Rivayet odur ki Friedrich Nietzsche her yaz ziyaret ettiği Surlej’deki Silvaplana Gölü’nün kenarında yürürken bir gün bir kayaya rastlar.1 Sonraları Zerdüşt Kayası olarak da çağrılacak bu taşla konuşmalarında, 20. ve 21. yüzyıl düşünce tarihini kökünden sarsacak kavramsallaştırmalarından birine erişir: “Bengi dönüş” [eternal recurrence]. Öylece ve kim bilir ne vakittir orada “duran” bir kayada açılan “sonsuz” dünya Nietzsche’nin felsefesine tekrarların, dolayısıyla ihtimallerin, yeniden başlamaların, yeni kararların ve kendi etiğini kurmanın düşünsel tohumlarını atar. Bengi dönüş, “Hayatlarımızı aniden kesintiye uğratsak ve tam durduğumuz bu ana kadar olan hayat parçamızı tekrar ve tekrar yaşamak zorunda kalsak eğer ne olurdu?” sorusuyla yola çıkar.2 Sonsuza kadar, sonsuzca kere tekrar ve yeniden ihtimalinin bir hayatın içine, hayatlarımızın içine gelip yerleşmesi taşın açtığı, taşta açılan, taşla açılan dünya(lar)dır; çünkü “taş, sonsuzluk dairesini çizer… inadına bir kalışın, basbayağı ayakta kalışın özüdür o”.3 Ama yalnız değil de hayaletlerledir; taşların, yıkıntıların, harabelerin arasında, içinde, etrafında dolanan hayaletlerle; karşılaştıklarına, kendisiyle beraber dolananlara, oralardan göçenlere, göç etmek zorunda bırakılanlara, oralarda öldürenlere, kaybedenlere, öldürülenlerin, kaybedilenlerin öldürüldükleri, kaybedildikleri yerlere, taşların, kayaların, kalıntıların eski sakinlerine, yeni sahiplerine musallat olan hayaletlerle. Biriktiren, dağıtan, hatırlayan, hatırlatan, taşıyan görünür, “ağır” taşların eşlikçileri, yok-varlıkları olarak hayaletler. Bu yüzden belki de “taş, tüm somut cismine inat, kimsenin sahip olamadığıdır”;4 görünen ile göze görünmeyen, ağır olan ile hafif olan ya da zaten hiç tartılamayan, sabitmiş gibi duran ile bir türlü ele geçirilemez olan bir taşın içinde, iç içedir.
İşte biz de bu metinde ve bu metni takip edecek diğer metinlerimizde Türkiye’nin uzak ve yakın geçmisiyle barışma ihtimalini ve/ya barışamama hâlini taşlar, molozlar, harabeler ve hayaletler aksında gidip gelerek, yürüteceğimiz tartışmayı insandan ibaret olmayan dünyalara doğru açarak okumaya, tartışmaya çalışacağız. İlk iki metinde kuramsal bir bakış açısı, kavramsal bir çerçeve oluşturmaya çalışırken, diğer metinlerde Türkiye’nin hafıza kutusunu açarak “taşlaşan hayaletler”in hikâyelerinin, “hayaletleşen taşlar”ın izlerinin peşine düşeceğiz.
Tim Edensor taşlara odaklanmanın, taşa dikkat kesilmenin, taşla uyumlanmanın daha önce fark edilmemiş “şeyler”in,5 dokuların, yoklukların ve izlerin görünür hâle gelmesini sağladığını yazar: “Taşlı şeyler [stony objects] bir araya gelişleri tesis eder, çağrışımları toplar ve ortadan kaybolmuş, yitirilmiş ilişkileri geri çağırır. Öyküleri tahrik eder, beklenmedik hisleri ve duygulanımları üretirler.”6 Taşa yakın olmak, taşların etrafında gezinmek farklı zamanların ve farklı mekânların birbirine doğru açıldığına, taşın bir parçasında, altında, içinde, üstünde zamanların, mekânların biriktiğine, birbirinin içine nasıl da geçtiğine tanık olmaktır. Birhan Keskin’in deyişiyle, “bütün yeryüzü taşın her zerresinde”dir.7 Dolayısıyla geçmişe ya da geleceğe, distopik ya da ütopik mekânlara, şarkılara ve ağıtlara, umutlara veya kayıplara yakınlaşmak ya da uzaklaşmak, bir çeşit kırılmayla, çoğunlukla içinden ışığın sızdığı bir çatlakla, toprağın yarası ya da yine Birhan Keskin’in sözleriyle “buranın en eskisi… dünyanın karnı”8 olması sebebiyle taşların dolayımında mümkündür.
Taşın Sakladığı
“Bu, tanıklık ettiği her acıyı kaşlarıyla bitişmiş göz kapaklarına, saçlarındaki aklara, alnındaki derin çizgilere yansıtıp, tüm acıları ve hoşnutlukları geride bırakarak, tanımadığı bir şehirde, ‘bekleyen’ bir kadının, bin kadının öyküsü. Bu ‘çakıl taşı’ kavramının dilden düşmediği bir trajedinin ortasında, kendi topraklarından gelen bir taşın üzerine gözyaşı döken kadının öyküsü.”9
Evrim Alataş, “Taş” başlıklı köşe yazısında İstanbul’un bir köşesinde yaşamak zorunda bırakılan Mardinli bir kadını anlatır. Alataş’ın Mardin’e gideceğini duyan kadın ondan bir taş getirmesini istemiş, o da dönerken bir tarlanın kenarından aldığı taşı kadına getirip vermiştir. Yazı şöyle biter: “Taşı getirip verdiğimde, gurbetten ana vatanına dönmüş mülteciler gibi üç kez öpüp alnına götürdü. Sonra da yine Kürtçe ‘Ölülerimizin kanı vardır bunda’ dedi… Sonra, taşın üzerine gözyaşı döktü.”10
Pierre Nora tarih ile hatırayı kıyaslarken, biraz da tarihi haklı çıkarmak amacıyla, tarihin geçmişin bir temsili olduğunu, oysa hatırlamanın/hatıranın şimdiye dair olduğunu ve şu anı sonsuz bir zamansallığa bağladığını dile getirir: “Hatıra, hatırlama pratiğini kutsal bir bağlama yerleştirir… Hatıra, gruplardan taşar ve bu grupları kaynaştırır… Hatıra, somutta köklenir: mekânda, tavırda, imajda ve şeyde köklenir.”11 Nora’nın “hafıza mekânları” olarak adlandırdığı ve hatırlamayı mümkün kılan zaman ve uzayı açan en önemli şeylerden biri de taş ve taş yapılardır. Taş ki bireysel ve toplumsal bağlılıkları, sırları, sözleri, “bir zamanları” ve “uzun süren gelecekleri” bağrında taşır. Çoğunlukla suyun, nehrin, denizin, akıntının gücüyle yer/yön değiştirir. Nesilleri aşar. Coğrafyaları keser. Unutulmayacak olanların gizemlerini susarak korur. Tıpkı Diyarbakır ile Mardin’in sınırından, askeri alanın karşısındaki bir tarlanın kenarından gelen, iki kadını birbirine değdiren, bir savaşın ortasından şimdi artık başka bir yaşam kavgasının ortasına düşen ve düştüğü yerde, bir kadının elinde geçmiş ve gelecek olarak duran, hem ölüm, acı, hasret, öfke hem de belki bir ihtimal, bir umut olan o taş gibi.
Taşın Yaşadığı
“Taş [hatırayı] alıkoymaktan çok yoğunlaştırır. Hiçbir niyet olmadan bir araya getirilmiş taşlar bile garip ve güçlü canlılıklar ortaya çıkarabilir. Sıklıkla ölüme dair bir metafor olarak kullanılsa da tarihle ve hatırlamalarla bezenmiş taşlar önceden belirlenemeyecek geleceklerin ve beklenmedik kuvvetlerin mahali hâline gelir. Taş hayatı tutar.”12
Hayat ile taşın ilişkisi tarihten de öncedir. Yazılı ya da yazısız tarihin öncesinde yaşam taşlarla ve taşın gücüyle örülmüştür. İlk aletlerin taştan yapılmasıyla birlikte taşın aldığı biçim, kullanılma şekli çağların bitmesine ve başlamasına neden olur. Değirmenler, değirmen taşları yerleşik ve yeni hayatın, tarım devriminin önemli parçası, yaşamın devam ettiğinin, yeni bir toplumsallığın kuruluşunun göstergesidir. Çok ilginçtir ki Türkiye’den sürülen, yok edilen, öldürülen halklardan kalan değirmen taşları define avcılarının hâlâ gözde av mekânlarıdır. Yaşamın bir işareti olarak değirmen taşları bugün halkların hafızalarının yağmalandığı alanlar olmuştur. Karşılaştığımız bir sosyal medya iletisinde define avcılarına şöyle yol gösterilmektedir: “Bir değirmene girdiğinizde ilk bakmanız gereken nokta değirmen taşının altıdır.”13
Martin Heidegger “İnşa, Yerleşim, Düşünce” isimli makalesinde zaman ile mekân arasında yerleşme ve inşa etme eylemleriyle birlikte ortaya çıkan potansiyelleri analiz eder ve herhangi bir mekâna bakarken mekânı uzaysal bir kapatmadan çok zamanın katmanlarının açılması olarak okumak gerektiğini dile getirir.14 Yaşamla ilişkisi bakımından taş da aynı şekilde değerlendirilebilir. Zamanın katmanlarının ve aynı zamanda jeolojik çağların tabakalarının açılması ve izlerinin sürülmesi de taşlarda birikenlerin okunmasıyla, yani taşların altına, içine bir “av” için, avlanmak için değil de taşa sızanı canlılığın bir kanıtı olarak hayata yeniden davet etmekle mümkün olur. Twitter’da @sapinuwa isimli bir kullanıcı 23 Mayıs 2022 tarihinde çeşitli mermer yapılarda toplanan fosilleri incelediği bir zincir ileti yazar. Bu iletilerde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eski binası fuayesinde bulunan mermerlerdeki fosil nümülitler, Bartın’da bir otelde bulunan elli milyon yıllık fosilleri barındıran taş duvarlar, Güray Müzesi’nde yer olan ekinoid kesitler, @sapinuwa’nın yedi yaşındaki kızının bir okulun mermerlerinde fark ettiği milyonlarca yıllık fosiller, Ankara Numune Hastanesi’nin bütün duvarlarında kullanılan taşlarda uyuyan fosiller uzun uzun, fotoğraflarla anlatılır. Bu muhteşem çeşitlilik ve canlılık, taş yapıların dünyayı insan ötesine taşıma kapasitesinin en çarpıcı örneklerindendir.15
Taşın Yıkıldığı
“Kültürel miras endüstrisi sayısız kalıntıyı sıkı biçimde kontrol edilen yerlere dönüştürdü. Bu mekânlarda ziyaretçiler fotoğraflayabildikleri ancak dokunamadıkları yıkıntılar üzerine düşünmek için para öderler. Bu kalıntılar bundan sonraki dünyaları16 olmayan nesnelerdir: Ölü bir geçmişin ölü nesneleri. Bu nesnelerin değerleri çok uzaktan, geçmişten gelir. Kültürel miras endüstrisinin en iyi korunan sırrı kalıntıların fetişleştirilmiş molozlar olduklarıdır.”17
Gaston Gordillo, Moloz adını verdiği kitabında kalıntılar ile molozlar arasındaki dinamiği analiz ederek, kalıntıların Marksist bağlamda ve Henri Lefebvre’nin mekân tartışmasına atıfla soyut emeğin karşılığı olacak biçimde soyut ve bir bakıma “ölü nesneler” olduğunu, hayatın içerisinden koparıldıklarını dile getirir. Dışarıdan bakıldığında, daha doğrusu kalıntıların civarında yaşayan bölge halklarının gözünden bakıldığında bu yıkıntılar, dokunulabilir, dönüştürülebilir, içinde yaşanabilir, mücadele edilebilir ve yeniden yapılandırılabilir molozlardır.18 Gordillo’ya göre, bu sebeple molozlar tam da somut emeğin karşılığıdır, içinden fetişleştirme geçmez; ilişki kurulabilir ve müdahale edilebilirdir. Theodor W. Adorno’dan “dağılış mantığı” [logic of disintegration] kavramını ödünç alan Gordillo, kalıntıları ve molozları yeniden kavramsallaştırırken bu mekânlarda geçmiş ve yaşanmış olanlarla yüzleşmenin çok daha güçlü potansiyellerinin ortaya çıkabileceğinden söz eder. Belki tam da burada Georg Simmel’in “Harabe” başlıklı metnine dönebiliriz: Simmel bu metninde harabeleri “yaşamın geçtiği yerler” olarak tarifler.19 Fakat bununla birlikte aynı harabede, yani şimdi “yaşamın çekip gittiği” bu yerlerde “yaşamın bir zamanlar… ikamet etmiş olması”, geçmişin şimdide toplanmış ama bununla birlikte geride kalanlarla, eklenenlerle yeni ve başka bir bütünün de ortaya çıkmış olması, harabelerin tam da Gordillo’nun bahsettiği anlamıyla geçmiş ile bugün arasındaki gerilimin kırıldığı/çözüldüğü/kesintiye uğradığı “başka” bir zaman/mekân formunu işaret etmesi anlamına gelir.
Korunan, korunmayan, fetişleştirilen, yok edilen, moloz kabul edilen ya da büyük oranda bölge halkları tarafından değil de yerel yönetimler, arkeolojik otoriteler ve devlet tarafından işgal edilebilir alanlar olarak görülen taş yapılar, kalıntılar, molozlar, harabeler Türkiye’nin şiddet tarihini anlamak için bir kaynak olarak karşımızda durmaktadır. Mesela herhangi bir anıt alanda büyük boşluklar var ise orada mutlaka unutulması/unutturulması gereken, yüzleşilmemiş geçmişler vardır. Eğer tarihi bir mekân korunmuyorsa o mekân resmi tarih anlatısının içinde zaten kendine zar zor yer buluyor demektir. Eğer bir mekânın kalıntıları moloz olarak değerlendiriliyorsa çok büyük olasılıkla kabul edilmemiş bir devlet şiddetinin ve/veya ihmalinin, örneğin Kürt bölgelerine yapılan bombardımanların ya da insanların güvenliğinin göz ardı edildiği deprem ve sel felaketlerinin yıkıntılarının izlerini taşıyordur. Türkiye’de kalıntıların, yıkıntıların, molozların, harabelerin üzerinde hayaletler dolaşır; hayaletler taşların çatlaklarından, suların derinliklerinden, moloz yığınlarının arasından kendilerine alan ve imkân açmaya çalışır.**
* Bu metin CC BY 4.0 lisanslıdır. (ed.n.)
** Bu metin “Türkiye’nin Hayaletleri: Taşlarda, Molozlarda, Harabelerde” başlıklı metnin ikiye bölünmüş ve üstünden geçilmiş hâlinin ilk kısmıdır. Metnin ikinci kısmı gelecek ay içinde yayında olacak. (ed.n.)
1. Taşlara Musallat üst başlığıyla Manifold’da yayımlanacak ilk dört metnimizi Off University’nin Türkiye'de Eleştirel Barış Çalışmaları başlıklı projesi çerçevesinde yürüttüğümüz Taşlar, Kayalar, Harabeler: Geçmişle Yüzleşmenin “Hayalet-Varlık”ları araştırmamızın ve bu araştırma çerçevesinde 2022 yılının Ekim ayından itibaren anlattığımız on haftalık araştırma dersinin kapsamında yazdık. “Türkiye’nin Hayaletleri: Taşlarda, Molozlarda, Harabelerde” başlıklı bu ilk metnimiz daha önce Türkçe, İngilizce ve Kürtçe olarak yayınlandı. Türkçe metnin web adresine şuraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Metinlerimizin Manifold’da yeniden görünürleşmesini mümkün kılan, yazdıklarımıza kıymet vererek bize bu alanı açan, yazarken ne yapmayı hayal ettiğimizi hisseden editörümüz Hasan Cem Çal’a çok teşekkür ederiz.
2. Nietzsche bu hayatı sonsuz kez yaşamaktan memnun olacağımız biçimde yaşamamız gerektiğini ve kendilik etiğimizi ancak böyle kurmak durumunda olduğumuzu söyler.
3. Karin Karakaşlı, “Taş Քար Stone”, Boşluğun Gücü içinde, der. Norair Chahinian, (İstanbul: Aras Yayınları, 2015), 34.
4. Age, 34.
5. Bu yazı dizisinde “şey” kelimesi, nesne/özne ikiliğine düşmemek adına nesnenin, İngilizcesiyle “object”in karşılığı olarak kullanılmaktadır. “Şeyleşmek” fiiliyle ise ilişkili değildir.
6. Tim Edensor, Stone: Stories of Urban Materiality (Manchester: Palgrave MacMillan, 2020), 296.
7. Birhan Keskin, “Taş”, Ba içinde (İstanbul: Metis Yayınları, 2007), 35.
8. Age, 35.
9. Evrim Alataş, Biz Bu Dağın Çiçeğiydik (İstanbul: İletişim Yayınları, 2010), 149.
10. Age, 151-152.
11. Pierre Nora, “General Introduction: Between Memory and History”, Realms of Memory: The Construction of The French Past I Conflicts and Divisions içinde (New York: Columbia University Press, 1996), 3.
12. Jeffrey J. Cohen, Stone: An Ecology of the Inhuman (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2015), 196-197.
13. Alıntının ait olduğu tam metni okumak için şuraya tıklayınız. [Erişim tarihi: 25 Haziran 2022]
14. Martin Heidegger, “Building, Dwelling, Thinking”, Basic Writings: Ten Key Essays, plus the Introduction to Being and Time içinde (San Francisco: Harper, 1993), 343–364.
15. Twitter post’una erişim için şuraya tıklayınız. [Erişim tarihi: 24 Mayıs 2022]
16. Yazar burada Walter Benjamin’in afterlife kavramına gönderme yapıyor. Benjamin’e göre nesneler, kullanım ömürlerini tamamladıktan sonra başka bir dünyaya geçer ve burada farklı bir olasılıklar evrenine açılır.
17. Gaston R. Gordillo, Rubble: The Afterlife of Destruction (Durham: Duke University Press, 2014), 8-9.
18. Aynı zamanda sömürgeci tarihle yüzleşmenin de bir aracı olarak Arjantin’deki İspanyol kalıntılarını inceleyen Gordillo, bölge halklarının bu taşlarla kurduğu ilişkinin bir araştırmacı olarak kendisini ve antropolojik bakış açısını nasıl dönüştürdüğünü de kitabında anlatmaktadır.
19. Georg Simmel, “Harabe”, Harabe Kapı ve Köprü, Kulp içinde, çev. Alp Tümertekin ve Nihat Ülner (İstanbul: Janus Yayıncılık, 2020), 7–38.
