Üç Zaman-Mekân: Laboratuvar*
#hanzo #kemalsunal #michelfoucault #deliliğintarihi #1961 #toroscanavari #hapishanenindoguşu #1975

— İnsan mı, hayvan mı?
— İnsan desem değil, hayvan desem değil, ayı desem değil.

— Onu insan yapmaya çalışacaklar!

— Bu yaratığa isim aranıyor!

— Şu ana kadar hiç insanca davrandı mı?
— Hayvan gibi işedi.
— Hanzo hayvan değil insandır.
— Asistanlarım onun ne kadar insan ne kadar hayvan olduğunu öğrenecekler.

Yukarıdaki diyaloglar 1975 Yeşilçam yapımı Hanzo’da [Yön: Zeki Ökten] geçiyor. Başrolünde Kemal Sunal’ın oynadığı film, bebekken ayılar tarafından kaçırıldıktan sonra ormanda büyütülen bir insanın zorla şehre getirilerek “topluma kazandırılma” sürecini konu ediniyor.

Hanzo, ahşap bir kafes içerisinde alkış ve tezahüratlar eşliğinde şehre getiriliyor. Kalabalıktan yükselen “İnsan mı? Hayvan mı?” sorularına net bir cevap verilemiyor; “İnsan desem değil, hayvan desem değil”. Belirsizliğin giderileceği yer ise bir “hastane oluyor. Ancak, burada Hanzo nasıl bir varlık olduğuna ilişkin testler yapılmakla kalmayıp insanlaştırılmak üzere terbiye ediliyor.

Afiş, Hanzo, 1975,
yönetmen: Zeki Ökten

Hastane bu haliyle Hanzo’nun yeniden oluşturulduğu bir laboratuvar işlevi görüyor. Zira laboratuvar, yapısı gereği çeşitli bilimsel yöntemler aracılığıyla varlıkların sağlıklı, yararlı ve ideal formlara uyarlanmasına dönük araştırma ve uygulamaların yapıldığı bir yer. Doğal ortamlarından kopartılarak laboratuvarda konumlandırılan varlıkların yapısı ontolojik ve epistemolojik olarak yeniden inşa edilir. Haraway’in de ifade ettiği gibi, laboratuvardaki bilim insanları yalnızca gözlem ve deney yapmaz, aynı zamanda örneğin “gözlemleyerek”, “ölçerek”, “adlandırarak” ve “manipüle ederek” bir hücreyi “oluştururlar”.1

Hanzo’ya hastanede yapılan da tam olarak böyle bir işlem. Doğal bir varlık (hayvan) olarak yerinden edilerek şehre getirilen Hanzo, hastaneye kapatılarak insan olmaya doğru koşullanıyor. Söz konusu “medenileştirilme” operasyonları film boyunca etraflıca işleniyor.

Filmin esin kaynağı olarak bilinen 1961 yapımı Toros Canavarı’nda (Yön: Burhan Bolan) da hastane vurgusu yapılıyor.2 Hanzo’da olduğu gibi 1 yaşındayken kaçırılan bir bebek doğada ayılar tarafından büyütülüyor. İsmini verdiği Canavar Tepe’de yaşayan bu karakter, köylüler ve bir grup arkeolog tarafından yakalanarak köy meydanına getirilmesinin ardından bir kafes içerisinde ahıra kapatılıyor:

— Ona bir şey yaparlar mı baba?
— Bir akıl hastanesine kapatırlar orada kalır.

Her iki filmde de ana karakterin hastaneye kapatılmasına ilişkin söylemler Foucault’nun iktidar analizlerini akla getiriyor. Dahası, Toros Canavarı’nın Deliliğin Tarihi (1961), Hanzo’nun ise Hapishanenin Doğuşu (1975) ile aynı tarihlerde çekilmiş olmasının tesadüfle açıklanamayacak bir münasebeti de var. Foucault, Deliliğin Tarihi’nde ortaçağdan itibaren yoksulluk, işsizlik, aylaklık, delilik ve hayvanlık arasında kurulan bağlantıları deşifre ederken, klasisizmde deliliğin en aykırı biçimlerinin insanın kendi hayvanlığıyla dolaysız teması olarak görüldüğüne işaret eder.3 Hapishanenin Doğuşu’nda ise insanın disipline edilerek normalleştirilmesinde hastane, kışla, hapishane, tımarhane ve okul gibi kurumların rollerini açığa çıkarır.4

Michel Foucault, Deliliğin Tarihi ilk baskı: Folie et Déraison: Histoire de la Folie
a 'l'Age Classique (Plon: Paris, 1961),
kaynak: Edition-Originale ve
Michel Foucault,
Hapishanenin Doğuşu
ilk baskı:
Surveiller et Punir:
Naissance de la Prison (Gallimard, 1975),
kaynak: Edition-Originale

Tam da bu noktada, Hanzo’nun yukarıda bahis kurumlardan biri olan hastanede temizlenmesinin ardından hızlandırılmış bir “terbiye” sürecine girmesini modern öznenin toplumsal inşasının bir simülasyonu olarak okumak pekâlâ mümkün. Öyle ki, kendisine yeni doğmuş bir bebek muamelesi yapılan Hanzo ilk olarak kundaklanıyor. Kundaklama insanın dünyadaki ilk kapatılması olduğu için önemli bir metafor.5 Doğrudan bedenin hareketlerini kontrol etme, sınırlandırma, hatta hareketsiz kılma mekânı olarak kundak, bir açık hapishane gibi çalışıyor.

— Hanzo’ya ne giydireceğiz? Bilimsel olarak o yeni doğmuş bir bebektir. Bebeğe yapılacak ilk işlem nedir?
— Kundaklayın! Bir gün de olsa çocukluğunu hatırlasın, psikolojik olarak iyi gelir.
— Biz ona ayılığını unutturup insan olmayı öğreteceğiz ve onu topluma kazandıracağız.

Daha sonra Hanzo’ya sırasıyla biberondan süt içme, emekleme, konuşma ve oyun oynama gibi bir çocuğun ehlileştirilmesine, böylece topluma kazandırılmasına dönük eylemler silsilesi dayatılıyor. Nihayetinde Hanzo, “dışarı”dan farklı bir zaman-mekân rejimine sahip olan hastaneye kapatılıyor, terbiye ediliyor ve bir dizi eğitimden geçerek hayvandan insana, daha da önemlisi “normal” insana doğru koşullanıyor. Ben buna zaman-mekânın laboratuvarlaşması6 diyorum; zaman-mekânın varlıkların yapısı çeşitli öznellik ve nesnellik kiplerine koşullanacak şekilde düzenlenmesi. 

Kundaklanmış Hanzo’nun
biberondan süt içirildikten sonra
gazı çıkarılırken,
Hanzo, 1975
Hanzo emeklemeyi öğreniyor,
Hanzo, 1975

Kuşkusuz, bu rejimin etkinlik alanı hastaneyle sınırlı değil. Hapishane, kışla, okul, mülteci kampları, köpek barınakları da laboratuvar gibi çalışıyor. Hatta daha da ileri gidip kentin büyük oranda laboratuvar gibi çalıştığı söylenebilir. Zira kentte yaşamak normlara riayet etmek demek anlamına geliyor. Bu nedenle, örneğin kentsel ve toplumsal alt yapı nüvesi ev de bir anlamda laboratuvardır; çünkü çocukluk, ebeveyn gibi öznellikleri, dolayısıyla aile mefhumunu sürekli yeniden üretir ve sürdürür.7 Hastaneden eve, köpek barınağından mülteci kampına kadar uzanan bu yapıların tamamında varlıklar içeri alınır, kontrol altında tutulur, terbiye edilir ve normalleştirilir. Bu minvalde denilebilir ki zaman-mekân öznellik ve nesnellikler üretmeye başladıkça laboratuvarlaşır. Zaman-mekân laboratuvarlaştıkça içerisi ile dışarısı arasındaki epistemolojik ve ontolojik ayrım güçlenir.8 

Filme dönecek olursak, kuşkusuz filmin doğrudan disiplin ve iktidar eleştirisi ekseninde kurgulandığını söylemek iddialı olur.9 Ancak Hanzo’nun bir hayvan olarak norm dışı kabul edilmesine; norma, yani modern öznellik kiplerine koşullanmak üzere temizlenmesine [hijyen] ve eğitilmesine [disiplin] ilişkin süreçlerin Foucault’nun disiplin ve iktidar arasında kurduğu organik bağıntıyla yakınlığı da açıkça görülmektedir.10

Foucault özelinde insan zihni ve bedeninin disipline edilmesi üzerinden biçimlenen bu tartışmaya hayvanları da kapsayan bir perspektifte baktığımızda Hanzo filmi de farklı bir boyut kazanıyor; çünkü filmde insanın insanlığını belirleyen özellikleri Hanzo’nun disipline edilme süresince bolca işleniyor. Hanzo bir hayvana benzediği oranda norm dışı, insana, daha da önemlisi eğitilmiş bir özne pozisyonuna yaklaştıkça normalleşiyor. Bu uygulamalardan bebek-hayvan analojisine ilişkin alt metni okumak mümkün. Zira bir bebek de tıpkı bir hayvan gibi akıl, konuşma, iki ayak üstünde yürüme gibi melekelerden yoksun olarak nitelendirilir. Bu yetilerin kazanılması, dolayısıyla normalleştirilmesi için eğitilmesi şarttır!

Hülasa, filmde insan-hayvan ikiliğinde disiplin ve eğitim insanlığın kurucu öğesi olarak konumlandırılıyor. “Koşul-mekân”ın süzgecinden geçen Hanzo eğer normal bir insan olursa topluma kazandırılacak, norm dışı olarak varlığını sürdürmeye çalışırsa ya kapatılarak cezalandırılacak ya da –şehirden geçişini televizyondan izleyen normal insanların muştuladığı gibi– yararlı bir nesneye, bir metaya dönüştürülerek hayvanat bahçesinde veya bir sirkte sergilenecektir:

— Şuna bak, sanki parti lideri geçiyor.
— Canım millete eğlence lazım!
— Şu Hanzo’yu bana verseler çadıra koyup 1 liradan seyrettirsem milyoner olurum.

 * Bu metin –yazlık– bir üçlemenin ilk metnidir.

1. D. Haraway, “A Giant Bumptious Litter: Donna Haraway on Truth, Technology, and Resisting Extinction”, Logic.

2. Dikkatli okurların gözünden kaçmayacaktır; herhangi bir kayda ulaşılamamış olsa da, filmin ismini aynı isimli ve 1957 tarihli Aziz Nesin öyküsünden almış olabileceğini, ancak senaryo açısından bir benzerlik olmadığını söylemekte yarar var. Nesin’in öyküsündeki Toros Canavarı özünde yumuşak ama zaman zaman da bir canavar kadar agresifleşebilen çift karakterli bir şehirlidir. Hem Hanzo hem de Toros Canavarı filmlerindeki karakter de özünde yumuşak ve sıcakkanlı olmasına rağmen zaman zaman canavarlaşmakta ya da hayvani refleksler göstermektedir.

3. Michel Foucault, Deliliğin Tarihi (İstanbul: İmge Kitabevi, 1992) [Folie et Déraison: Histoire de la Folie a 'l'Age Classique, 1961]

4. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (İstanbul: İmge Kitabevi, 1992) [Surveiller et Punir: Naissance de la Prison, 1975]

5. Şayet bebek sağlıklı doğmuş ve kuvöze alınmamışsa!

6. Bu kavram doktora tezi kapsamında geliştirdiğim ve mekânın ayırt edici biyopolitik üç özelliğine karşılık gelen kavram üçlemesinin ilkidir. Diğer ikisi zaman-mekânın fabrikalaşması ve zaman-mekânın müzeleşmesi olup bu üçlemenin sıradaki metinlerinde ele alınacaktır. Etraflı tartışma için bkz. Emre Demirtaş, Mekânın [Biyo]politikası; Yaşamın Teşebbüsleştirilmesinde Mekânın Rolü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Kocaeli Üniversitesi, 2020.

7. Evin mekânsal bölümlenmesi de buna göre biçimlenir. Ebeveyn odası, çocuk odası, ortak mekân olarak salon ve mutfak gibi bölümlenmeler aracılığıyla ev içi hiyerarşi ve sosyallik biçimleri belirlenir. Bu nedenle ev, insan hayvanını evcilleştiren bir laboratuvardır.

8. Demirtaş, age, s. 81-99.

9. Ancak yönetmen Zeki Ökten’in ve Kemal Sunal’ın yakın dönem bazı filmlerine bakınca genel bir iktidar eleştirisi okumak mümkündür. Bkz. Kapıcılar Kralı (1976), Çöpçüler Kralı (1977), Sürü (1978), Zübük (1980), Davaro (1981), Düttürü Dünya (1988).

10. Dönemin sinema ürünlerine bir göz atıldığında benzer temaların işlendiği görülmektedir. Bu örneklerden ilk olarak Fransız yapımı The Wild Child (1970) dikkat çekmektedir. François Truffaut’nun yönetmenliği yaptığı film gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır. 1798 yılında köylüler tarafından bir ormanda bulunan “vahşi” çocuk konuşma, yürüme, okuma ve yazma gibi insanı melekelerden yoksundur. Filmde bir doktorun yoğun çabası ve sevgisiyle vahşi çocuğunun eğitilerek medenileştirilme süreci anlatılır.
İtalya ve Batı Almanya ortak yapımı Bingo Bongo’da (1980) da benzer bir hikâye resmedilmektedir. Kongo ormanlarında bulunan maymun ve insan karşımı bir varlık kafes içerisinde Milano’da bir antropoloji enstitüsüne getirilir. Bingo Bongo ismi verilen bu canlının Laura isimli bir antopoloğun refakatinde uygarlaştırılma serüveni işlenmektedir.
Tüm bu filmlerin ortak yönü, vahşi doğada büyümüş ve fiziki görüntüsüyle insan-hayvan arasında, davranış ve alışkanlıklarıyla hayvana daha yakın olan canlıların medenileştirilme süreçlerinin ele alınmasıdır. Diğer taraftan filmlerin tamamında ana karakterin insanlaştırılma sürecine eşlik eden “profesyonel” meslek insanları (doktor, arkeolog, antropolog vb.) vardır. Bu örnekler disiplin, eğitim ve meslek arasındaki dolanıklığı okunaklı kılmaktadır.

Emre Demirtaş, ev, film, Hanzo, hapishane, hastane, hayvan, iktidar, insan, laboratuvar, Michel Foucault, müze, Toros Canavarı, zaman-mekân