ve VHS Kasetler
2023 yılında mali krizler, çok da şikâyetçi olmadığım, memleketin yarattığı delirme hissiyle başa çıkmamı sağlayan bir üretkenlik patlaması, ev sahibimin avukatlarıyla olan mahkeme buluşmaları, geniş Usmanbaş araştırmaları ve kimi umutsuz projeler arasında bocalarken, Ahmet Gürata’nın teklifiyle Almanya’dan “kesin dönüş” yapıp 2000’lerin başına kadar yaşadığım İzmir’e yeniden gidip gelmeye başladım. İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde iki dönem boyunca belgesel, ses ve genel film yapımı üzerine dersler verecektim.
Kendimden ve bedenimden hiç beklemediğim bir performansla ve tabii ki okulun imkânlarıyla neredeyse her hafta uçakla İzmir’e gidip gelmeye başladım. Cuma günleri dönüş yolunda, havalimanında uçağın çağrısını beklerken çoğu zaman uyuyakalıyordum. Kreator, Merzbow albümleri, sürükleyici diziler bile işe yaramıyordu. Bir battaniyenin altında kaybolma hayaliyle bekleme salonlarında uyurgezer gibi volta atıyordum. Bu yolculuklar esnasında, Kapadokya’da tatil kazanan, bana ısrarla benzin fiyatlarını soran Amerikalı kumar salonu çalışanından, eşiyle hacca giden, kısmen muhalif bir imama uzanan pek çok renkli kişiyle sohbetimiz oldu.
Bir akşamüstü yarı uykulu bir hâlde uçağın çağrısını beklerken Kim Mihri’nin yönetmeni Berna’yla karşılaştık. Hoş bir tesadüf olarak aynı uçaktaydık ve İstanbul’a beraber döndük. Berna’nın anlattıklarıyla haftanın bütün yorgunluğu üzerimden uçtu gitti. Uzun yıllar Avrupa şehirlerinde yaşadıktan sonra İzmir’e dönen ve Çeşme’de yüzerken vefat eden akrabası Mekin Gönenç’ten, onun politik kimliğinden ve yüzlerce VHS kaseti ile ev yapımı film defterlerinden oluşan sinefil arşivinden bahsetti. Acilen kasetler için (mümkünse İzmir’de) doğru bir yeni ev bulunması gerekiyordu. Bunu ilk fırsatta okula soracağımı söyledim.
İzmir dersleri bana beklediğimden daha iyi geldi. Maddi açıdan değilse bile psikolojik olarak iyileşmemi sağladı dersler. İstanbul’dan uzakta, yaratıcı belgeselleri ve sesleri keşfeden gençlerle zaman geçirmek, Kuzey Avrupalı ihtiyarlarla beraber kaldığım yerin orman manzarası ve havası, Osmanbey’in kaygılı ikliminden beni uzaklaştırdı. Balçova’da bol bol ses kaydı aldım. Buranın sadece oksijeni bol değil, kuş sesleri açısından da inanılmaz bir zenginlik var.
Belgesel dersinde, farklı bölümlerde okuyan, seçmeli olarak belgesel dersi alan öğrenciler İzmir’in eski kitapçılarından eski fotoğraflar topladı, birer dakikalık belgesel planları çektiler. (Hatta ortaya otuz dakikalık bir antoloji çıktı.) Eski, siyah beyaz fotoğraflar toplayan öğrencilerin artışının sahafların da dikkatini çektiğini bizzat Kızlarağası Hanı’ndaki bir sahaftan dinlemiştim. Bu keşifler eski imajlardaki yaratıcılığı (ve sinemayı) işaretlemek ve konuşmak açısından çok iyi oldu.
Ses konulu dersin akılda kalan hikâyeleri çok daha çarpıcı: Öğrencilerim besteci John Cage’in ünlü mutfak performansına tıpkı altmış beş yıl önce televizyon programında olduğu gibi gülerek tepki verdi. Nedense Cage’in en büyük gücünün kendisine gülünmesine aldırış etmemesi olduğunu düşündüm. Sanırım radikal bir sanatçı olmanın ilk şartı alaycı gülüşlere aldırış etmemek. Bizde pek kimse buna cesaret edemez.
Bir derste harika besteci Annea Lockwood’un seslerle ilişkisine odaklanan kısa bir belgesel izledikten sonra bir öğrencimin besteciyi daha yakından tanımak için kendisine e-posta yollaması ve onunla yazışması da etkileyici bir anı olarak hafızamda yer etti. Farklı bölümlerden gelen öğrencilerden oluşan bir sınıfa ses veya ses tasarımı nasıl anlatılır? En çarpıcı örnekleri sinemadan değil de tiyatrodan seçtim, Romeo Castelluci’nin inanılmaz bir ses tasarımına sahip Inferno’su gibi. Bu arada, hayatımda aldığım tek ses tasarımı teklifi bir tiyatro oyunundan geldi. Sanırım bizde de tiyatrocular “sesli düşünmek” konusunda sinemacılardan daha titiz.
Bir öğrencimden, Gönenç’in hikâyesini daha iyi anlamak için, eşi Güneş Hanım’la benim şehirde bulunmadığım bir hafta sonu röportaj yapmasını rica ettim. Kasetlerin ötesinde ilginç bir hayat deneyimine sahip bir karakter olduğunu hissediyordum. Öyle de çıktı. Gönenç, ANT dergisi ekolünden gelen, Avrupa’da iş insanı kariyeriyle beraber devrimci faaliyetler sürdüren hızlı bir solcuydu. Ve diğer cephede tutkulu bir sinefildi. Böylece yaza doğru İzmir’de ne çekeceğimiz belli olmaya başladı. İzmir’de bir şey çekme meselesi beni ayrıca büyülüyordu.
Mavi, Devrim ve VHS Kasetler, Ahmet Gürata’nın yapımcılığında, okulda beraber ders verdiğimiz akademisyen arkadaşlarla ve öğrencilerle yaptığım bir kısa belgesel oldu. Gönenç’in kalp krizi nedeniyle denizdeki “sinematik” ölümü, Güneş Hanım’ın dediği gibi onun sevdiği iki mavi olan gökyüzü ve deniz arasında hayatını noktalaması anlamına geliyordu. İş insanı imkânlarını Türkiye’den gelen devrimcilere lojistik destek vermek için kullanacak kadar cesur ve radikal bir devrimci ama aynı zamanda sinemanın her türünü seven, “sanat filmi” ve “popüler film” ayrımına gitmeyen, Hollywood’u da önemseyen tutkulu bir sinefildi.
Şüphesiz her uzun veya kısa film, kurmaca ya da kurmaca dışı olsun, görsel/işitsel bir fikir, bir önermedir. Ben sanırım yirmi dakikanın altındaki bu projeyle sinefilliğin devrimci potansiyelini kurcalamak istedim ama bir video makale gibi değil, hikâyeleri ve arşivi bir araya getirerek. Belgeseli çekerken, Elif Dizdaroğlu’yla çekim sonrası senaryo yazarken ve Hazal Bayar’la kurgularken filmin her aşamasında sinefillik üzerine kafa yordum. Sık sık aklıma kurgucu Eytan İpeker’le Berlin’de ter içinde Mimaroğlu’nu kurgularken yaptığımız sinefillik konuşmaları geldi. Buna döneceğim.
70’lerin ikinci yarısı. Babam İzmir’deki iş potansiyelini beğenmeyince soluğu Almanya’da almış, ortamını kurar kurmaz annemle beraber henüz kucaklarda gezen beni de yanına aldırmıştı. Kız kardeşim orada doğdu. Altı yaşıma kadar Almanya’da kalmama rağmen hafızamda yer edinen bir sokak, futbol maçı, kavga dövüş hayatı, arkadaş muhabbetleri hatırlamıyorum. Kısa bir Kindergarten döneminde belki. Oradan da daha çok cam boyalarımız aklımda kaldı. Renkli camlar beni çocukluğuma götürerek üzerimde saykodelik bir etki yaratıyor… Almanya’daki hastanelerin lojman odalarında yerde oturup televizyon izlediğimi hatırlıyorum. En çok da bilim kurgu filmlerini anımsıyorum.
Bu nedenle 80’ler Türkiye’sine kesin dönüş yaptığımızda, pek çok şeye ama en çok televizyonların saat limitli tek kanal olmasına hiç alışamadım. Neyse ki memlekete dönerken yanımızda sonradan VHS versiyonuyla değiştireceğimiz bir Betacam video oynatıcı getirmiştik. Almanya’dan gelen kovboy filmleri, Orhan Gencebay filmleri hep Betamax olarak kaldı ama İzmir’in video dükkânları VHS kasetlerle doluydu. Okul yıllarına biraz televizyondan çekme film arşivimle ve heavy metal kasetleriyle dayanabildim.
Felaket bir iktisat eğitimi deneyiminden sonra kendimi sinema okulunda bulduğumda, hiç fena olmayan, kült filmlerle dolu, korku sineması ağırlıklı bir arşivim vardı. Obscure filmler keşfetmeyi seviyordum ve son sınıfta kendimi hayran olduğum Geceyarısı Sineması dergisinin genç yazarı olarak buldum. Ben yazmaya başladıktan sonra dergi kapandı, o ayrı. Okuldan sonra soluğu İstanbul’da aldığımda gündüzleri editörlük yapıyor, akşamları VCD ve DVD formatında yeni aldığım filmleri izleyerek geçiriyordum. 2000’ler pek çok açıdan sinefil editörün iyi zamanlarıydı.
Bugün editör maaşları kira ödemeye bile yetmiyor ama o zaman ortalama bir editör maaşıyla kirayı yatırdıktan sonra ay sonuna kadar gezip tozabiliyorduk. Tünel’de kucağıma komşum Levent’in kedisi Leo’yu alıp çok konuşulan Japon korku filmlerini izlediğimi hatırlıyorum. Cep telefonundan gündemi takip etme dürtüsünün olmadığı, rahat kafayla film izleme lüksümüzün olduğu zamanlardı. On küsür yıl içinde her şey gibi konsantrasyon da yitti gitti.
Ve gün geldi bu derin sinefillik beni terk etti. Eytan’la Mimaroğlu’nu kurgularken bu konuyu çok konuşmuştuk. “Film çekmek için neden bu kadar bekledin?” diye sormuştu. Ben de “Film izlerken film çekemezdim” demiştim. O da benzer aşamalardan geçmişti. Yazmak için izliyor, izlemek için yazıyordum eskiden.
2015 yılında kısa bir müzik belgeseli çekme kararını bir ajansta aldım. Çok yoğun çalışıyordum ve içerik ajansı için onlarca metin yazarken adeta bir araştırmacı gibi (elektronik/deneysel hattında gezinen bir The Wire yazarı gibi hatta) ne bulursam dinliyordum. Bu reklamcılık günlerini MUBI için Mimaroğlu zamanı İngilizce yazmıştım.
Bana çağrı daha çok müzik tarafından geldi ve kendi kendime şöyle dedim: “Kimse müzik ve ses üzerine film yapmıyor; mesela koskoca İlhan Mimaroğlu üzerine bir belgesel bile yok, dünyanın en zor işi gibi gözüküyor ama bir ajansta vantilatör karşısında ilaç firmasına lifestyle içerik üretmekten daha zor olmaz herhalde?” Ve sonra ortaya İstanbul’u Dinlemek çıktı. Artık sadece ve sadece kendi konularımla ilgili filmler izleyecektim. Sinemayı, festivalleri, platformları yakından takip etme çabasından boşanmıştım.
İşte o gün içimdeki obur sinefili öldürdüğüm gündü. Bazen gündemde olan bir filmi izlemediğimi duyan bir sinemacı yüzüme şaşkın ve tuhaf bir yüzle baktığında “Artık eskisi kadar film izleyemiyorum” diyorum. Öte yandan aslında izliyorum ama daha çok kafama göre: George Kuchar’ın bu çağda kimsenin ilgisini çekmeyen video otel günlüklerini ders gibi izlemiş olabiliyorum mesela. Günlük film, makale film gibi kendi filmlerimi besleyen alanlarda gezinirken, Twitter’da, YouTube’daki film kanallarında çok konuşulan bir filmi gözden kaçırabiliyorum. Veya Manifold’dan Cem ve Deniz Tortum’la Ankara’da bir Harun Farocki konuşması yapma fikri ortaya çıkınca, güncel filmleri bir yana bırakıp bulabildiğim tüm Farocki işlerini izleyebiliyorum. Bu arada, Farocki sineması bugün çekilen pek çok şeyden daha güncel!
Öte yandan Türkiye’de üretilen kısa filmleri ve her uzunluktan belgesel filmleri takip etmek de kayda değer bir çaba değil mi? Büyük film festivalleri bu filmlere üvey evlat muamelesi yapsa da sansürü, otosansürü pek takmayan, kişisel, politik, cesur, “deneyen” filmler yine bu alandan çıkıyor. Genç bir “usta”nın yabancı festivallerde sörf yapmış, her karesi senaryo doktoru ve festival kaygısı kokan, güvenli bir görsel yapıyla kurulmuş bol ödüllü filminden daha ilgi çekici oluyorlar. Konuşulmayana daha çok zaman ayırmak gerekli.
Gönenç’in devrimciliğini ve sinefilliğini anlatan Mavi, Devrim ve VHS Kasetler’in bu yıl meraklısının karşısına çıkacağını düşünüyorum. Dilerim ekonomik kriz ve kaygan ilişkiler ortamında evler ile işyerleri arasında kaygılarla gidip geldiğimiz ve elimizde hayatla ilişki kurma, eğlenme ve kaçma imkânı olarak sadece filmlerin kaldığı bir dönemde, bize sinefili üzerine yeniden düşünme imkânı verir. Gönenç’in sadece cesur devrimciliği değil arşivi de beni etkiledi. VHS kasetler ve dergilerden, gazetelerden keserek hazırladığı ev yapımı sinema defterleri bunlar. Belki doğrudan müzik üzerine olmaması açısından filmlerim arasında ayrı bir yerde duracak ama arşivlere verdiğim önem açısından kişisel bir yanı da olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz, yıllardır başucumda tuttuğum Yeni Sinefili kitabının önerdiği aktivist sinefillik fikrinin de bu konuya ilgi duymamda etkisi var. (Kitabın içindeki mini manifestoyu çevrimiçi okumak da mümkün.)
Arşivler değerli. İzmir seyahatlerimde, okulun farklı dönemlerden kamera ve aktarma cihazlarıyla dolu stüdyosunu yöneten Cem’in desteğiyle kendi arşivimi de dijitale aktarma şansı buldum. Levent Çetin’in Usmanbaş için verdiği 8mm filmlerden İlhan Usmanbaş’ın VHS kasetteki “saygı” konserine ve Mini DV arşivime kadar pek çok şeyi beraber aktardık. Cem’in sahip olduğu 89 model VHS kamera ise benim için tam bir sürpriz oldu. Mavi, Devrim ve VHS Kasetler’inin bazı yerlerini bu eski kasa VHS kamerayla çektik. Arşiv çalıştığım için eski kameraların dokusu bana 4K/6K çeken ve standart renklerle desteklenen havalı kameralardan daha çekici geliyor.
Ece Ayhan’dan yola çıkarak hazırlamak istediğimiz ama “geleneksel yapımcılık” yollarıyla (fon/destek) hayata geçiremediğimiz Atonal projesinden bahsetmiştim. Arşivimin kimi parçalarını Vimeo sayfama yüklerken, bazılarıyla kısa videolar hazırlamaya başladım. Feriköy Bitpazarı’ndan içinde ne olduğunu bilmeden aldığım bir 8mm filmden çıkan tarihi tören ve kutlama görüntülerinden ortaya Şaire Göre Tarih çıktı. Ece Ayhan için bir ihtimal ileride sergilenebilecek, “geleneksel yapım yolları”na sapmayan bir proje tasarladım. Şaire Göre serisi maliyetsiz buluntu malzemeyle hazırlanacak. Şaire Göre Etik, Şaire Göre Çağdaş Müzik gibi devam filmleri olabilir.
Yine bir zamanlar yarım kalan bir kısa filmin malzemesi üzerine kurduğum Imagining the End of Capitalism ise bu sene “b tipi video sanatı” işlerine yer veren, kısaca ekstrem video sanatı işleri gösteren konsept bir film festivali olan 7. Bad Video Art festivalinde gösterildi. Buraya film yollarken, video sanatı işinizi neden “kötü” bulduğunuzu anlatmanız lazım; ben ekstrem bir iddiadan ziyade biraz meta bir konsept geliştirdim ve filmin kapitalizmin sonunu hayal etme konusundaki başarısızlığımızı faş eden bir deneme olduğunu yazdım. Böyle butik, konsept, farklı işlere yönelen festivallerin bizde de olması lazım.
Yaz başında İzmir yolculukları okulun kapanmasıyla beraber kesilince, Elif’le beraber doksanların kült müzik grubu ZeN için hazırlayacağımız, konser arşivi üzerine kurulu olan ZeNistan projesi için aktarılan arşivi izlemeye başladık. Onlarca kaset, yüzlerce saat… Şüphesiz sanat tarihinin en ilginç arşivlerinden birisi. ZeN daima doğaçlama çaldı, daima performans sanatına yakın durdu ama hiçbir zaman seçilmiş bir kitleye çalan bir galeri grubu olmadılar. Akıl hastanesinde, Gülhane Parkı’nda ve Maçka Parkı’nda (dile kolay, yirmi dört saat!) çaldılar. 90’lı yıllarda benim memleket kültürüne farklı bir gözle bakmamı iki şey sağlamıştı: ZeN ve Tabutta Rövaşata filmi. İkisinin buluşmasından Baba Zula çıktı biliyorsunuz.
Yapımcı Tankut’un bizi tanıştırmasıyla bir akşam Murat Ertel’le buluştuk ve bana dolaplarda sıkı sıkı sakladığı konser arşivinden “Bakırköy Akıl Hastanesi’nde” konserinin kaydını verdi izlemem için. Hayatta nadiren kendimi şanslı hissederim, belki yıllar sonra ilk defa ben izledim bu kült konseri. Orada değildim, İstanbul’da bile değildim ve dinlerken ortamı çok farklı hayal etmiştim ama alternatif müzik tarihinin en enigmatik konserlerinden birini resmen izliyordum ve gözlerim dolu dolu oldu.
Arşiv izlemeleri ve yapım henüz devam ettiği için ZeN konusu yazı dizisinin üçüncü bölümünde daha çok yer alacak. Aynı şekilde, Usmanbaş projesi röportajlarında karşımıza çıkan, Gülper Refiğ’in izniyle filme aldığımız, yerli bestecilere tutkun yönetmen Halit Refiğ’in çağdaş müzik defterlerine de bir sonraki yazıda yer vereceğim.
Şüphesiz, bana arşivleri ve 20. yüzyıl radikalliklerini kurcalama şansı veren, 2020 yılında tamamlanan Ses Sineması serimizin ilk filmi Mimaroğlu belgeseli olmuştu. Filmin 2017 yazında başlayan yapım sürecinde paralelde bir proje daha yürüttük: Elimizdeki olağanüstü 8mm arşivinden çevremiz de haberdardı ve çok fazla duyuru yapmadan, tanıdığımız filmcilere ve videoculara, müzisyenlere bu arşivi kullanma, bozma, oynama imkânı verdik. Mimaroğlu Video Remix Project “kural”larıyla beraber sanatçılara çağrı yaptık.
Bir görselci ve müzisyene yaklaşık üç dört dakika arası dijitalize edilmiş bir bobin verdik. Görsel olarak sadece bu malzeme kullanılmak şartıyla her tür yazı, grafik ve müzik/ses serbestti. Gelen on dört filme Mimaroğlu’nun belgesele almadığımız kısa metraj sokak caz konseri kurgusunu da ekledik ve ortaya kırk beş dakikalık bir proje çıktı. Yapımcı Dilek Aydın’la küratörlüğünü yaptığımız proje yıllardır bekliyordu, bir bakıma kayıptı ama şubat ayında Ankara’da, bağımsız sanat mekânı Yermekân dahilinde ilk kez gösterilecek. Sanatçılardan örnek vermek istemiyorum, zira hepsini yazmam daha doğru olur ama otuzun üzerinde sanatçının her birini yazmak da tahmin edileceği üzere zor. 2025 yılında bu eski ama benzeri pek olmayan projenin bolca gezeceğini düşünüyorum.
Yeni Sinefili manifestosunda film listeleri de eleştirilerden nasibini alır doğal olarak. Yıl sonu listeleri bir tür bağımlılık; sorunlu olduğunu bilseniz de bakmadan edemiyorsunuz. Öte yandan eskisi gibi yıl sonu listesi, yukarıda açıkladığım nedenlerden dolayı yapamıyorum. Bu metin biraz film yapmak adına sinefillikten arşivlere geçişimin, “ustalar”dan amatör ev filmlerine geçişimin hikâyesi oldu… Ama yine de ilk beşime şunları almak isterim: Büyük festivallerin kötü salonlara hapsettiği kısa filmler, öcü gibi korkulan belgeseller, arşivlerle yapılan kişisel filmler, zamanın ruhunu anlamaya çalışarak bugüne dair düşünüp tartışan filmler ve sektördeki tekelleşmeyi, gizli iş ilişkilerini deşifre edenler.