taş yapılar dokunmaya zorlar”–,5 hayaletlerin, hayallerin uysallaştığı modern kentin “başka yerler”inde, yerin altında ve yıkıntılarda, enkazlarda, arkeolojik alanlarda, evlerin kuytu köşelerinde, hafızaların gömüldüğü yerlerde yolumuza devam ediyoruz. Taşların ve hayaletlerin hakikatini takip ederek.

Taşın Sesi

“Ses içeri işler, hâlbuki ışık tecrit eder. Duyduklarımız etrafımızdaki mekânı dolduran seslerdir, oysa gördüklerimiz önümüzdeki mekândan soyutlanan ya da ‘çekilen’ şeylerdir. Beden sese titreşen bir çukur gibi yanıt verir, ışığa ise yansıtıcı bir ekran gibi. Yani işitsel dünya dinamikken, görsel dünya statiktir; duymak katılımcıyken, görmek belli bir mesafeden izlemektir; dinlemek toplumsalken, izlemek asosyal ya da bireyseldir; dinlemek ahlaki olarak erdemliyken, izlemek güvenilmezdir ve nihayetinde dinlemek sempatetikken görmek kayıtsız ya da belki haincedir.”6

Arkeoakustik çalışmalar antik yapıların ve mekânların seslerini; bugün hâlâ çınlamaya, dünya üzerinde dolaşmaya devam eden bu seslerin taşıdığı olasılıkları; tarihi mekânlar, bu mekânlardaki toplumsal pratikler, geride kalan resimler ve sesler arasındaki ilişkileri analiz ederek geçmiş kültürlere dair yeni bilgiler sunmayı hedefler. Bu kültürlerin sonik bileşenlerini ortaya çıkarma amacı taşıyan arkeoakustik araştırmalar, geçmişin işitsel izlerinin görünür ve bilinir olması bakımından çok önemli tartışmalar açmaktadır. Antropoloji, etnomüzikoloji ve arkeolojinin kesişiminde yer alan arkeoakustik çalışmalar, taşların diziliminden, oyulma biçimlerinden, taş resimlerinin konumlarından yola çıkarak “bir zamanlar”ın seslerini bugünde duyulur hâle getirmekle uğraşır. “Tarih öncesi resimli mağaralar ve kayaların ses boyutu” olarak da tanımlayabileceğimiz bu önemli tartışma çoğu duvar resminin, süsleme veya işaretlemenin yankısı en iyi olan yerlere yapıldığını, dolayısıyla tüm bu çizimlerin mağara içlerinde ya da açık havada yapılan ayinlerle, söylenen şarkılarla beraber ortak bir sesin parçası olduğu düşüncesini içerir.7 Fakat resimlerin sesli bir dünyanın parçası olduğunu söylerken, diğer taraftan kaya ve duvar resimlerinin üzerine yapıldığı o taşların da aslında sesli, sesi olan, sesle ufalanan ve değişen alanlar olduğunu belirtmek gerekiyor: “Sanatkâr, bir taş balta üzerinde nasıl çalışırsa çizimlerde de öyle çalışıyordu: Yüzeyde tek bir leke ya da çizgi meydana getiren ufak çukurlar oluşturana dek taşları birbirine vurarak art arda küçük parçalar ufalıyordu. Bunun sonucunda, kimi zaman neredeyse üç boyutlu, yüksek kabartma (rölyef) resimler elde ediyordu.”8 Resimlerin ardında da yani, taşların birbirine vurulurken çıkardığı sesler durmaktadır; taşın sesi hep oradadır. Ancak arkeoakustik çalışmalar çoğunlukla Stone Henge (İngiltere), Avebury Anıtları (İngiltere), Kuzey İspanya ve Güneybatı Fransa’daki tarih öncesi mağaralar, Göbeklitepe (Türkiye) gibi tarih öncesi yapılar ve arkeolojik alanlara yönelmiş durumdadır.9 Devlet şiddetinin, savaşların, depremlerin, yok edilmiş, işgal edilmiş, tarumar edilmiş köy ve kentlerin sesleri arkeoakustik çalışmaların kapsamına henüz girmemiştir. Oysa taşların tanıklığı ve o molozlarda, enkazlarda dolanan hayaletlerin sesleri böylesi çalışmalarla dinlenir hâle getirilemez mi? Viran edilmiş mekânlarda bir zamanlar dolanmış seslerin gücünü, yaşanmış hikâyelerin sözcüklerini uğultularıyla birlikte bugüne taşımak mümkün olamaz mı?

Christopher Tilley ve Wayne Bennett, milyon yıllık taşların peşine düştükleri çalışmalarında özellikle kutsal, metaforik ya da sembolik öneme sahip mekânların kendine özgü ve özel, katı biçimde tanımlanmış ses sistemleri ve düzenleri olduğunun altını çizerler.10 Bu “özel” sesler taşlarda yansır, taşlardan yansır. Yıkıntıların ya da arkeolojik sitelerin zaten bilinir olan mimari özellikleri üzerinden yüründüğünde dönemin seslerine de erişilebilir: “Görüşün ötesine geçildiğinde, kayalar ve oyuntular ne hissederler? Dokunulur olan değişiklikler önemli midir? Peki ya oyulmuş kayalar ve etrafındaki alanda kaydedilebilecek olan işitsel deneyim, örneğin uzak ya da yakın bir denizin sesi?”11 Ancak yok sayılan binaların, kasten yıkılmış köylerin, yok edilen başka mekânların sesleri bu araştırma çerçevesinin dışında kalır; taşın failliği sanki sadece tarih öncesine aitmiş gibi anlatılır. Oysa bir zamanlar “bütün, yaşanır ve deneyimlenir ve şimdi yok olan” taş yapılarda yankılanan sesler de yitip gitmiştir. Türkiye’de yitik seslerin peşine düşmek, modern kentlerin mimarisinin temelini oluşturan Ermeni taş ustalarının yan yana getirdiği o eski taşların; Sur’da, Cizre’de duvarların, bodrumların; büyük depremlerde yıkılan binaların; şimdi ezan seslerinin yükseldiği ya da yıkılan, talan edilen eski kiliselerin, yağmalanan evlerin, değirmenlerin, tahrip edilen mezarlıkların peşine düşmek demektir. Buralarda “taşın sesi insan sesine benzer”; ama artık var olmayan, yaşamayan, kaybedilen insanların sesine. Şimdi artık var olmayanların sesi “taşlarda, kayalarda yankılanır, uğuldar… bedensiz pür bir sese dönüşür… taş [onların] bedeninin izi, kalan tek imgesidir.”12

Sanki yazgımızın
En saydam dakikası titriyor
Göçebe denizin üstünde. Farkında değiliz.
Taşın sesi insan sesine benziyor.
Balkondaki saksı, bir bakıyorsun,
Bulutun yerini almış.
[…]
Duvarların çözülmeyen sözleri gibi
Bir mırıltı. Bugünün, bu sabahın.
Ne anımsama, ne unutuş. Bir ucucalık,
Kıyıların al rengi kokuları ile
Kötürüm bir bülbülün şakıması gibi büyüyen
Bakışlarımızın ağır simgelerinde.

(Melih Cevdet Anday, Göçebe Denizin Üstünde)

Orhan Eskiköy’ün senaryosunu yazdığı ve Zeynel Doğan’la beraber yönettiği Dengê Bavê Min’ın [Babamın Sesi, 2012] ilk sahnelerinden birinde Basê, taşların üst üste koyulduğu bir ziyarete, kutsal bir alana gider. Önce bir taşı kenarından öper. Sonra da Kürtçe “İnşallah dönüp eve gelir!” diye dua ederek kendi taşlarını üst üste dizer. Basê çok konuşmayan bir kadındır ama taşlara konuşur, taşlarla konuşur.

Zeynel Doğan ve Orhan Eskiköy, Dengê Bavê Min, 2012, kaynak: Bianet

Filmde sadece bir kere gördüğümüz bu taşlar, başka taşlarla, taş hikâyeleriyle desteklenir ve sanki kayıp olanın, Basê’nin büyük oğlu Hasan’ın varlığını sürekli hatırlatır, yokluğunun yerine geçer. Mesela köydeki eski taş evin duvarları dökülür, duvardan düşen bir parça Basê’yi uyandırır: Hasan mı gelmiştir? Düşen taşın sesi Hasan’ın artık kaybolan sesi gibidir. Duvardan düşen bir küçük taş parçasının sesiyle uykusundan uyanan Basê, oğlunun sesine yeniden kavuşabilmek için başka bir sessizliğin ortasına, ıssız bir tepeye kendi taşlarını üst üste dizmiştir. Taşlar Hasan’ı geri çağırır, tıpkı oradaki başka taşların başka kayıpları çağırması gibi. Taş bu sefer umuttur, dilektir. Yukarıdaki fotoğraftan da fark edileceği üzere üst üste koyulan, biraz da insan siluetini hatırlatan taşlar birden canlanacak, yürüyüp gidecek ya da hemen “eve” dönüp gelecek gibidir. Taşlar bu hâlleriyle hem ölüdür hem de canlı, hem geçmişe aittir hem de umutla geleceği çağırır. Yani bir başka deyişle, kaybın yerine geçen taş sadece maddi varlığından dolayı değil, bir yokluğun yerine geçmiş olduğu için de vardır. Böylece, taşın “var”lığı “yok”la, “yokluk”la iç içe geçer, muğlaklaşır; ama bu muğlaklık varlığın, farklı biçimde varoluşların da işaretidir. Taş aynı zamanda hayalettir artık ve konuşur, sorar, çağırır: Basê’nin kayıp oğlu Hasan, neredesin?

Kaybın, geri dönemeyenlerin, katliamın olduğu yerde, yani varlığın yok olduğu, yok edildiği yerde, belki bir yol kenarında, bazen “bomboş” bir toprak alanın orta yerinde taşlar köklenir; durdukları yerde –hiçbir hayat belirtisi içermiyor gibi görünen tüm o cansız, ağır, katı cismine inat– kayıp olanın varlığını dünya üzerinde yeniden köklendirir. Onun için, Göçebe Denizin Üstünde’nin dizelerinin birazını yerinden oynatırsak eğer, “taş insana benzer... duvarların çözülmeyen sözleri gibi bir mırıltı[ya].”**

* Bu metin CC BY 4.0 lisanslıdır. (ed.n.)

** Bu metin “Taşlara Musallat: Sesler Mekânlar Zamanlar” başlıklı metnin ikiye bölünmüş ve üstünden geçilmiş hâlinin ilk kısmıdır. Metnin ikinci kısmı gelecek ay içinde yayında olacak. (ed.n.)

1. Taşlara Musallat üst başlığıyla Manifold’da yayınlanacak ilk dört metnimizi Off University’nin Türkiye’de Eleştirel Barış Çalışmaları başlıklı projesi çerçevesinde yürüttüğümüz Taşlar, Kayalar, Harabeler: Geçmişle Yüzleşmenin “Hayalet-Varlık”ları araştırmamızın ve bu araştırma çerçevesinde 2022 yılının Ekim ayından itibaren anlattığımız on haftalık araştırma dersinin kapsamında yazdık. Manifold’da yayımlanan bu üçüncü metnimiz de daha önce Türkçe ve İngilizce yayımlandı. Türkçe metnin internet adresi şöyle için şuraya tıklayınız. Metinlerimizin Manifold’da yeniden görünürleşmesini mümkün kılan, yazdıklarımıza kıymet vererek bize bu alanı açan, yazarken ne yapmayı hayal ettiğimizi hisseden editörümüz Hasan Cem Çal’a çok teşekkür ederiz.

2. Richard Sennett, Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis Yayınları, 2018), 11.

3. Age, 11–17.

4. John Berger, Bento’nun Eskiz Defteri, çev. Beril Eyüboğlu (İstanbul: Metis Yayınları, 2013), 88.

5. Sennett, age, 17.

6. Tim Ingold, The Perception of the Environment: Essays on Livelihood, Dwelling, and Skill (New York: Routledge Press, 2000), 251-252. Ingold’un duymak ve izlemek arasında kurduğu bu çatışmacı tanımlamanın benzerini Sennett’in Ten ve Taş metninde de bulmak mümkündür. Çünkü Sennett’e göre duyusal yoksunlukla ör(t)ülü kent mekânında tüm hassasiyetlerini, hissedişlerini yitiren beden duymaz, yaklaşmaz, dokunmaz ama belirli hedeflere doğru “pasif bir biçimde hareket eder”, seyreder ve tüketir ve böylece “bedensel farkındalığı körleşir.” Sennett, age, 12-13.

7. Mihály Hoppál, Şamanlar ve Semboller: Kaya Resmi ve Göstergebilim, çev. Fatih Sel (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016), 90-91.

8. Age, 16.

9. Tarih öncesi alanlardaki arkeoakustik çalışmaların örnekleri için şuraya, şuraya ve şuraya tıklayınız.

10. Christopher Tilley ve Wayne Bennett, The Materiality of Stone: Explorations in Landscape Phenomenology (Oxford: Berg Publishing, 2004), 87–89.

11. Age, 223.

12. Nermin Saybaşılı “mıknatıs-ses” kavramından yola çıkarak sesin silinemez varlığını anlatırken, Narkissos’a olan aşkına karşılık bulamayan Ekho’nun taş olup yankıya dönüşmesini anlatan mitolojik hikâyeye başvurur: “Ekho'nun bedeni taşlarda, kayalarda yankılanır, uğuldar; saf ve temiz, katışıksız ve bedensiz pür bir sese dönüşür. Ya da belki şöyle demeliyiz: Dönüştüğü taş onun bedeninin izi, kalan tek imgesidir.” Saybaşılı’nın mıknatıs-ses dediği “resmi dilin yasasına hücum eden bir aksisedadır”; yani Ekho taştır ve Ekho sestir, sürekli yankılanan sesiyle Ekho artık susturulamaz. Nermin Saybaşılı, Mıknatıs-Ses: Rezonans ve Sanatın Politikası (İstanbul: Metis Yayınları, 2022), 47.

kent, mekân, Meral Akbaş, Özge Kelekçi, Richard Sennett, şehir, ses, taş, Taşlara Musallat, zaman