ve Canlı Belgeseller
Yıllarca çeşitli festivallere şu veya bu şekilde destek verdikten sonra, 2024’ün başında kısa filmci arkadaşım canım Yasemin Demirci’nin “Bodrum Gümüşlük Akademi’de beraber bir festival yapalım mı, ne dersin?” diye sormasıyla, “Acaba gerçekten kendi festivalimizin zamanı gelmiş olabilir mi?” diye düşünmeden edemedim. Yazar Latife Tekin’in imza attığı en değerli eserlerden biri olan Gümüşlük Akademisi’ni çok duymuş ama fırsat olmamış, akademiye hiç gidememiştim. Yasemin mekândan enfes fotoğraflar yolladı. Ben İzmir dönüşü Blue, Revolution and VHS Tapes’in kurgusuyla uğraştığım için hedeflediğimiz gibi Bodrum ziyaretini gerçekleştiremedim ama fotoğraflara bakınca bile, havasını, güneşini görmeden dahi akademiye âşık olmuştum.
Böylece 2024 yılında nasıl bir film etkinliği yapabileceğimize kafa yormaya başladık. Gelenlerin konakladığı, beraber zaman geçirdiği, son derece ilham verici bir yerden bahsediyoruz. Öncelikle yolda şeklini bulacağını düşündüğümüz projemize Film Çalışmaları adını verdik. Çünkü her sene bir tema altında projeler kabul etmeye karar vermiştik. Böylece Gümüşlük Akademisi Film Çalışmaları’nın konsepti belli olmaya başladı. İlk yılın temasını Kompozit başlığı altında “Hibrit Filmler” olarak belirledik. Böylelikle sinemasal türlerin giderek silikleştiği bir dönemde hibritlik kavramını tartışmak, gelen projelere de o açıdan bakmak üzere konuklarımızı belirledik.
Bir hafta boyunca sürecek etkinlikte bir ana konuk uzun bir sinema konuşması yapacaktı. Akşamları da açık hava sinemasında onun filmlerinden örnekler izleyecektik. Biraz türsel ayrımlara kafa turan bir sinemacı olarak Burak Çevik’i seçtik ve Berlin’den davet ettik. Diğer konuklarımız hem temaya uyan konuşmalar yapacak hem de gelen projelere yönetmenleriyle konuşarak mentorluk üstlenecekti. Küratör Merve Elveren, sanatçı Zeyno Pekünlü, akademisyen ve yazar Ahmet Gürata ile yapımcı Dilek Aydın geldi. Her projeyi hemen her açıdan ele aldılar ve sağ olsunlar bizi yalnız bırakmadılar.
Sinemayla ilgili herhangi bir adım atarken, 21. yüzyılda olduğumuz gerçeğini daima aklımda tutmaya çalışıyorum. Bu çağın meselelerini konu edinen bir film, estetik olarak da yeni bir şeylerin derdine düşecekse, bu çağın görüntü ve ses tekniklerinden ilham almalı diye düşünüyorum. Ama tabii ki illa her film dikey cep telefonu imajı, çevrimiçi sohbet yazışması içerecek diye bir kural da yok.
En önemlisi de sinema sanatı ve çağdaş/güncel sanat arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmak, farklı olduğu düşünülen bu alanları yakınlaştırmak gerektiğini düşünüyorum. Bu çağda atılabilecek en önemli adımlardan birisinin bu olduğuna inancım tam. Sinemayı sadece kendisine, kendi tarihine referans veren, “usta meczupluğu”na tutulmuş bir sinefil zevki olmaktan çıkarmak gerekiyor. Sonuçta şöyle bir gerçek var: Sinemacılar sanat sergileriyle çok ilgilenmiyor.
Sevgili Enis Batur kurgusu yeni biten Modernist: Usmanbaş belgeselimiz için yaptığımız uzun röportajda “Türkiye’de yazan çizen kimseler bile çağdaş müziğe karşı önyargılıdır ve çağdaş bestecileri ‘dinleyememe’yi gururlanarak anlatır” demişti bize. Sinemacılarda da durum çok farklı değil. Bienallerin “zor sanat”ına bıyık altından gülmek epey yaygındır. Sanat dünyası ise tam tersi bir konum alır ve Türkiye’de üretilen filmlere pek yakın durmamayı tercih eder. Belki kısmen belgeseller bir istisna… Ama sanat dünyası için belgeseller de politik gücüne rağmen “sanatçı filmi” olmaktan çok uzaktır.
İşte tam da bahsettiğimiz bu uzaklıkların ortadan kalkması için projelere her iki alana da yakın duran isimlerin bakmasını istedik ve böylece verimli bir hafta geçirdik. Organizasyonun küratörleri olarak Yasemin ve ben, bizimle beraber hareket eden Ali Baran Baz’la beraber yorulduk, terledik ama galiba iyi bir şey yaptık hissiyle ayrıldık Bodrum’dan. Kendi adıma denizle pek aram olmadığı için, herkes akşamüstü denize gittiğinde Akademi’nin kütüphanesinde tarihi Gergedan, Beyaz gibi dergilerin ve kitapların arasında kaybolduğum zamanları da unutulmaz anlar arasında anıyorum.
Akademi’nin toplanma alanı
Türkiye’nin şu anki hâlini düşünecek olursak, bakanlık desteği olmayan, herhangi bir sponsor tarafından da desteklenmeyen butik bir etkinliği ayakta tutmak çok kolay değil. Üç kişilik bir ekip maddi bir beklentisi olmadan, Gümüşlük Akademisi’ne ve eğitmenlere ödemelerini yaparak bunu gerçekleştirebiliyorsa, biraz da bize inanan genç sinemacıların desteğiyle oluyor bu. Biz de bunu bilerek bir haftalık katılım ve barınma ücretlerini çok düşük tutuyoruz.
İkinci Film Çalışmaları’nın başlamasına yaklaşık bir ay var ve şimdiden mekânın yollarını, sağlıklı yemeklerini, açık hava sinemasını ve yoğun geçen derslerini özlediğimi söyleyebilirim.
Bu yılın teması bizi yakından ilgilendiren bir konu: 21. Yüzyıl Sineması. Ana konuk olarak sevgili Ceylan Özgün Özçelik’i davet ettik. Eğitmenlerimiz çok sevdiğim ve daima ilham aldığım sinemacılar Deniz Tortum, Can Eskinazi, Dilde Mahalli ve bize çağın meselelerinin sanatla nasıl kesiştiğini anlatacak olan Yazar Pınar Öğünç oldu.
Bu kıymetli ekiple hangi projelerin yolunun kesişeceğini doğrusu merakla bekliyoruz. Günün sonunda yenilikçi, orijinal işlerin ortaya çıkmasını istiyoruz. Tıpkı Alizade’nin şarkı sözleri gibi günün ruhunu yakalamalı. Bize yeni bir şeyler izlediğimiz hissini vermeli. Bizi şaşırtan filmler neden çıkmasın…
Bu sene danışmanlarından biri olduğum, İstanbul Experimental’in FORA isimli atölyesinde de sinemacı ve sanatçıların projeleri bir aradaydı. Zamanın ruhunu yakalayan özgün projeler geldi. Hep söylüyorum, zaman zaman tartışma yarattığına da şahit oldum: Kurmaca uzun metrajdan çok ümitli değilim; kısa film ve belgeselden bekliyorum devrimleri. Bunu kimi eleştirmenlere söylemeyin; onlar hâlâ sinemanın kurmaca uzun metrajdan oluştuğunu sanıyor.
*
Mart direnişi, “Yahu Allah aşkına, biz ne yaşadık?!” dedirten türden bir deneyimdi. Yeni tansiyon hapımla gün içinde baş dönmeleri yaşadığım için alanlara çok çıkamadım ama “Hukuk, Adalet ve Demokrasi İçin Omuz Omuza” metnini imzalayan yurttaşlardan biri oldum. Rumeli Caddesi’nden bir saat süren öğrenci yürüyüşünü kameraya aldım. Nişantaşı’nın güzide caddesi “Faşizme karşı omuz omuza!” sesleriyle inledi.
Z kuşağından genç bir direnişçi kadından aldım haberleri; arada bir telaşlı aileler gibi “Oralarda dikkat et” derken buluyordum kendimi. Sosyal medyadaki muhabbetlerimiz gerçek hayata taştı ve biz, bir Z kuşağı ile bir X kuşağı ferdi, kendimizi Gezi-Saraçhane tartışmasında bulduk.
26 yaşında bir gençten onu her gece meydanlara çıkaran motivasyonu öğrenmeye çalıştım. Gecenin bir vakti genç bir kadın olarak çoğu zaman uzun mücadelelerle evine dönebildi. İlham kaynaklarını, kendisini motive eden, besleyen isimleri merak ettim. Aslında benzer bir diyaloğa kendi öğrencilerimle de girebilirdim ama bizim aramızdaki tartışmayı tetikleyen, onun eski kuşakları eleştirmesi oldu.
Sık sık kendimi kendi 26 yaş zamanlarımı düşünürken buldum. Eski kuşaklara dair hoşnutsuzluğumuz veya güvensizliğimiz benziyordu benzemesine ama pek çok açıdan da farklıydı. 90’larda genç olmak ve 2020’lerde genç olmak… 90’larda, Batı şehirlerinde biraz derdimiz “daha Batılı” gençlerin imkânlarına sahip olmaktı ki yavaş yavaş hepsi geliyordu. Yakın zamanda İzmir Radyoaktif’in ders için kısa bir belgeselini çeken öğrencim inanamadı ama 1993 yılında Guns N’ Roses ve Metallica konserlerindeydim. Ben o dönemde Nirvana sonrası farklı sulara açılmıştım açılmasına ama iki konser de kaçmazdı.
Bizden de iyi rock grupları çıkıyordu fakat derdimiz daha çok yabancı grupların albümlerine ulaşmaktı. Fanzinlerden, Çalıntı ve Stüdyo İmge gibi dergilerden ilgi duyduğumuz müzisyenlerle, yazarlarla ilgili bilgileri iştahla okurduk. Hepimiz o dönemde Beat edebiyatı yazarlarını, Hesse’yi, post-punk gruplarını keşfettik. Özel radyolar, özel televizyon kanalları da uzaklarda olan bitenleri ayağımıza getirmeye başlamıştı.
Şimdi gençler internet çağında büyüdükleri için bir müzik albümünü veya filmi aramakla uğraşmıyor ama müzik söz konusu olduğunda Türkiye’de üretilen müzikle çok barışıklar ve hayatlarının soundtrack’ini yerli gruplardan seçiyorlar. Bu grup Duman da olabiliyor, Baba Zula da, Adamlar da… Şüphesiz başka ülkelerdeki gençlerin imkânlarına sahip olmak istiyorlar ama kültür beklentisi çok değişmiş durumda.
İşte bahsettiğim genç de o günlerde sık sık Türkiye’den yollanan Azeri rapçi Alizade’nin şarkılarını dinliyordu. Böylece ben de, daha önce bir klibini sinirle kapadığım Alizade’yi başka bir gözle ve kulakla dinlemeye başladım ve belki hemen olmadı ama (ne yalan söyleyeyim) beklemediğim bir şekilde çok sevdim. Bazen bir şeyi sevip sevmemeniz veya anlayıp anlamamanız o şeye doğru bir yerden bakıp bakmadığınızla çok ilgili. Doğru zaman değil doğru yerden bakmak önemli.
Peki Alizade’de neyi sevdim? Yer yer Die Antwoord etkisini derinden hissetsem de bence Türkçe şarkılarının müziği gayet iyi. Ama beni en çok etkileyen, hatta çarpan, sinema, edebiyat ve diğer alanlar üzerine de “karşılaştırmalı edebiyat” yaparak kara kara düşünmemi sağlayan güçlü şarkı sözleri oldu.
Alizade’nin sözlerinde söz konusu olan, başka pek bir yerde de örneği olamayan iki şey var: sahicilik ve alaycılık. Öte yandan son derece güncel, son derece politik ama işte, bunu sahici, ironik ve alaycı bir yerden yapıyor olması Alizade’yi özgün ve giderek tehlikeli kılıyor. Bu yüzden ülkeden apar topar yollandığını düşünüyorum. Rap ve belgeseller iktidar için en tehlikeli iki alan olabilir. Bu meseleyi açmayı başka bir metne bırakalım.
Alizade başından geçenleri yazıyor. Kanal D’ye çıktığını, ailesinin onunla ekrana çıktığı için gurur duyduğunu, polislerin onunla fotoğraf çektirdiğini söylerken, “Amirim tak kelepçe ben severim rol!” diyor, üzerine “Amirim gömlek iyi mi sizce?” diye soruyor. Yine aynı şarkıda, bu dönemin yarını belirsiz hedonistliğini anlatan en veciz cümleyi kuruyor: “Geceleri bas bari, sabah hapise…”
Onun sözlerinde ghost’lamak da var, hapishaneler de, kara para da. Keko da var, orijinal ve “çakma” cinsel organlar da. Dirty talk’ını sevmek zorunda değilsiniz, pek çok arkadaşım gibi müziğine de dayanamıyor olabilirsiniz, ama Alizade bu çağın en popüler müzik türlerinden biri üstünden kendi hikâyesini sansürsüz anlatıyor, bu kesin. Senaryo veya şarkı sözü doktoru yok, otosansür nedir pek bilmiyor. Dilimi affedin ama “Geceleri bas bari, sabah hapse” direniş sırasında bir dövizde yazsaydı, eminim çok popüler olurdu.
Alizade’nin hikâyesini artık uzaktan takip ediyoruz. Instagram’dan gördüğümüz kadarıyla Avrupa’yı geziyor ve konser vermeye devam ediyor. Bu arada Avrupa gezintileri vlog’ları da “Vlog yeni sinema mı?” dedirtecek türden bir sahicilik, ritm ve hikâye anlatımı içeriyor. İşte bunlar hep 21. yüzyıl!
*
ZeNistan projemiz Kayıp Filmler yazı dizisini takip edenler için yeni değil. Bir süredir, hatta artık uzun bir süredir diyebiliriz, 90’ların doğaçlama psikedelik müzik grubu ZeN için konser arşivinden yola çıkan bir belgesel hazırlıyoruz. Bunun için nerdeyse bir yıldır grubun Murat Ertel tarafından özenle, titizlikle saklanmış olan konser arşivini izliyoruz.
Aslında bu detayları tekrara düşmek pahasına şunun için veriyorum: Elif Dizdaroğlu’yla beraber izlediğimiz arşiv sadece konser görüntülerden oluşmuyor. Kimi bölümler erken bir konser vlog’u gibi çekilmiş; arşivde yolculuklar, bar performanslarının öncesindeki sokaklar, otel odaları, beraber yaşanan evlerdeki sohbetler var. Yani yok yok.
Filmin bu sıralarda bitmesi gerekiyordu, doğrusu biraz oyalandık ama bu sene bitirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bu aşamada filmle ilgili etkinlikler yapmaya karar verdik, çünkü izlediğimiz arşiv ve arşiv izleme süreçlerimiz çok merak ediliyordu. Elif’le yaptığımız izleme ortamını sahneye taşımaya karar verdik ve Murat Ertel’in ve yapım ekibinin de kabul etmesiyle İstanbul Experimental’da gerçekleşen “ZeNistan: Bir Canlı Belgesel Deneyimi” etkinliğinin fitilini yakmış olduk. Sahnede Elif, ben ve Murat Ertel oturacak ve arkamızda gösterilen arşiv üzerine konuşacaktık.
Tabii seyirci de arşivle veya ZeN’le ilgili sorularını o an Murat’a soracaktı. Aslında hem canlı arşiv izleme deneyimi hem de bir tür canlı belgeseldi söz konusu olan. Bu etkinlik için yüzlerce saatlik arşivden hangi bölümü veya konseri seçeceğimiz de bir soru işaretiydi. Belki Bakırköy, ZeNne veya 24 Saat kadar bilinmeyen ama çok sevdiğimiz Cihangir Parkı konserinde karar kıldık. Bu konser hem etraftaki binalarda yaşayan komşularla etkinlik esnasında sohbet gibi eşsiz anlar içeriyor hem de grubun müzikal zenginliğini iyi duyuruyordu. Halk konseri olması, seyircinin çeşitliliği ve gündüzün aydınlığı da belirleyici oldu. Bizim açımızdan bile sürpriz olan ise Murat’ın izleme üzerine konser vermek istemesi oldu.
Etkinlik günü gerçekten ama gerçekten çok heyecanlıydık. Arşiv izleme bir iki ses sorunu dışında fena geçmedi. Gecenin en güzel anları ise belki de Murat’ın müzik yaptığı kısımlardı. Şüphesiz Murat, ZeN olarak orada değildi ama ZeN’i kuran kişi olarak, ZeN ruhuna sadık bir şekilde doğaçlama çaldı ve üzerine güncel sözler ekledi. Tutuklu gençleri hatırlattı, adalet isteğimizi slogana dönüştürdü.
Son dönemde, içinde bulunduğumuz şartlardan beklenmeyecek derecede iyi konserler izledik. Borusan Müzik Evi’ndeki [Ahmed] konseri böyleydi mesela; yıllar önce Berlin’de izlediğim efsane emprovizyoncu AMM’den veya minimalist caz grubu The Necks’ten aşağı kalır yanı yoktu. Aynı mekânda birkaç hafta sonra izlediğimiz Rafael Toral ise bir gitar ve sintisayzırla, son derece teknolojik bir bağlantı kurarak kuşlara ithaf edilmiş son derece garip ama beri yandan elektronik müziğin bugünü açısından umut veren bir konser gerçekleştirdi.
Fakat ZeNistan konserimiz başka türlü bir deneyim oldu; konser heyecanımız direniş ruhumuza eklendi. İşin güzel tarafı (yani bizim için öyle, umarım izleyenler için de öyledir) biz ZeNistan etkinliklerine devam etme kararı aldık. Bu kararda baş etmen tabii ki Murat’ın gençlere taş çıkaran heyecanı. Bu etkinlikten sonra, “Belgesel sadece belgesel değildir” fikriyle yola çıkıp belgesel üzerine farklı etkinlikler yapmayı sevdiğime iyice ikna oldum. Deneysel bir belgesel yapmak kolay değil ama belgeseli farklı platformlara taşımak da deneysel bir tavır olarak kabul edilebilir.
Son olarak bana yakın zamanda gelen bir soru üzerine çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum (Tabii ki çıkarımlarım öncelikle arşiv çalışanlara dönük olacak). Bana gelen soru “Bu kadar 21. yüzyıl sinemasına meraklı olan birisi neden 20. yüzyıl arşivleriyle çalışır?” olmuştu. Cevap bir süre sonra Ali Akay’ın Sanat Tarihi: Sıradışı Bir Disiplin kitabında karşıma çıktı. Nicolas Bourriaud, Akay’ın sorusu üzerine beni çok heyecanlandıran yanıtında, 20. yüzyılda şimdiyi anlamak için bilimkurguya başvurulduğunu, zamanı en iyi Philip K. Dick gibi yazarların anlattığını söylüyor ve bugün 21. yüzyılda durumun farklı olduğunu, geleceğe değil geçmişe bakılması gerektiğini, çünkü dünyanın tektipleşmeden ve belleksizlikten mustarip olduğunu belirtiyor. Ben de ZeNistan gibi projelerimizde belli bir dönemi daha iyi anlamamı sağlayan ipuçları buluyor olabilirim.