Mekânlar,
Zamanlar

“Taş yerinde ağırdır!” cümlesi dolanıyordu uzun süredir zihnimizde; yani taşlar yerlerinden edildiklerinde hafifliyor, tüm ağırlıklarından kurtuluyor ve belki de hayaletlere dönüşüyordu.1 Taş yerinde ağırdır; ya peki taş her neresiyse “o yer”de, “yeri”nde değilse? Rıza Nur, Topal Osman’a Rum köyleri için “Taş taş üstünde bırakmayın!”2 diye buyurduğunda, taşları yok ederek ve/ya taşın varlığını ve gerçekliğini ele geçirerek taşta saklı tüm anlamların, hayatların, deneyimlerin, tüm farklı geçmişlerin, o güne ve geleceğe dair tüm başka ihtimallerin en küçük izine bile nasıl da tahammül edemediğini göstermiyor muydu? Peki ama ya hayaletler, taşlara musallat hayaletler?
Ulucanlar Cezaevi Müzesi açıldığında hemen oraya gitmiş, kendimizi varlığından emin olduğumuz ve müze mekânında hiçbir şekilde bulamadığımız taş duvarları ararken bulmuştuk. Kadınların koğuşunu arıyorduk, çünkü birimiz o koğuşta kalmıştı, bir diğerimiz de o koğuşta kalan arkadaşlarını taş duvarların kapısında, karşısında beklemişti. Üstelik bugün cezaevi müzesinin tarihsel-mekânsal anlatısını kurduğu metinlerden biri olarak Feride Çiçekoğlu tarafından yazılan anı-roman Uçurtmayı Vurmasınlar (1986) yine bu koğuşta, “kadınlar koğuşu”nda 1989 yılında filme çekilmişti. Oysa cezaevinin bu kısmı bugün tamamen yeniden inşa edilmiştir, ziyarete kapalıdır ve sadece özel günlerde izinle açılan bir restoran olarak işletilmektedir. Fakat yeni bir bilgi olarak, yakın tarihli gazetelerde çıkan haberlere göre kadınlar koğuşu şu an “kadınlar atölyesi”ne dönüştürülmektedir: “Belediye, geçmişte kadınlar koğuşu olarak kullanılan bölümü, kadınlar için meslek atölyesine çeviriyor. Ekipler atölye için tadilat çalışmalarına başladı. Çalışmaların tamamlanarak alanın hazır hâle getirilmesinin ardından koğuşun olduğu yer artık atölye olarak kullanılacak.”3 Yani cezaevinin müzeye dönüştürülme sürecinin en başından beri cezaevinde tutuklu bulunan kadınların “yer”i ya kapatılmış ya da müze kapsamı dışında başka amaçlarla yeniden kullanılmış, kadınların cezaevi deneyimleri cezaevi müzesinin mekânında tamamen görünmezleştirilmiştir. Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde ilk olarak boşaltılan, yıkılan, yok edilen yer(ler), kadınların deneyimlerini, tarihlerini biriktirdikleri yer(ler)dir.4 Kadınların hayatlarının sindiği duvarlar bir türlü kimseye gösterilmemektedir.
Müzeye yaptığımız ziyaretlerden birinde, Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin önemli isimlerinden Leyla Zana’nın ve Kürt kadınların kaldığı koğuşların tamamen yıkıldığını ve bu mekânlardan geriye hiçbir iz bırakılmadığını öğrendikten sonra bu binaların neden korunmadığını sorduğumuzda aldığımız yanıt, bir müze mekânında Kürt kadınların deneyimlerinin nasıl susturulduğuna dair korkutucu bir ifade içeriyordu: “Yıkıldı, çünkü tarihi eser değildi!”5 “Tarihi ve kutsal taş” ile “deneyimin ve deneyimin yıkımının taşı”nın arasındaki gerilim karşımızda tüm ağırlığıyla duruyordu sanki. Bu anlattığımıza benzeyen başka yıkım örneklerini daha sonra pek çok müzede de görecek, bu yok etme pratiklerinin sıradan ve bilinçsiz kararlar olmadığına, devletin hatırla(t)ma pratikleri bakımından taşları taşımanın, duvarları yıkmanın, tarihi ve kutsal olan ile olmayan ayrımını katılaştırmanın ve deneyimi hiçleştirmenin sistematik olarak uygulandığına şahit olacaktık.6
“Ve işte senden daha yalnız değil mi
Ayaklarının altında titreyen yeryüzü?
Yıkıntı elçiliğini, peygamberler
Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?”
(Furuğ Ferruhzad, Pencere)
2020 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım atanması ve ardından süregelen direnişlerin bir parçası olarak açılan sergideki Kâbe eserine yönelik kitlesel bir cinnet başlar. Kutsal olana hakaret ettikleri gerekçesiyle öğrenciler gözaltına alınır, üniversite bileşenlerine yönelik saldırılar şiddetlenir.7 Bu saldırılar üzerine yazdığı metinde Nur Kıpçak, Kâbe’nin, onun boşluğunun, yönsüzlüğünün ve bir taş olarak Hacerü’l-esved’in (Kara Taş) dilini açar. Kâbe’nin mekânsal olarak boşluğunu ve yönsüzlüğünü analiz eden Kıpçak, kutsalı ve mekânı işgal etmeye çalışan devlet mekanizmalarının altını çizer; Kâbe’de sadece Kara Taş’ın, yani aslında “Hacer’in evi”nin yönünün olduğunu belirtir: “İslam’dan önce Mekke halkının yeterli parayı toplayamadığı için alçak bir duvarla çevirdiği, Hacer ve oğlu İsmail Peygamber’in gömülü olduğuna inanılan yer. İşte burası Hacer’in evi… siyah bir köle kadının kabri. Kâbe’nin yönsüzlüğü sadece Hacer’in eteğinde yön tutar.”8 Hâlbuki bu Kara Taş da diğer kutsal ve tarihi taşların başına gelenden nasibini almıştır. Kâbe’de Hacerü’l-esved’in yalnızca birkaç küçük parçası bulunmaktadır. Yüzyıllar içinde Osmanlı hükümdarları mezarlarına Kâbe’den birer parça götürmek amacıyla Kara Taş’ı parçalara bölmüş ve İstanbul’da kendi türbelerine yerleştirmişlerdir.9 Kutsal taşın taşınmasıyla kutsallığın taşınabileceğine inandıklarından olsa gerek bu hükümdarlar, kendi sonsuzluklarını Habeşli bir köle kadının taşıyla işaretlemek zorunda hissetmişlerdir. Diğer taraftan, Kıpçak’a göre, taşların yerinden taşınması yoluyla kutsal bir yerin, Kâbe’nin yersiz yurtsuzluğu da ortadan kaldırılmaya çalışılır ve devamında, taşların oradan oraya taşınmasıyla her yeni alan bir kez daha işgal edilir.
Robert Harbison yıkıntılara duyduğu coşkulu özlem ve aşkı edebi/antropolojik fragmanlarla birleştirerek yazdığı Yıkıntılar ve Fragmanlar adlı kitabına Bergama Tapınağı’nın başına gelenleri anlatarak başlar.10 Tapınağın büyük bir kısmının, Zeus Altarı, İştar Kapısı, Milet Pazar Yeri Kapısı, Mşatta Sarayı ve pek çok başka parçasının Berlin’de Pergamonmuseum’da bulunduğu malumdur. Bergama Tapınağı, kendi mezarlarına Hacerü’l- esved’den birer parça getiren hükümdarların izniyle 1870’li yıllarda Prusya topraklarına götürülür ve Berlin’deki yerini alır. İkinci Dünya Savaşı sırasında bombardımanlardan korumak amacıyla Leningrad’a taşınan tapınağın parçaları 1957 yılında yapılan anlaşmalarla yeniden Berlin’e dönecektir. Ancak, Bergama’daki yerinden sökülerek hayaletleştirilen ve sürgünden sürgüne giden bu tapınağın bir heykelinin yolculuğu bambaşkadır. Almanya’da bir mühendisin eline düşen Herkül heykeli, uzun yıllar İngiltere’de bir binanın dış duvarının bir parçasıdır. Daha sonra bu duvardan oyularak çıkarılır ve üzerinde denemeler, çalışmalar yapılmak üzere heykel öğrencilerine verilir. Nasıl olursa olur, 1960’larda bir manavın aile evini devralmasıyla Herkül yeniden ortaya çıkar. Onlarca yıl üzerinde oynanan, yontulan, tahrip edilen, hırpalanan, parçalanan heykel, bir evin deposuna kaldırılarak ölüme mahkûm edilmiştir. Herkül heykeli şimdi bu “üç yer”li, “üç zaman”lı dağılışın bir parçası olarak bir ev müzesinde ziyarete açıktır. Parça parça edilen bu heykel, Bergama Tapınağı’nın dünyanın dört bir yanına dağılan başka taşları, parçalı hafızanın, işgal altındaki hatırlama pratiklerinin çok önemli bir örneğidir. Tıpkı Rumların taş taş üstünde bırakılmayan köylerinden, cezaevlerinde tutulan devrimci kadınların ve/ya fabrikalarda çalışan işçi kadınların kendine bir türlü yer bulamayan, taşları sökülen hayatlarından, bir yok-kadın Hacer’in parçalanıp duran mezarından kalan ve yeryüzüne farklı biçimlerde yayılan başka parçalar, taşlar gibi.
“Düzen ve tanıdıklıktan kopmuş olan yıkıntıda,
belirlenemezlik ve belirsizlikle işaretlenmiş bir viranelikle karşılaşırız.
Mekânsal bozulmanın ikinci yönü mekânı zamansal eşiğine taşıyarak
belirsizliğin altını bir daha çizer.
Bu eşiği düşündüğümüzde, kentin zamansal olarak homojen boyutu,
yıkıntının tamamlanmamış ve parçalı zamansallığıyla sarsılır.
Tamamlanmamış yıkıntı yine de deneyimlenecektir; ancak zamansal bir mevzi olarak değil, hayaletli bir zaman olarak.”11
Hegemonik hatırlama pratikleri taşların zamanlarını tekilleştirmenin peşindedir. Geçmişten gelen çoğul sesleri baskılayarak tek bir zamanın ve tarihin içine çekmeye çalışır. Oysaki Dylan Trigg’in de belirttiği gibi, yıkıntılar bu baskılamaya hayaletleşerek karşı durur. Hegemonik olanın içine yerleştirilemeyen “taş zamanlar”ı, geçmişin bambaşka biçimlerde olmuş olabileceğinin de altını çizer. Bu aynı zamanda geleceğin de bambaşka biçimlerde olabilecek olduğunu gösterir. Yıkıntılara, enkazlara, molozlara nizam getirme çabasının en önemli tetikleyicisi belki de bu hayaletlerle dolu olasılıklar evreninin taşmasını engellemektir:
“‘Şey’in dönüşü sıkıştırılmış zaman ölçütünü yavaş yavaş açar. Yıkıntıda kalan, geçmişin kapsayıcı bir anlatıya yerleştirilemeyecek parçalı izleridir; bu izler yıkıntının çürümesiyle bugünün içine yerleşir. Varlık çürüme işiyle dolaylı hale gelir. Aktif geçmişin geç kalmış tanınırlığı, bu nedenle, sadece bilinir hâle gelmez ama aynı zamanda canlanır, ancak bu tam da varlığın ortadan kalkmaya başlamasıyla eş zamanlı olur. O zaman ortada bir çıkmaz vardır; yok olan geçmişin varlığı zamansal mesafenin vasıtasıyla kristalize olur ve yok oldukça daha da büyük bir rezonans yaratır.”12
Tim Edensor da bu muğlaklığın ve aynı zamanda çoklu geçmiş olasılıklarının modern müze ve hatırla(t)ma pratiklerinden dışlandığını, şeylerin ancak belli bir düzen ve anlam sıralaması içerisinde ve deneyimlerinden, zamansallıklarından koparılarak bir araya getirildiğini söyler: “Böylesi şeyler, – ‘çok iyi korunmuş’, ‘en değerli’, ‘tipik’ gibi etiketlerle bezenerek – düzenli bir arka plana yerleştirilir. Ve diğer parçalarla bir araya ya da karşı karşıya gelmezler, taşıdıkları çoklu/yoğun anlamsal ve duyusal etkiler baskılanır.”13 Bu düzen ve anlam sıralaması müzelerdeki ve çeşitli koruma alanlarındaki, arkeolojik sitelerdeki zamansallığı da tekdüzeleştirir. Molozlarda, yıkıntılarda, harabelerde zaman geçmiş, gelecek ve bugün olarak her an yeniden üretilebilirken, bu tarz hatırlatma rejimlerinde geçmişin belli ve seçilmiş bir versiyonu çoğunlukla tek bir anlatı düzlemine ve tarihsel noktaya kilitlenir. Dolayısıyla bu alanlarda ancak “makul hayaletler”in dolanmakta olduğunu iddia edebiliriz. Oysa taşlı hafıza mekânlarının en temel özelliklerinden biri, zamansal çoğulluğu sağlayarak “makul olmayan hayaletler”in de buralarda kendilerine alan açabiliyor olmasıdır.
“Glasgow’da yıkılan binaları izliyorum. Enkazlarını görüyorum.
Kendime bu enkazın nereye gideceğini soruyorum.
Un ufak edileceğini ve yeni yaya yolları için kullanılacağını keşfediyorum.
Yani insanlar bu eski binaların hayaletleri üzerinde yürüyecekler.”
(Cyprien Gaillard, New Romantic: In Conversation with Jonathan Griffin)
Taşın zamansallığı üzerine düşünen yazarlar Edensor, Trigg ve Huyssen, sürekli olarak “çıkmaz”dan söz eder. Var olduğu kabul edilen geçmişin tekillik iddiası ancak başkaca çoğul geçmişlerin yokluğuyla işaretlenir. Yıkıntılarda ortaya çıkan ancak taşın geçmişinin çürümesidir. Hayal edilen bir şimdi olarak, taşın/yıkıntının/enkazın zamansallığı tekilleştirilmeye çalışıldığında makul hayaletler içerilirken sessiz ve kurban edilebilir hayaletler yani makul/makbul olmayanlar bir kez daha kapatılır. Oysaki taşların zamansallığı çoğul ve çelişkilidir.
Beyrut Arkeoloji Müzesi, Lübnan iç savaşının izlerini taşıması bakımından belki de bu zamansal çarpışma ve çoğullaşmanın en önemli örneklerinden biridir. Binlerce yıl öncesinden gelen fresklerin kenarında, ortasında bulunan ağır bombardıman izleri, kurşunlar tarih öncesinin eserlerini korkutucu bir biçimde de olsa bugünün içine çeker ve gelecek için de bir mesele hâline getirir; çünkü bu izler etki sahibidir, sadece anlatmazlar, cevap ya da çözüm de talep ederler. Beyrut’un bir kent olarak da bu zamansal iç içe geçmenin izini her alanda taşıdığı söylenebilir. Roma dönemine, Hıristiyanlık ve Müslümanlık dönemlerine ait tarihi eserler ve yıkıntılar iç savaş nedeniyle yıkılmış binalarla yan yana dururken, 2020 yılında yaşanan liman patlamasının enkazı da kentte başka bir tarihin, ekonomi-politiğin hayalet(ler)ini dolaştırmaktadır. Acaba Beyrut taşlarının zamanı hangisidir?
John Salis, Taş isimli kitabında taşların ışıldadıklarından, hakikatin taşta parıldadığından söz eder. Hakikatin ve hafızanın zamansal ve mekânsal tanıkları olarak taşlar, mesela Beyrut’un taşları, belki tam da buraya kadar anlatmaya çalıştığımız hayaletli varoluş(lar)la ışıldamaktadır.14 Bu ışıltıyla beklerler binyılları; tanıklıklarının dile gelmesini, dile getirilmesini. Bu ışıltıyla dünyaya yeniden gelmeyi beklerler. Taşların ışıltılarını yeniden kazanmasının, daha doğrusu taşların ışıltısını fark edebilmenin, Gaston Bachelard’ın deyimiyle taşların etrafında “düşsellik alan[lar]ı”nın15 açılabilmesinin bir yolu olarak yeniden döneceğimiz “hayaletbilim”, dünyayı anlamak için yetersiz kalan “hegemonik şimdi”nin egemenliğine ve yüceltilmesine karşı çıkarken, ihtimaller ve potansiyeller olarak hem olmamış/olamamış geçmişleri hem de var olamayan, var olamayacak olan gelecekleri geri çağırarak zamanı yerinden oynatır. Zaman artık düz bir çizgide ilerleyen bir şey değildir. Mevcut olan ile mevcut olmayanın eşitlendiği ve/ya ilişkilendiği bir zeminde, artık yeri doldurulamayacak “ne var ne yok”larla, “ne canlı ne ölüler”le yani hayaletlerle konuşmak, onları duyabilmek mümkün olur. Bu imkân, farklı zaman ve mekânların birbirine açılması anlamına da gelir.
Taşlara Musallat başlığı altında şimdiye kadar yazdığımız, “Türkiye’nin Hayaletleri: Taşlarda, Molozlarda, Harabelerde”, “Taşlar, Hafızalar, İnsandan Fazlası ve Hayaletler” ve “Sesler, Mekânlar, Zamanlar” başlıklı metinlerimizde hem de bu metinde, taşları ve hayaletleri birlikte, varlık ile yokluk, var edilmişlik ve yok edilmişlik, varlığın yokluğun verasetiyle kurulması çerçevesinde tartışmaya çalıştık. Öyle görünüyor ki taşlar ve hayaletler çoğu zaman birbirini ikame ederek, birbirinin yerine geçmişin olasılıklarını geleceğe açmaya çalıştıkça, şimdinin kabul edilmişliğinde, bugünün hükümranlığında bir güç kırılması yaratabilir. Ancak bu güç kırılmalarının, parçalı müdahalelerin, fragman hâlindeki direnişlerin de –hayatın dışına atılması ve canlılığını yitirmesi anlamında– taşlaşmaması ya da –birden yok olup gitmesi anlamında– hayaletleşmemesi için görünebilir, okunabilir, dokunulabilir, kısacası hissedilebilir hâle gelmesi gerekiyor.
Eğer hayaletbilimin bir yöntemi varsa o da bu olmamış geçmişlerin, yaşanamamış deneyimlerin izlerinin canlandırılması için teorik ve pratik alanlar açabilmesi ihtimalidir. Bu bağlamda yazdığımız bu metinler, gerçekleşmemiş/yarım kalmış barış mücadelelerinin de bu izlekte düşünülmesi, insandan-fazla-olanların da dilinin barış çalışmalarının içerisine katılması çabasının bir parçasıdır.
Taşlara da hayaletlere de inanmanın alametlerini birlikte okumak için mütevazı bir çağrı bu.** Birhan Keskin’in dizelerine yeniden dönerek, taşların çatlaklarında gizli “bütün yeryüzü”nü yine hatırlayarak bitirelim:
“Kırıldım, söküldüm, ufalandım; döndüm bitiştim tekrar kendime
açsan, kırsan, baksan; bütün yeryüzü, her zerremde.”16
* Bu metin CC BY 4.0 lisanslıdır. (ed.n.)
** Bu metin “Taşlara Musallat: Sesler Mekânlar Zamanlar” başlıklı metnin ikiye bölünmüş ve üstünden geçilmiş hâlinin ikinci kısmıdır. Metnin ilk kısmını okumak için şuraya tıklayınız. https://manifold.press/sesler-mekanlar-zamanlar (ed.n.)
1. Taşlara Musallat üst başlığıyla Manifold’da yayınlanacak ilk dört metnimizi Off University’nin Türkiye’de Eleştirel Barış Çalışmaları başlıklı projesi çerçevesinde yürüttüğümüz Taşlar, Kayalar, Harabeler: Geçmişle Yüzleşmenin “Hayalet-Varlık”ları araştırmamızın ve bu araştırma çerçevesinde 2022 yılının Ekim ayından itibaren anlattığımız on haftalık araştırma dersinin kapsamında yazdık. Manifold’da yayınlanan bu dördüncü metnimiz de daha önce Türkçe ve İngilizce yayınlandı. Türkçe metni okumak için şuraya tıklayınız. Metinlerimizin Manifold’da yeniden görünürleşmesini mümkün kılan, yazdıklarımıza kıymet vererek bize bu alanı açan, yazarken ne yapmayı hayal ettiğimizi hisseden editörümüz Hasan Cem Çal’a çok teşekkür ederiz.
2. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım: III. Cilt (İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), 792-793.
3. İlgili gazete haberi için bkz. Murat Yılmaz, “Kadınlar Koğuşundan Kadınlar Atölyesine”, Hürriyet, 19 Mayıs 2021.
4. Özge Kelekçi ve Meral Akbaş, “Emptied, Displaced, Assimilated: Spatial Politics of Gender in Ankara Ulucanlar Prison Museum”, Museums, Sexuality, and Gender Activism içinde, der. Joshua G. Adair ve Amy K. Levin (New York: Routledge, 2020).
5. Meral Akbaş ve Özge Kelekçi, “Geriye Kalan: Yıkıldı, Çünkü Tarihî Eser Değildi!”, Feminist Pedagoji: Müzeler, Hafıza Mekanları ve Hatırlama Pratikleri içinde, der. Meral Akkent ve S. Nehir Kovar (İstanbul: İstos, 2019), 44–55.
6. SEKA Kâğıt Müzesi’nde gerçekleştirdiğimiz başka bir çalışmanın da gösterdiği üzere, bu sefer bir fabrika, SEKA Kâğıt Fabrikası müzeye dönüştürülmüş ve yine kadın işçilerin uzun yıllar, gün içinde uzun saatler boyunca çalıştığı yerler tamamen boşaltılmış, genellikle ziyaretçilerin oturup dinlendiği bir yer hâline getirilmiştir: Meral Akbaş ve Özge Kelekçi, “From Factory to Museum: The Obliteration of the History of Resistance”, Museum and Working Class içinde, der. Adele Chynoweth (New York: Routledge, 2021); Meral Akbaş ve Özge Kelekçi, “Bir Kâğıt Fabrikası’nın Saklı Hafızası: ‘Bir Var Bir Yok” İşçi Kadınlar’”, Türkiye’de Arşivciliğin Bugünü ve Yarını, Kadınların Arşivlerdeki Yeri Sempozyumu, yay. haz. Aslı Davaz, Birsen Talay Keşoğlu, Seval Ünlü, Tuba Demirci (İstanbul, 2022).
7. “Boğaziçi Üniversitesi’nin önündeki Kabe fotoğrafına soruşturma: 2 öğrenci tutuklandı”, BirGün, 30.01.2021.
8. Nur Kıpçak, “Kâbe’den Boğaziçi’ne: Kutsal ve İşgal”, 5Harfliler, 16.05.2022.
9. Hacer-ül esved’in (Kara Taş) İstanbul’da bulunduğu yerlere bakmak için şuraya tıklayınız.
10. Robert Harrison, Ruins and Fragments: Tales of Loss and Rediscovery (Londra: Reaktion Books, 2015), 11–23.
11. Dylan Trigg, The Aesthetics of Decay: Nothingness, Nostalgia, and the Absence of Reason (New York: Peter Lang Publishing, 2006), 131.
12. Age, 136.
13. Tim Edensor, “The Ghosts of Industrial Ruins: Ordering and Disordering Memory in Excessive Space”, Society and Space 23 (2005): 829–849.
14. John Sallis, Stone (Bloomington: Indiana University Press, 1994), 1–5.
15. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, çev. Alp Tümertekin (İstanbul: İthaki Yayınları, 2014), 79.
16. Birhan Keskin, “Taş”, Ba içinde (İstanbul: Metis Yayınları, 2007), 35.