fotoğraf: Roberto (CC BY-SA 2.0)
Taşlara Musallat
Taşlar, Hafızalar, İnsandan Fazlası
ve Hayaletler*

Taşlar: Çatlaklarında Gizli Tüm Yeryüzü

Bir önceki metnimizde1 “Bütün yeryüzü taşın her zerresindedir”2 diyerek başlamış, taşın sakladığını, yaşadığını, yıkıldığını, yani aslında taşların “garip ve güçlü canlılıklar”3 ortaya çıkaran ihtimalleri, imkânları içeren “hayatta” hâllerini anlatmaya çalışmıştık. Bu ikinci metnimizde de kaldığımız yerden devam ediyoruz; taşın konuştuğundan, karanlığından, direnişinden…

Taşın Konuştuğu

“Gerçek koleksiyoncu için, sistemdeki en küçük şey o çağın bütün bilgisini taşıyan bir ansiklopediye dönüşür, peyzaj, sanayi ve bunların mülk sahipleri. Koleksiyoncunun o belirli şeyi büyülü bir çembere kapatmasındaki derin etkilenme, bir titremeyle gelen o göz kararması, taşa dönüşür. Her şey hatırlanır, her şey düşünülür, bilinçli her şey desteklenir, çerçevelendirilir, döşemenin parçası olur ve mülkiyetin mührüyle kapanır.”4

Koleksiyoncular biriktirme nesnesi olarak taşa baktıklarında belki de onun konuşmasını bekler. Jeolojik çağlardan itibaren geçmişin uzak ya da yakın izlerini bugüne, şimdiye getirmesine ve görünür kılmasına taşların, taş yapıların âşık olur koleksiyoncular. Tam da bunun için taşları oldukları yerden alır, taşır, biriktirirler; tarihlerinden, anlamlarından, tüm başka taşıdıklarından koparıp bambaşka taşlarla yan yana getirirler. Bu montaj tekniği, bu yan yana getirme edimi taşın biriktirdiklerini silmiyor ve aksine taşı başka anlamlara doğru açıyorsa, onun dünyayla yeniden ve başka biçimlerde iletişime geçmesini sağlıyorsa, başka bir deyişle taşın dilini söküyorsa, koleksiyoncu –Walter Benjamin’in anladığı anlamda– işini yapmış demektir. Çünkü taştaki hayaletler artık başka hayaletlere doğru çekilmiş ve sessizin dili başka sessizlerle konuşmaya başlamıştır.

“Ermeni taş ustaları, dülgerleri, demircileri, tenekeci, çilingir ve nalbantlarından oluşan Amele Taburlarının muvazzaf askeri Simon Efendi, namı diğer Sigi Usta, Zara’nın başı ucunda askeri kışla ve lojmanların yapımına canla başla katıladursun, Sarıkamış’ta askeri kırdıran Enver Paşa, İstanbul’a dönüyor, bir süre sonra da bütün Ermenilerin yerlerinden alınıp usul-i hâl ile cenuba, El Cezire ve Suriye çöllerine yerleştirecekleri açıklanıyordu. Tekmil inşaattan mesul, faziletli mi faziletli, Suriye esmeri Binbaşı Yahya Bey aralarında Sigi Usta’nın da olduğu Zaralı Amele Taburu erlerini içtima ediyor, titrek, üzgün bir sesle ‘Arkadaşlar’ diye söze başlıyordu. Memnuniyetinden söz ediyor, sadakatlerini ve maharetlerini övüyordu. Ve sonra o gün aldığı bütün Ermeni tebaasının tehcir edilecekleri haberinin gerekçelerini açıklamaya çalışıyordu.”5

Taşın birikme ve biriktirme gücü yüksektir. Hele ki hatırlama ve hatırlatma gücü. Peki taşı bir zamanlar konuşturmuş olanların sesleri? Taşın oyulduğu o yerler ustalarının izlerini nasıl anlatır? Hangi tarih dökülür hiç olmayan sayfalara, belgelere, arşivlere geçmemiş binaların dilinden? İstanbul’un camileri, sarayları, o bakmalara doyulamayan ve bugün banka, müze ya da müdürlük olarak kullanılan eski İstanbul binaları Balyan ailesinin elinden çıkmamış mıdır? Önceleri kilisedir mesela şimdiki Gaziantep Kurtuluş Camii; sonra, Ermeni soykırımından hemen sonra bu kilise cezaevi oluverir ve en sonunda da cami. Sarkis Balyan tarafından planlanan, Sarkis Taşçıyan tarafından inşa edilen bir kilise bir anda nasıl olur da cezaevi olur? Taşın konuştuğudur, taşın itirafıdır.

“O zaman burada yokluğun ve hayaletlerin politikası işlemektedir. Bu görsellerde [yıkılmış Ermeni evleri, Ermeni kiliselerinin fotoğraflarında] bir yıkım ve yok etme tarihinin hortlakvari varlığı işlemektedir. Bu görseller yıkımın, çürütmenin ve ortadan kaybolmanın süreklileştirilmiş hâline yakınlaşır ve bu görüntüleri büyütür ki bu da ikincil tanıklığı ve yas tutma pratiklerini besler… Hayaletimsi sesleri yankılarlar ve ötelerinde sessizlik yayılır. Adalet borçlu olduğumuz ölülerimizin sessizliği.”6

Bir zamanlar var olanın yokluğunun konuşması taştan dillenir demek ki. Taş ki unutmaz. Taş ki üzerine işleneni anlatır, üzerinden kazınanı anlatır, yıkıldığını anlatır ve belki yokluğuyla anlatır en çok. Ermeni taş ustalarının bu topraklardaki emeğini, Rum evlerindeki gündelik hayatı, Süryanilerin oyma taşlarını, tüm o kocaman geniş varlığı şimdi hayaletler sarmıştır. Köyden köye, köyden kente, kentten köye efsaneler dolanır. Varlık vergisinin ardından evlerin duvarlarının içine saklanıldığı düşünülen, Ermeniler canlarını kurtarmak için kaçarken ve katledilmeden hemen önce değirmen taşlarının, mezar taşlarının içine içine gömüldüğüne inanılan o mücevherlerin peşine düşer bir sürü adam. Varlığın reddi, define avcılığıyla kendi kendini yalanlar. Değerli taşların peşine düşen avcılar, belki de dedelerinin günahlarını aklamak zorundadır ki ganimetlere el koyulsun. O taşlar ki Ermeni kadınların hayallerini, yüzyıllarını saklamıştır oysa. Saklanan taş, şimdi ganimetçinin elindedir; itiraftır: “Bizim evimizin önünde bir taş var. Bu masa kadardır. Taş komple yazılıdır… Ama öyle bir taştır, adam kıyamıyor bakmaya. Öyle kapıda bekliyor… İki tane de ağzında üzüm taşıyan tavuskuşları var. Taşın üstünde. Bize dediler ki bu üzümler pırlantaya işaret ediyor. Ben de çekiçle kırdım… o üzümleri kırdım ama çıkmadı.”7

Taşın Karanlığı 

Karanlık gücü taşın duvarla başlar belki. Sınırla. Evi evden, evi dışarıdan, mahalleyi mahalleden, siteyi gecekondudan, ülkeyi yabancıdan/düşmandan/mülteciden koruyan duvarla. En çok hapishane duvarlarında kalınlaşır bu karanlık. Taşın kapatma ve sınırlama gücü karanlıktır. Ama her karanlıkta çatlaklardan bir şeyler sızar; kimi zaman su, kimi zaman ışık, kimi zaman hatıralar, kimi zaman bir mektup, kimi zaman da bir şarkı. Günümüz dünyası kapatarak disipline etmeyi kural edinmiştir. Kapatarak dışarda bırakır, kapatarak içine alır; kapatarak birey yapar, kapatarak kopyalar ve yine kapatarak farklılaştırır. Bu izolasyon ve tecrit arkeolojisinin ayrıştırma ve birleştirme özellikleri toplumun kuruluşunu işaretler. Şehirlerin iç sınırlarını belirginleştiren ve yenileri yapıldıkça, belki de her gün yeni iç sınırları dolaşıma sokan yüksek güvenlikli siteler, küçücük pencereli evler, okullar hapishanelere benzer. Hastaneler okullara benzer. Her bir betonarme yapının içerisinde ve dışında aynılıklar ve ayrılıklar birikir. Taş duvarlar kapatarak kurar.

“Toplumsal mekânın nihai temeli yasak mıdır? Bu temel, toplum üyeleri arasındaki iletişimlerde söylenmeyen, bu üyeler arasındaki mesafe, bedenler ve bilinçler arasındaki mesafe ve alışveriş güçlüğü; toplum üyelerinin en dolaysız ilişkilerinin ve bedenselliklerinin parçalanması ve ardından da asla tamamen gerçekleşmeyen bu ilişkilerin, yasakların ve buyrukların özelleştirdiği yerlerin devamı olan bir çevrede onarılması mıdır?”8

Bir çeşit negatif teoloji9 olarak mesafeler, yasaklar ve ayrıştırma pratikleri toplama kamplarında, cezaevlerinde, akıl hastanelerinde, karantinalarda işliyormuş gibi görünse de tüm topluma yayılmıştır. Mesafeyi ve yasakları en belirgin hâliyle somutlaştıran sınır çizgileri olarak taşlar ve duvarlar, daha evin içi ve dışı ayrımından başlayarak belki de özel ile kamusalın, toplum ile bireyin ayrılmasına, ayrışmasına sebep olmuştur. Artık taş ve betonarme yapıların ayrıştırma ve farklılaştırma gücü daha çok devrededir. Bu güçle birlikte taş her şeyin değilini de işaret eder. Taşın karardığıdır.

Türkiye’de kimsesizler mezarlıkları ölümün radikal ve marjinal mekânlarıdır; çünkü bu mezarlıklar yalnızca evsizlerin değil, aynı zamanda resmi olarak tanınmayanların da gömüldüğü mezarlıklardır. Hukuki olarak, eğer herhangi bir aile üyesi ölünün cenazesine sahip çıkmazsa, beden kimsesizler mezarlığına gömülür. Bu nedenle kimsesizler mezarlıkları birer cezalandırma mekânı olarak da işlev görür; bu alanlarda aile ve devlet tarafından tanınmayanlar yatar. Hatırlamanın/hatırlanmanın ve ölümsüzlüğün mekânları olan mezarlıklar Türkiye’de azınlıklara, devlet karşıtlarına, göçmenlere, LGBTQİA+ bireylere kapalı gibidir. Azınlıkların mezarları, Kürt halkının mezarları talanın ve şiddetin mekânlarına dönüşürken –ilkinde define avcılığı yapılması ve/ya nefret suçları işlenmesi, diğerinde ise mücadelenin tüm izlerinin silinmesi olarak– kimsesizler mezarlığı da bu ortadan kaldırma ve unutturma pratiklerinin devamı olarak işler. Dolayısıyla Türkiye’de mezar taşına sahip olabilmek dahi bir mücadelenin parçasıdır. Taşın yokluğudur.

Taşın Direnişi

“Homo türleri yaklaşık iki milyon yıl önce çeşitli şeyleri diğer maymunsu türlerden çok daha büyük bir beceri ve tutarlılıkla fırlatmaya başlar. İnsanın evriminde taş ve diğer şeyleri fırlatmak hem diğer türlerle mücadele etmenin hem de avlanmanın en temel araçlarından biri olur. İki milyon yıllık bu evrimle birlikte Homo Sapiens artık dünyanın en iyi taş fırlatıcısıdır.”10

Şiddetin devletler, mafyatik örgütler ve küresel şirketlerin elinde tekelleşmesinin ardından kitlesel halk direnişlerinin en önemli araçlarından biri yeniden taşlar olur. Taşın direnişle buluştuğu eylem alanları, Edward Said’in Batılı işgalciye fırlattığı taş, barikatların arkası, Paris Komünü’nden Tayland’a, Gezi direnişinden Kürt çocuklarına bambaşka bir dünyanın kapısını aralar. Başka bir dünyayı kurmanın mümkünlüğünü gösterir. Bir taş fırlatılır ve zamanla mekân farklı bir yöne döner, direnmenin yönüne. Cezaevleri duvarlarındaki çatlaklar, mezar taşlarındaki hayaletler, yıkıntıların arasında biriken sessizlikler bir taşın yerinden oynamasıyla büyüyebilir, ortaya çıkabilir, dile gelebilir.

“Burada kimsenin zamanı, sabrı yok, kimse kulak asmıyor sana. Biz yeni gelenler, içgüdüsel bir hareketle köşelere, duvarlara sığınıyoruz, sırtımızı güvene almak için.”11 Kimi zaman da Levi’nin yazdığı üzere, toplama kamplarında, cezaevlerinde işkenceden kurtuluşun, yok oluştan sıyrılışın bir hamlesine dönüşür taş ve taş duvarlar. İsmini kazır bir Yahudi bir duvara ve sonraya kalır adı. Ölümün ve insani etiğin son durağında hatırlanabilmek için duvara yaslanır insan. Duvarın mücadelesidir.

Köprü altlarındaki, şehrin en yoksul mahallelerindeki grafitiler ve duvar yazılamaları, soylulaştırma operasyonlarının parçası olarak yerel belediyelerin ve sanat tekellerinin eline henüz düşmeyen duvarlar gençlerin dili hâline gelir. Soldan yana yazdıkları yüzünden hayatını kaybedenlerin hâlâ izlerini taşır eski gecekondu duvarları. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde bir stadyum çok uzun zamandır taşa kazınan DEVRİM’le çağrılır ve bu yazının sökülememesiyle, asla silinememesiyle varlık kazanır. Taşa kazınandır.

Kısa bir videoda görürüz; şehirlerarası bir yol kenarında bir grup beyaz yazmalı yaşlıca kadın oturmaktadır.12 Yorgunlukla karışık bir gülümseme vardır yüzlerinde. Ellerinde ise beş taş. Karşılıklı o bilindik oyunu oynarlar. Bir eylem dönüşüdür belki ya da bir eyleme gidiyorlardır. Bir cezaevi ziyareti öncesi ya da sonrası da olabilir. Kürt kadınların elinde taş oynar, hareket eder; atılır, toplanır, saklanır; taş mücadele eder. Taşlar birbirini bulur, bir araya gelir, birbirinden uzaklaşır ve yeniden buluşur. Taşlar değişir, değiştirir.13

Taşların Hayaletleri, Hayaletlerin Taşları

Batı metafiziğinin varlık [presence] felsefesine karşı çıkan Jacques Derrida Marx’ın Hayaletleri adlı kitabında hayalet bilimi [hauntology]14 kurmaya çağırır. Gelecek ve geçmişin geri gelişinin peşine düşen Derrida, sonsuz şimdiler bütünü olarak varlık metafiziğine karşı çıkar. Geleceğin ve geçmişin hayaletlerini şimdiye taşıyarak saygın birer araştırma nesnesi hâline getirmekten söz eder. Yeri doldurulamayacak bir işgal hareketiyle gelen “sonsuz şimdiler” zamanı bütünüyle kapsayarak hortlakları dışarı atmaya çalışmaktadır. Bu zamandışılık hortlaklara bir çeşit dilsizlik verir, onları kavramsallaştırılamaz hâle getirir. Derrida, entelektüelin sorumluluğunun bu bilgisine erişilemez olan ama aynı zamanda korunması gereken hortlakların etik yükünü taşımak olduğunun altını çizer. “Şimdi”nin kendi kendine yeter bir zaman/mekân kuramadığını söyleyen Derrida, hayaletlerle konuşmanın yas tutmaktan, romantize bir bakış açısıyla bir sırrı açığa çıkarmaktan ya da utançtan anlatılamayanları dile getirmekten ziyade geçmişin seslerinin bugünde/yaşayanlarda duyulur hâle getirilmesinden ve geleceğe müdahale edebilir olmasından söz eder. Hayaletlerin men edildikleri zamansallığa yeniden çağrılmaları gerektiğini dile getirir. Geçmişte unutulmaya mahkûm edilmiş alternatiflerin ve geçmişin gelecek tahayyüllerinin anımsanması olarak hayalet bilimi, gayri maddi olanın maddi sonuçlarının izlenmesi demektir.

Patricio Guzmán, Rüyaların Dağları isimli belgeselini şu cümleyle açar: “Sanki her şey, dünyadaki çatlaklardan sızıp kaybolmuş gibi.” Belki o yüzden bir yerde And Dağları’ndan çıkardığı kayaları nasıl açtığını, içinde ne var diye onlara nasıl merakla baktığını anlatır. Başka bir yerde de And Dağları’nın Şili’deki tüm diktatörlük boyunca yerli yerinde durduğunu, aslında her şeyi izlediğini, dağların tanık olduğunu söyler. Belgeselin bu üç farklı kısmı, taşların hafızanın, hatırlamanın ve geleceğin potansiyellerinin, yitik geleceklerin ve olamamış geçmişlerin yeniden konuşabilmeleri için nasıl güçlü ve saklanan/saklayan, yaşayan, yıkılan, konuşan, karanlıkta kalan, direnen bir zemin olduğu noktasında, yani bu metnin temel argümanı çerçevesinde buluşuyor.** Ve ta en başından beri “dili çok uzun bir yankı” taş diyor ki:

“Denizler dalgalar dövdü beni, sert rüzgârlar yurt bildi zirvelerimi.
Kırıldım, söküldüm, ufalandım; döndüm bitiştim tekrar kendime
açsan, kırsan, baksan; bütün yeryüzü, her zerremde.”15

* Bu metin CC BY 4.0 lisanslıdır. (ed.n.)

** Bu metin “Türkiye’nin Hayaletleri: Taşlarda, Molozlarda, Harabelerde” başlıklı metnin ikiye bölünmüş ve üstünden geçilmiş hâlinin ikinci kısmıdır. Metnin ilk kısmını okumak için şuraya tıklayınız. (ed.n.)

1. Taşlara Musallat üst başlığıyla Manifold’da yayınlanacak ilk dört metnimizi Off University’nin Türkiye'de Eleştirel Barış Çalışmaları başlıklı projesi çerçevesinde yürüttüğümüz Taşlar, Kayalar, Harabeler: Geçmişle Yüzleşmenin “Hayalet-Varlık”ları araştırmamızın ve bu araştırma çerçevesinde 2022 yılının Ekim ayından itibaren anlattığımız on haftalık araştırma dersinin kapsamında yazdık. Manifold’da yayınlanan bu ikinci metnimiz de daha önce Türkçe, İngilizce ve Kürtçe dillerinde yayınlandı. Türkçe metnin internet adresi için şuraya tıklayabilirsiniz. Metinlerimizin Manifold’da yeniden görünürleşmesini mümkün kılan, yazdıklarımıza kıymet vererek bize bu alanı açan, yazarken ne yapmayı hayal ettiğimizi hisseden editörümüz Hasan Cem Çal’a çok teşekkür ederiz.

2. Birhan Keskin, “Taş”, Ba içinde (İstanbul: Metis, 2007), 35.

3. Jeffrey J. Cohen, Stone: An Ecology of the Inhuman (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2015), 196-197.

4. Walter Benjamin, “The Collector”, The Arcades Poject içinde (Cambridge: The Belknap Press of Harvard University Press, 2002), 205.

5. Doğan Akhanlı, “Kapıyı Çalan Kimdi?”, Bakış Dergisi (1999). [Erişim tarihi: 1 Haziran 2022].

6. Alice von Bieberstein, “Holes of Plenty”, Etnofoor 33 (2) (2021): 82.

7. Kübra Kurt Çalışkan, Bir Yeraltı Ekonomisi Olarak Definecilik: Van Örneği, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, 2019, 85.

8. Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2019), 65.

9. Giorgio Agamben negatif teolojiyi, herhangi bir varlığı, taşımadığı sıfatlar üzerinden tanımlamak olarak anlatır. Mesela ortaçağ Hıristiyan teolojisinde Tanrı’yı tanımlamanın en temel yöntemi budur. Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life, çev. Daniel Heller-Roazen (Stanford: Stanford University Press, 1998).

10. Michael P. Lombardo ve Robert O. Deaner, “Born to Throw: The Ecological Causes that Shaped the Evolution of Throwing in Humans”, The Quarterly Review of Biology 93 (1) (2018): 1–16.

11. Primo Levi, Bunlar da mı İnsan, çev. Zeyyat Selimoğlu (İstanbul: Can Yayınları, 2013), 48.

12. Videoyu içeren X post’una erişmek için şuraya tıklayınız. [Erişim tarihi: 30 Mayıs 2022].

13. Evet, taşlar değiştiriyor; taşlara inanan, bizimle birlikte artık her yerde taş görmeye başlayan güzel dostumuz Taylan Özgür Öz’e çok teşekkür ediyoruz.

14. Ontoloji terimine musallat olan hayaletler anlamında hayalet bilimi [hauntology] kastedilmektedir.

15. Keskin, age, 35.

Edward Said, hafıza, hapishane, hayalet, ırkçılık, Jacques Derrida, mekân, Merak Akbaş, Özge Kelekçi, soykırım, taş, Taşlara Musallat, Walter Benjamin