Besteci İlhan Usmanbaş’ın modernist inadına odaklanan belgesel projemiz için 2023’ün ilk aylarında, yolun henüz başında, 20. Yüzyılın Sesleri: Usmanbaş adını seçmiştik. Belgeselin finalinde sözü ve sesleri, günümüzde “sesli” sosyoloji çalışan akademisyenler üzerinden 21. yüzyılın seslerine çekme düşüncemiz vardı yapımcı ve senarist Elif Dizdaroğlu’yla. Bunu bestecinin “açıklık” kavramıyla olan yaratıcı ilişkisinden yola çıkarak, bugünün seslerine açık bir kapı bırakmak için düşünmüştük. Yapım aşamasında kaydedilen röportajlar, özellikle de memleket sanatının 20. yüzyıldaki modern/çağdaş/güncel serüveni üzerine olan okumalarımız filmin her şeyden çok bestecinin benzersiz, ilham verici modernist kimliği etrafında kurulmasını sağladı.
Enis Batur’un memleket sanatındaki modernist kalkışmalar üzerine son derece önemli ve özetleyici konuşmasına besteci ve yazar Mehmet Nemutlu’nun Usmanbaş bestelerindeki modernist yolculuğun izini sürüşü ve Usmanbaş’ın yeryüzündeki canlılar ve yaşamdan hareketle “modernlik” üzerine bilgece konuşmaları da eklenince, sanki Modernist gibi bir adın hakkını verebileceğimize ikna olmaya başladık. Öyle hemen olmadı tabii ama böylece projemize Modernist: Usmanbaş adını verdik ve öyle de kaldı. Şimdilerde bu ad için Ankaralı tasarımcı Deniz Karagül bir afiş tasarlıyor.
2024’ün Aralık ayında DaVinci Resolve’da Modernist’i kurgulamaya başladım. Belgesel kurgularken en zor iş, kullanılacak doğru konuşmaları seçmek ve bu konuşmalardan yola çıkarak güçlü bir metin kurmak. Metin kurgusunu güçlendirmek için sık sık deneme yazarlarına, iyi makalecilere başvuruyorum. Farklı konu ve temalar arasında kavramsal bağlar kuran, bunu yaparken şeyleri önce bir dağıtan, sonra da zekice sözünü toplayan metinleri çok seviyorum. Işıklar içinde uyusun, Mark Fisher’ın metinleri böyleydi mesela. Bu anlamda güçlü belgeseller bulmak iyi kurgulanmış kurmaca dışı kitaplar bulmaktan daha zor. Eğer bir film bütünüyle görsel-işitsel bir deneyim gibi tasarlanmadıysa, eğer bir metin içeriyorsa, aynı zamanda bir tür kitap/metin olduğunu kabul etmek gerek. Mimaroğlu belgeselinin altı yüz sayfalık bir metni vardı. Tabii ki bu sözde kitaba görsel-işitsel bir boyut da katmak gerekiyor. İyi belgesel sanki biraz da kitap gibi düşünüp uçuşan bir sinema ortaya atmak.
Bir belgeselde sesleri doğru tercihlerle seçmek için bir kavram haritası çıkarmak gerekiyor. Sadece Enis Batur’la yaptığımız bir saatlik röportajda bile Nâzım Hikmet’ten Usmanbaş’a memleketteki kimi erken kimi geç modernist tavırların bir şeceresi ortaya çıktı. Bu konuşmayı bile kesmek, eksiltmek kolay değil. Bir gün arşivimizdeki belgesellere girmeyen konuşmalardan bir kitap yapmak da boynumuzun borcu olsun. Türkiye’de çağdaş müziğe ilişkin sağırlık konusunda ise özellikle kendi radyo programlarına gelen tuhaf eleştiriler üzerinden keskin saptamalar yaptı Batur. Şiirin, hikâyeciliğin ve mimarinin modernist denemelerinin gördüğü ilginin yanında müzikal denemeler daima ilgi ve meraktan uzak, yalnız kalmıştı.
Bu tabii ki sadece Türkiye’de böyle değildi, dünyada da insanların modern resme gösterdiği ilgiyi neden modern besteciliğe göstermediği daima tartışma konusu olmuştur. Picasso’nun resmi konusunda bir fikrimiz vardır ama Stockhausen dinlemek ve anlamak daima zor gelir. Belgeselde çağdaş müzik dinleyememenin, çağdaş müzikten anlamıyor oluşun bizde bir övünç meselesi oluşuna da yer veriliyor.
Böylece, kurgu için sesleri bir modernist inadı çepeçevre kurmak adına kesmeye başladım. Üzerine 8mm arşiv görüntüleri, cep telefonu ve eski bir DV kamerayla yapılan güncel çekimler eklendi. Fotoğrafları sergilemek için yaratıcı yollar aradık. Hocanın eskiz defterleri, görsel notasyonu da özel izinlerle belgesele girdi. Kısaca modern müzik üzerine biyografik bir meditasyon için her şey hazırdı.
Aralık ayında ekran başında sadece kurgu denemeleri yapmadım, bolca yedim içtim ve bu yılın ilk günlerinde İzmir’e gittiğimde zamanlama açısından iyi ilerlemiş ama yeni kilolar yüklenmiştim. Blue, Revolution and VHS Tapes’i kurgulayan, ZeNistan projesinin de kurgusunu üstlenen Hazal Bayar’la İzmir’de kurgunun üzerinden geçtik. Kurguda biraz hızlı davranmamız gerekiyordu. Güçten düşmemek için yeme içme işini abartmış, hızlanmaya paralel olarak nefes nefese kalmıştım. Stresli zamanlarda ölçüsüz atıştırmak, hazzı lezzetlerde aramak gibi kötü bir huyum var; kafam doluyken yeme içmenin ucu kaçabiliyor. İstanbul’a döndüğümde bir gece vakti acil serviste bunu daha iyi anlayacaktım...
6 Ocak 2025 önemli bir tarihti; Usmanbaş’a bu belirlediğimiz günde belgeselin, en azından İzmir’de çıkan ilk kurgusunu izletecektik. Sağlığı 103 yaş için fena değildi ama geceleri uyumuyordu, televizyon izliyor veya tek başına mekânda gezmeler yapıyordu ve bu biraz kaygı verici bir durumdu. Derken büyük gün geldi ve biz Usmanbaş’a, iki yıl boyunca hazırladığımız Modernist: Usmanbaş belgeselini bir diskle götürdük.
Hoca, televizyonun hemen karşısına yerleştirdiğimiz bir koltukta, neredeyse gözünü kırpmadan kırk dakikalık belgeseli izledi ve bittiğinde gözlüklerini çıkararak, her zaman yaptığı gibi elleriyle yüzünü sıvazladı, “Bu benim hayatımdan bir kesit” dedi. Bu cümlede hem onun hayatını gözler önüne sermeyi başardığımız yorumu hem de izlediği belgeselde bazı eksikler hissettiği vurgusu vardı.
Özellikle, birkaç fotoğraf dışında pek fazla kaydı bulunmayan, çocukluğunun Ayvalık’ını daha çok görmek istemişti hayatını anlatan filmde besteci. Belli ki izleyeceği filmin, kendisini anlatan belgeselin biraz nostaljik bir yolculuk olmasını da bekliyordu. Aslında tahmin ettiğimiz, hocanın bir eksiklik olarak belirteceğini beklediğimiz bir durumdu bu; son aylardaki buluşamalarımızda bize en çok çocukluğunu anlatmıştı. Yüz yıldan fazla süren hayatının geldiği noktasında, en çok yüz yıl öncesinin Ayvalık sokaklarına kendini yakın hissediyordu. Asistanı Nihal’in hazırladığı yemekleri yedik tarihi izleme üzerine, belgeselin özellikle “Usmanbaş’la Görüşmeler” bölümü için ilave çekimler yaptık. Hocayla mekânın koridorlarında gezerken, cep telefonunu ona verdim ve tekerlekli sandalyesini ittim. Çok duygusal bir andı benim için. “Dilerim daha uzun yıllar, hedeflediği 110 yaşına kadar yaşar” dedim içimden.
Belgesel yapmanın en heyecan verici yanlarından biri, tarihi bir figüre tanıklık etmek, hem onun arşivine dokunmak hem de onun tarihinin bir parçası olmak. Ama arzum gerçekleşmedi. Canımız, İlhan hocamız bu gösterimden kısa bir süre sonra hastaneye kaldırıldı ve Cumhuriyet’ten önce başlayan, tamamen yenilikçi müziğe ve öğrencilerine, araştırmalarına adadığı olağanüstü yaşamına veda etti. “Besteciler ölür, besteleri kalır” demişti bir defasında. Üç önemli bestesi, son yıllardaki yaşamı ve mücadelesi Modernist: Usmanbaş’la da geleceğe kalacak. Üzüldük üzülmesine ama bu uzun, devrimci hayatın bir ameliyat süreci sonunda yatağa bağlı kalması da sevenlerini üzerdi. Kendi belgeselini rahatlıkla izleyebildiği, yaşına göre oldukça aktif bir durumda veda etti.
*
İzmir’deki kurgu buluşmasının ardından İstanbul’a geldiğimde çok gergindim. Bu sadece filmi 16 Ocak büyük izleme gününe yetiştirme kaygısından kaynaklanmıyordu. Aldığım kilolar sinirlerimi tırmalamaya başlamıştı. 7 Ocak akşamı gergin bir telefon konuşmasının ardından göğsümde bir ağırlık hissettim. Rahat nefes alıp veremiyordum. Elif yanımdaydı ve “Sanırım bana bir şeyler oluyor” dedim. Taksim İlkyardım kalabalıktı ve tansiyon 16/10 çıkınca hayatımın ilk dilaltı hapını aldım. Kısa süre içinde normalde döndüm. Acil servisin beyaz ışıklı, kalabalık ama sessiz salonunda uyuma arzusu geldi. İyi hissediyordum kendimi. Doktor kan testi ve diğer kontrolleri tavsiye etti. Acilin önünde gece vakti etraftaki eski binaları, iyi aydınlatılmayan sokaklarda yürüyenleri izlerken, “Galiba biraz kendime bakmam gerekiyor” diye düşündüm.
Ve böylece “doktorlar süreci” başladı. Bu esnada besteciye belgesel özel gösterimi yapılacak ama kurgu düzeltmeleri bir süreliğine askıya alınacaktı. Kan testinden çıkan sonuçlara göre yolunda olan çok az şey vardı. Kolestrol her nasılsa fena değildi. Küçük tansiyon zaman zaman 9’u gördüğünden, panik hâllerim için kullandığım Concor’un yerini bir tansiyon ilacı aldı. Şeker seviyem pre-diyabet sayılabilecek 105 seviyesindeydi. Ürik asit seviyem yüksekti ki çok fazla tüketmediğim bira ve et sorumlu tutuluyordu bundan. B ve D vitamin seviyelerim düşüktü. Film yapacağım diye manyak gibi uğraşırken kendime uçurumlardan uçurum beğenmişim.
Soluğu (biraz da boyla kamufle edebildiğim) kilolar nedeniyle utançtan ziyaret edemediğim, beni yıllardır “Tansiyon ve diyabete eğilimin var” diye uyaran sevgili aile hekiminde aldım ve kendisi kararlı olduğuma emin olunca beni bir diyetisyene yönlendirdi. İki aydan biraz uzun bir süreçte yedi kilo verdim. Tansiyon ve şeker yoluna girdi. Geriye tek bir soru(n) kalıyordu: Yürümek dışında hangi sporu yapacağım? Sonuçta kasları korumak ve yağ yakmak gerekli. On beş ila yirmi kilo vermem gerektiği ortadaydı. Uçup giden yedi kilonun ardından bile bedenimi sürat arabası gibi hissetmeye başlamıştım.
2017 yılında kilo vermek için Esin Uslu’nun önerisiyle YouTube kardiyo videolarından yardım almıştım. Her gün bir grup fit ve çekici insanın yürüme ve esneme hareketlerini ekranın karşısında taklit ediyordum. Bu defa aynı komik yöntemi istemedim. Evin küçük, ancak eski binalarda görülebilecek holü, yerdeki eski, dikdörtgen halı ve çevredeki belgesel arşivlerinin renkli raflarıyla butik bir tekno kulüp köşesi gibiydi. Ben de burada dans etmeye başladım. En son babamın iş arkadaşı olan bir ağrı uzmanı belimi kontrol etmişti ve bacak oynatmalı testlerden geçmeyi başarmıştım. Sert bir tekno müziğine ihtiyacım vardı. Pek sevdiğim IDM, ambient, dark ambient, dark electro filan burada bir işe yaramazdı ve yeni bir playlist hazırlamaya başladım. Çok sevdiğim Ancient Methods ve türevlerinden yola çıktım.
Günün sonunda hayatımın trajikomik anlardan oluştuğu gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıyaydım. Hayatım bir film olacak olsa Roy Andersson çeksin ve çoğu şeyi kafasından atsın isterdim. Dans ederken terliyor, terlerken mutlu oluyor, bedenimin daha az dağılarak zıpladığına şahit oluyor ve risk almamak için ara ara parmaktan nabzımı ölçüyordum. 140’lardan 120’lere indiğine şahit oldum. Modernist: Usmanbaş’ın şubat ayında bitmesini öngörüyorduk ama sağlığım için Elif’in de desteğiyle erteledik. Yeniden sağlıklı nefes almaya ihtiyacım vardı. Yeniden sağlıklı nefes almaya başladım.
*
Mimaroğlu Video Remix Project uzun bir yolculuk: 2018 yılında yola çıktı, 2024 sonunda tamamlandı. Adı kısaldı, Mimaroğlu Remix Project oldu ve nihayet şubat ayında Ankara’nın harika sanat mekânı Yermekân’da gösterildi. Ardından Manifold’dan Cem, üzerine bir metin yazdı. Bu gösterimi Ankara’daki Farocki konuşmasında Yermekân’ı gördükten, Hazel ve Zeynep’i tanıdıktan sonra düşünmüştüm ve onların da sıcak bakmasıyla Mimaroğlu’nun devamı olan projenin ilk gösterimi/sergisi Ankara’da gerçekleşti. Fakat maalesef projenin küratörü olarak ne Dilek ne de ben katılabildik. Kar fırtınası günleriydi. Buna döneceğim, önce biraz projenin çıkış hikâyesi…
2018 yılının ilk aylarında Mimaroğlu belgeseli için New York’a gitmiş, hazırlayacağımız proje tanıtım filmi için çekimler yapmıştık. Görüştüğümüz kişilerden biri de katalogcu ve arşivci, özellikle politik ve sanatsal radikalliklerle ilgilenen, muhteşem Arthur Russell’ın belgeselinde arşivci olarak görev yapan Arthur Fournier olmuştu. Güngör Mimaroğlu’nun verdiği izin belgesini inceledikten sonra İlhan Mimaroğlu’nun video arşivini bize teslim etti, hatta Dilek Aydın bütün yol kucağında taşıdı zarar görmemesi için. İşte bu hiç beklemediğimiz, Güngör Hanım’ın bile farkında olmadığı türde geniş bir koleksiyondu.
Koleksiyon, yüzün üzerinde, viski kutularında özenle saklanmış 8mm filmler ve Video 8 kasetlerinden oluşuyordu. İlhan Bey 60’lı yıllarda, Amerika serüvenin ilk yıllarında 8mm filmler çekmeye başlamıştı. Güngör Mimaroğlu, New York sokakları ve şehirden yüzlerce detay. Adeta zamanla müzikal devriminin bir parçası olacağı New York’u kamerasından izliyor ve kaydediyordu. Ama bunlar “İleride eşe dosta izletiriz ya da nostalji için açar bakarız” türü turistik çekimler değildi. İlhan Bey sinema sanatını ve fotoğrafı da müzik kadar önemsiyordu. Bir bölümünü okuma şansı bulduğumuz mektuplarda –ki bunların çoğunluğu kendisinin New York’a adım attığı, Güngör Hanım’ın henüz İstanbul’da olduğu ve taşınma hazırlıkları yaptığı dönemde yazılmıştı– sinemalardan da bahsederdi.
Mimaroğlu bir mektupta, kaldığı evin konumundan bahseder ve Stanley Kubrick’in bir filminin arka sokağında çekildiğini söyler. Yine mektuplaştığı dostu Erdem Buri ona John Cassavetes diye yeni ve sıkı bir sinemacıdan bahseder. Her iki yönetmenin de ilk filmlerini yaptığı zamanlardır. 8mm arşivi New York sokaklarıyla sınırlı kalmaz, Paris seyahatleri, İstanbul ziyaretleri de kayda alınır. Gencecik bir Usmanbaş çifti, Abidin Dino, televizyondan verilen bir Tülay German konseri gibi…
Doksanlı yıllarda İlhan Bey film ortamından video ortamına geçiş yapar ve Video 8 kamera kullanmaya başlar. Mimaroğlu belgeselinde önemli anlarına yer verdiğimiz çekimlerde tatiller büyük yer tutar ama bir çekim öne çıkar: Noel zamanı bir alışveriş merkezinin kapısında durur ve uzun uzun içeriye girip çıkanları çeker. Heyecanlı yüzler, alışveriş torbaları ve hepsine eşlik eden, kapının dışındaki Noel Baba’nın hipnotik çan sesi. Özellikle tüm arşiv içinde bu çekim Mimaroğlu’nun bir video sanatçısına en çok yaklaştığı performanslardan biridir. Mimaroğlu belgeselinin de bana göre en çarpıcı sahnelerinden biri oldu. Bir yandan Mimaroğlu film arşivini izlerken, bir yandan da arşivi bir dosya içinde kataloglamaya başladık. Bunları yaparken heyecanımızı, izlemelerdeki keşiflerimizi eş dostla, projeye destek verenlerle paylaşıyorduk. Bu arşivle belgesel dışında neler yapabiliriz diye düşünürken, Mimaroğlu Video Remix Project ortaya çıktı.
Mimaroğlu belgeselinin bitiş jeneriğinde yer alan müziğin sahibi Koray Kantarcıoğlu’nun bir bestesi üzerine, çiftin Kıbrıs seyahatinde çektiği 8mm dağ görüntülerini kurguladım. Bu kısa iş bir anlamda remiks projesinin başlangıcı oldu. Yapımcı Dilek’le beraber bu şekilde başka filmler de yapmak amacıyla, genele çok da açık olmayan, proje yakınlarına, gerçekten eş dosta yaptığımız bir çağrıyla videoculara ve kurguculara ortalama üç beş dakikalık 8mm filmler verdik. Bazıları işbirliği yapacağı müzisyenleri kendileri seçti, bazılarını ise biz müzisyenlerle bir araya getirdik. Filmlerin çoğunluğu 2018 ve 2019’da elimize ulaştı. Fakat Dilek’in arzusuyla bu yan projeyi bir tür Mimaroğlu sonrası projesi olarak konumlamaya ve ana belgeselin gösterimleri bittiğinde ortaya çıkarmaya karar verdik. Benzer imajlar paylaşan işlerin karışmaması gerekiyordu. Mimaroğlu pandeminin takvimleri şaşırtmasıyla beraber sadece 2020-2021 döneminde değil, 2023, hatta 2024 yıllarında da platform ve perde gösterimleri yaptı. Gelişi geciken iki kısa remiks filmini de alarak 2024 sonunda finalize ettik ve artık daha fazla geciktirmeden, nihayet gösterimlere başladık.
İşte bu açıdan Mimaroğlu Remix Project’in Şubat 2025 gösterimi hem Dilek ve benim açımdan hem de sanatçılar için çok önemli, çok tarihi bir andı. Fakat dediğim gibi, İstanbul ve Ankara’yı beyazlar içinde bırakan kar fırtınasıyla aynı zamana denk geldi. Dilek dünyaya yeni gelen bebeği için İstanbul’da kalacaktı, ben ise ne olursa olsun oraya gitmeyi planlarken midemin soğuklar nedeniyle kontrolden çıkmasıyla haberleri Hazel, Zeynep ve projenin harika afişini tasarlayan Deniz’den aldım. Yermekân’daki gösterim kalabalık geçmişti ve gösterimin başında Hazel’le birlikte Fatih Karatekin ve Alper Yıldırım nefis bir görsel-işitsel performans ortaya koymuştu. Neyse ki bu canlı performansın kaydını seçkiye aldık. Yaklaşık elli dakika olan Mimaroğlu Remix Project’in İstanbul Modern ve Eldem Sanat Alanı gösterimleri kesinleşti. Nihayet her yerde izlenecek, en sonunda da MUBI koleksiyonunda yerini alacak. Gecikmeli de olsa projenin insanların karşısına çıkmasına seviniyorum. İnsan gece vakti yüksek tansiyonla acillik olup üzerine bir de doktorlardan vaziyete dair olumsuz şeyler duyunca, yarım kalan projeleri, bekleyen işleri toparlamak istiyor. Herkes için sağlıklı ve direnişli günler.