Usmanbaş belgeselinin çekimlerinden, fotoğraf: Serdar Kökçeoğlu
Kayıp Filmler
Usmanbaş ve Arel

Mimaroğlu’yla başladığımız, “ses sineması” adını verdiğimiz serinin ikinci filmi 20. Yüzyılın Sesleri: Usmanbaş adını taşıyor. 102 yaşındaki besteciyle beraber çağdaş müziğin Türkiye’deki yolculuğuna baktığımız proje, 20. yüzyılda inatla 20. yüzyıl müziği çalma çabası üzerine kısaca.

Elif Dizdaroğlu’yla yürüttüğümüz Usmanbaş çalışmaları için 50’ler modernistleri, özellikle de Bülent Arel üzerinde önemle durduk. Müziğe Ankara’da başlayan müzisyenin yolu Mimaroğlu gibi Amerika’nın elektronik müzik stüdyolarına çıkar. Mimaroğlu belgeselinde bahsetmemeyi tercih ettiğimiz besteciyi bu defa kenarda bırakmadık ve Usmanbaş projesinde kendisine gecikmiş bir ziyarette bulunmaya karar verdik.

Arel bir elektronik müzik üstadı, gerçek bir mucit. Aynı zamanda tam bir çılgındı: Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde bir elektronik müzik stüdyosu kurmaya niyetlenmiş ama aletler maalesef gümrükte takılmış ve tamamen bürokratik sebeplerle gümrükten geçmeyi başaramamıştı. (Ne müthiş bir kurmaca çıkar buradan, avangard müzik ve Ankara bürokrasisi!)

Yolculuğumuzda, bestecinin müzik yaptığı kısa bir animasyonu kafaya taktık. Mühim Belçikalı plak şirketi Sub Rosa’nın kıymeti az bilinmiş Arel derlemesinde film score olarak geçen bestenin yapıldığı animasyonun peşine düştük ve biraz gökte ararken yerde bulduk bu kısa animasyonu.

Animasyondan kareler

Animasyoncunun oğluna ulaştık ve ilk defa Arel’i bir öğrencisinden dinleme fırsatı bulduk. Adım adım maddeler hâlinde topladığımız metin, bu keşif sürecinin bir dökümü: Biraz fragmanlar hâlinde, biraz parçalı. Usmanbaş belgeseli de öyle olacak. (Bu arada: Kısa animasyonun gösterimleri 2023 yılının ekim ayında, 11. Uluslararası Canlandıranlar Film Festivali’nde ve 2024’ün mayıs ayında İstanbul Experimental’da gerçekleşti.)

*

2021 yılında, gündemde olan Mimaroğlu belgeseliyle beraber kafamdaki diğer projeleri de konuştuğumuz bir röportajda yolun devamında şair, etikçi Ece Ayhan üzerine bir film yapmak istediğimden bahsetmiştim. Harun Farocki’ye çok şey borçlu Atonal projesi parçalı, eklektik bir görsel sözlük gibi hazırlandı. Özellikle şairin düzyazılarından hareketle bir “gayri resmi memleket tarihi” sunuyordu, sunacaktı. Çanakkaleli Melahat’tan İlhan Usmanbaş’a, azınlık mahallelerine, bohemlere, sokak çocuklarına uzanan bir kıyıdakiler köşedekiler galerisi. Füruzan’ın bir röportajında dediği gibi sinema pahalı (masraflı, bazen kirli) bir iş. Radikal fakat tasarım tarafı bütçe isteyen pahalı bir iş olarak heyecanlandık heyecanlanmasına ama güzel günlerde yeniden dönmek üzere kenara koymak zorunda kaldık projeyi. Zamanı gelir, gelecektir elbet diyerek.

Mimaroğlu belgeseli için Darüşşafaka Rezidans’ta İlhan ve Atıfet Usmanbaş’ın kapısını ilk defa çaldığımızda 2018 yılıydı. Aslında kapı çalma işi gerçekleşmedi: İlhan Bey, sinemacı Levent Çetin ve beni heyecanla asansörün kapısında karşılamıştı. Çaylı kurabiyeli bir sohbet oldu. Usmanbaş, “Mimaroğlu üzerine anlatacak çok hikâyem yok” diyerek daha çok yakın arkadaşı Bülent Arel’i anlattı bize: “Şehir merkezinden elektronik kablo vesaire satın alarak bir elektronik müzik stüdyosu kurabilir.” Çok güzel siyah beyaz fotoğraflar çektik ve mekândan ayrıldık. Bugün bu önemli röportajı çay karıştırma sesinden kurtarmak için yapay zekâ ses temizleme uygulamalarından yardım almak durumunda kaldık. Atıfet Usmanbaş bugün hayatta değil. Mimaroğlu’nun sahneye fırladığı enfes bir opera anısı anlatmıştı. Çok eskilerden bir anı. Usmanbaş, Mimaroğlu konusunda sessiz kalmış, daha çok, belli açılardan daha önemli gördüğü yakın arkadaşı Arel’i anmıştı anlayacağınız. Bu önemli konuşmayı Usmanbaş belgeselinde dinleyeceğiz.

Usmanbaş çiftini ilk ziyaret,
fotoğraf: Levent Çetin

Mimaroğlu belgeseli 2020 yılında, pandeminin başlangıcında festivalleri gezmeye başladığında, babamın çoklu organ yetmezliği nedeniyle her gece hastanelere yollanıyorduk. Bir bilim kurgu delisi olan babam hayatta en çok uzaylılardan konuşmayı sevmişti. Kendi türüne karşı sabırlı bir hekim olmasına rağmen zaten mesafeliydi ama annemin ardından iyice eve, kendi içine kapandı. Dünya dışını konu edinen bütün belgesellere meftundu. 60’lı yıllarda Ege Üniversitesi’nde okurken, Efes’te çekilen bir Amerikan filminde ufak bir rol almıştı. Kardeşimle bana sayısız kez çekimleri anlattı, o günlerden kalan birkaç fotoğraf eşliğinde. Oğlunun “abuk subuk” konuları araştırdığını bilen babam bana bir görev vermişti; ne yapıp edip oynadığı bu gizemli filmi bulacaktım. Fotoğraflarda ünsüz bir iki oyuncuyu da temel alarak defalarca araştırsam da maalesef bulmayı bir türlü başaramadım ve babam 2020 yılının mart ayında, oynadığı filmi öğrenemeden vefat etti. Onu maskeyle ziyaret etmemize şaşırmıştı hastanede. Bir bilim kurgu meraklısı olarak pandemiyi göremedi. Anlamaya zamanı yetmedi. Filmi ise maalesef çok sonra buldum. (Detayları metnin sonunda.)

Ece Ayhan’ın bakış açısından bir gayriresmi memleket tarihi olacak olan Atonal projesi ofsayta düşmüştü düşmesine ama ekonomik kriz pek çok başka sinemacıyı da projelerini rafa kaldırmaya ve farklı işler bakmaya itiyordu. 2020 yılı mı daha zor yoksa arkasından gelen 2021 yılı mı, doğrusu karar vermek kolay değil. Belki ikisi sonraki yıllardan daha bile iyi olabilir. 2021 yılının son günlerinde İlhan Usmanbaş’ı bir kez daha ziyarete gittik. Elif Dizdaroğlu ve Levent Çetin’le beraber bir YouTube haber kanalının davetiyle yüzüncü yaş röportajı yapacaktık. Hayat arkadaşı Atıfet Hanım iyi durumda değildi, yoğun bakımdaydı ama İlhan Hoca sorularımıza hiç fena olmayan bir netlikle cevaplar verdi ve ortaya onunla yapılan en uzun video kayıtlarından biri çıktı. 2022 yılında hoca sık sık aklımıza düştü: Acaba nasıldı? Belgeselini yapan var mıydı? Bülent Arel’i, Ece Ayhan’ı, atonal müziği, elektronik müziği, memleketin modernist sanatla imtihanını konuşabileceğiniz en önemli isimlerden biriydi. Aykut Köksal’ın 50’ler sanatındaki modernist çıkışı anlattığı metni daima başucumda oldu; Usmanbaş’ın altını önemle çizer bu incelemesinde. Onun inadı, birikimi, anıları, o “modernist bellek” kayda alınmalıydı. Ve biliyorduk, bu önemli ama zamanın ruhuna denk düşmeyen projeye kimse destek olmayacaktı. Bu konuda yanılmışız; zaman içinde omuz atanlar oldu, kara göründü.

2023 yılının hemen başında, yani yaklaşık bir yılın ardından İlhan Usmanbaş’ı Elif’le beraber ziyarete gittik. Asistanından bilgi aldık; anaakım bir gazete dışında Hoca’yı kayda alan olmamıştı. Memleketteki ekonomik kriz bir yıl içinde korkunç boyutlara gelmiş, film yapmak, mütevazı bütçelerle, genellikle kendi imkânlarıyla çalışan belgeselciler için bile kaygı verici bir hâl almıştı. “Usmanbaş filmine biz mi girişsek acaba?” diye düşündük. Yeteri kadar deli miyiz? Bu projeye hangi yapımcı destek olur? Yapımı biz mi üstlensek? Mekânda misafirleri rahatsız etmeden bir çekim nasıl olur? Cep telefonlarıyla mı çeksek? Mimaroğlu sonrası tekrara düşer miyiz? Sorular kitap olur, malum kaygılı zamanlar.

Usmanbaş belgeselinin çekimlerinden, fotoğraflar: Serdar Kökçeoğlu

Atıfet Usmanbaş: “Benim bir hikâyem var İlhan Mimaroğlu’yla. Şimdi, bir konser yapıyorum ben. Üniversite konseri. Ben sahnedeyim, ayağımın hemen dibinde oturan insanlar var. İlhan sahneye çıktı ve benim eserimin laflarını anlattı halka. Ben tabii bunun üzerine birden sözleri unuttum. Sonra nasıl uydurdum… Hayatımda böyle bir sahne bir daha yaşanmaz. Ama kimse anlamadı. İlhan’a dedim ki ‘Çabuk kaç, yoksa seni gebertirim! Sen benim laflarımı niye değiştirdin!’ Hayatta unutmam.”

Fakirliğin, faşizmin, iklim ve mülteci krizinin öne çıktığı 2020’li yıllarda insanların, 20. yüzyıl boyunca 20. yüzyıl müziği çalma inadıyla çağdaş müziğe imza atan yüz küsur yaşındaki bir besteciyi perdede izlemeye ihtiyacı var mı? Bu sorularla boğuşurken, 2023’ün şubat ayında deprem oldu ve filmi kenara koyduk. Deprem hepimizde inanılmaz bir acı ve öfke yarattı. İnsan Türkiye’de yaşadığı zaman ve meselesini doğrudan siyasetin kalbine saplayan bir proje yapmadığı zaman, kendi projesine, araştırmalarına yabancılaşabiliyor. Öte yandan Ece Ayhan da politik değil mi? Resmi ideolojinin görmediği çocukları, azınlıkları çağırıyor şiirine. Ya da Usmanbaş politik değil mi? 50’lerde ulusalcı bestecilerden, bu resmi cumhuriyet projesinden atonal inadıyla kopuyorlar başka bir müzik adına… Yoksa 20. yüzyıl geçmiş bir sığınak değil. Eski öğrencim Baturhan Kitay ve Elif’le beraber Usmanbaş’ı “evinde” cep telefonlarıyla çekmeye karar veriyoruz. Başka konuklara rahatsızlık vermeden, fazla dikkat çekmeden. Cep telefonuyla çekim yapmanın çekene bir rahatlık, özgürlük verdiği de muhakkak. Kitapsız, kuralsız, rastlantısal, “atonal” şeyler için uygun. Geleneksel sinemacılar cep telefonu çekimlerine dudak büküyor, bükebilir; ses sineması için ideal. Peki ya arşiv? Usmanbaş arşivi kısıtlı. Müzik kayıtları, görsel notasyon, günlükler dışında Usmanbaş çiftine ait görüntüler de Mimaroğlu arşivinden çıkıyor. İlhan Usmanbaş, Mimaroğlu’nun çektiği 8MM filmlerde kendi gençliğine hayretle bakıyor. Mimaroğlu onlara hiç göstermemiş. (Mimaroğlu’nun Usmanbaş kayıtları da belgeselde görücüye çıkacak.)

Mimaroğlu’nun gözünden Usmanbaş çifti

20. yüzyılın seslerini 21. yüzyılın estetiğiyle buluşturma meselesinin peşine düşüyoruz. Sözü sonlarda, bugün akademik olarak ses çalışanlara da getirme fikrimiz var. Çağdaş müziğin, modernist sesin yıllar boyu yolculuğu. Proje için bir kütüphane yapmaya başlıyoruz; içine Metin Erksan da giriyor, Halit Refiğ de. Tabii Sait Faik de. Erksan ve Refiğ çağdaş seslere ihtiyaç duyduklarında Usmanbaş ve Arel’in müziğini kullanıyor filmlerinde. Kavramsal bir Instagram hesabı hazırlıyoruz; filmin içeriğine dair kavram galerisi. 50’lerin “gürültücü” modernistleri arasında Usmanbaş, Bülent Arel ve İlhan Mimaroğlu öne çıkıyor. Usmanbaş kısa bir Amerika deneyiminden sonra Türkiye’ye dönüyor ve ülkesinde beste üretimine ve öğrenci yetiştirmeye ağırlık veriyor. Arel ve Mimaroğlu, Amerika’nın yolunu tutuyor. Mimaroğlu’nun hikâyesini anlattık diyebiliriz. Ama Bülent Arel’e Usmanbaş filminde değinmemek de olmaz. Filiz Ali’nin nefis Arel kitabında bahsettiği gibi, daima mektuplaşmışlar. Plağındaki “Out of Into” bestesi film score diye geçince, inat edip filmi buluyoruz. Irving Kriesberg imzalı tipik 70’ler tarzı, el yapımı, saykodelik bir animasyon. 2023 Türkiye’sinde kimin ilgisini çeker bilinmez ama “Bunu gösterelim” diyoruz ve Canlandıranlar kapılarını açıyor. Sanatçı Pelin Kırca’nın Mimaroğlu müziği üzerine yaptığı kısa animasyon The Crowd’la beraber göstermek iyi olur diyor ve bir gösterimin küratörlüğünü üstleniyorum. Gösterim Fransız Kültür Merkezi’nde. Osmanbey-Taksim hattını çok arşınladığımdan olsa gerek, sosyal medyadan gelen, “Taksim’e pek gelmiyorum, gösterim keşke Kadıköy’de olsaydı” mesajlarına aldırış etmiyorum. Taksim’e yakıştı bence. (Sonraki gösterim de İstanbul Experimental bünyesinde Salt Galata’da gerçekleşiyor.)

Animasyoncunun oğlu Matthias’la iletişim kuruyor ve bu kayıp filmin hikâyesini ondan dinliyoruz. Meğer projenin arkasında genç Matthias varmış. Bülent Arel’in öğrencisiymiş, onun elektronik müzik derslerine ve üretimine hayranmış ve babasıyla işbirliğini de o sağlamış. Animasyon, bestecinin seyahatlerinden izler taşıyor. Bütün bu hikâyeyi sahnede anlatıyoruz. Matthias bize bir video yolluyor; o zaten her şeyin özeti gibi. Çevirisinden tadımlık: 

“Ben Matthias Kriesberg… Babam Irving Kriesberg’i o zaman elektronik müzik kompozisyon hocam olan Bülent Arel’le ben tanıştırmıştım. 1971’in sonlarına doğru ya da 1972’nin başlarında babam filmi bitirdi ve filmdeki imgeleme uyacak bir müzik aramaya başladı. Bu konuda hayli konuştuk, zira ben Columbia Üniversitesi’nde kompozisyon eğitimime başlamıştım ve babama stüdyoya gelip Bülent Arel’le tanışmasını önerdim; belki o filmle ilgilenir veya birtakım fikirlere sahip olabilirdi. Öyle de oldu. Babam stüdyoya geldi, filmi Bülent Arel’e gösterdi ve Arel hemen ilgilendi, heyecanlandı. ‘Burada bu filme çok güzel müzik yazabilecek öğrencilerimiz var’ dedi. Ben de onları tanıyordum ve elbette yapabilirlerdi. Ama ben genç ve münasebetsiz hâlimle ‘Profesör Arel, biliyorsunuz, bu filmin müziğini kimse sizin gibi yapamaz’ dedim ki bu doğruydu. O da gülümsedi ve kabul etti…”

Babamın vefatından aylar sonra, pandeminin şanslı olanları eve tıktığı bir dönemde, bazen evde kalıyor bazen dışarıda riskli toplantılar yapıyor ama evde olduğum zamanlarda kendime izleyecek, “tuhaf zamanlara uygun tuhaf filmler” bakıyorum. Eski sinefilliğimden eser yok, pandemi bile beni eskiye döndüremedi. İlginç kurmaca dışı filmler arayışıma ara veriyor, eski günlerdeki gibi tuhaf B tipi filmler aramaya başlıyorum. Roger Corman’ın bilmediğim, izlemediğim filmlerine bakarken, pek bilinmeyen, Corman’ın bile adını sonradan eklediği bir filmdeki bir fotoğrafa takılıyorum. Ondan gözümü alamıyorum. Babamın oynadığı filmdeki oyuncu bu! Olabilir mi böyle bir şey? Fakat ekip fotoğraflarında genç Roger Corman yok! Muhtemelen Türkiye çekimlerine gelmemiş. Babam, bu detayları bilmese de farkında olmadan gencecik bir Charlotte Rampling ve Fikret Hakan’la beraber bir Roger Corman filminde mi oynamış?

Babam filmde…

Artık babam hayatta değil ama oynadığı filmi nihayet buluyorum. Hayatta daima geç kaldım. Sinema okuluna geç girdim, geç para kazanmaya başladım. Geç film yapmaya başladım. Buluşmalara erken gitmem bile bir işe yaramadı. Ve babamın son arzusunu maalesef geç yerine getirdim. Target: Harry (1969) isimli vasat bir James Bond uyarlamasında, babam tarihi mekânı gezen turistlerin arasındaydı. Çok genç ve çok şıktı. Senaryo gereği silahlar atılıyor ve misafirler etrafa kaçışıyordu. Hayat çok tuhaf, tuhaf filmlerden bile daha tuhaf.

Ses sineması. Heimat eşi benzeri olmayan bir Alman televizyon dizisi. Kırsalda yaşayan bir ailenin Birinci Dünya Savaşı’ndan 90’lara uzanan hikâyesini anlatıyor. Savaştan dönenlerden duvarın arkasından gelenlere uzanan bir çağ hikâyesi. Nazilerin savaş sonrası kimliklerini yatağın altına gizlemeleri gibi unutulmaz anlarla dolu. Ailenin gençlerinden biri olan Hermann şehirde müzik eğitimi alıyor ve radyonun ilk zamanlarında, Ulusal Radyo’da bir elektronik müzik konseri veriyor. Köylü kahvede bir araya geliyor ve içlerinden çıkan bu avangard müzisyeni hep birlikte dinlemek istiyor. Ama müzik çok acayip ve sadece “köyün delisi” sonuna kadar dinliyor bu acayip konseri; aile, eş dost ise koşarak kahveyi terk ediyor. İşte biz de “ses sineması” adını verdiğimiz projemizde biraz bu memleketle ilişkili kimi işitsel deliliklerin izini sürüyoruz.*

* Kayıp Filmler yazı dizisi, Atonal projesini sıcak tutmak adına Ece Ayhan’dan yola çıkarak yaptığım, Feriköy Antika Pazarı’nda bulduğum bir 8mm film üzerine kurulu kısa metraj Şaire Göre Tarih ve kült ZeN grubunun yeni pişen arşiv filmi ZeNistan’ın hikâyeleriyle devam edecek…

belgesel film, Bülent Arel, film, İlhan Mimaroğlu, İlhan Usmanbaş, Kayıp Filmler, modernizm, modern sanat, müzik, Serdar Kökçeoğlu, ses, sinema