ve Canlı Belgeseller
Bu dönemde sponsorsuz, fonsuz, herhangi bir destek almadan bir film etkinliği gerçekleştirmek kolay değil, hatta biraz delice. 2024 yazında, Gümüşlük Akademisi için bir film çalışmaları etkinliği tasarlarken de delice bir yol seçmiştik ve yaratıcı filmler yapılması için pek de benzeri olmayan bir etkinlik yapmaya karar vermiştik. Bir tema altında seminerler olacak, fakat temaya uygun projeler de söz konusu edilecek ve konuşmalar ile proje geliştirme süreci beraber ilerleyecekti. Akşamları ise akademinin açık hava perdesinde konukların filmlerini ve temaya uygun örnekler izleyecektik. Bu hayalimiz gerçekleşti. İlk sene “Kompozit” başlığı altında hibrit filmleri, bu sene ise “21. Yüzyıl Sineması” başlığı altında zamanın ruhunu yakalayan filmleri ele aldık. Haziran ayında, ikinci etkinlikten hemen önce de hem Türkiye’den hem de dünyadan çağın sinemasına kafa yoran farklı disiplinlerden yirmi bir isme sorduk, “21. yüzyıl sineması nedir?” diye, “21 İçin 21” adlı soruşturmamız kapsamında. Cevaplar aşağıda. Ortaya bizce hiç fena olmayan bir 21. yüzyıl manzarası çıktı; yüzyılın dörtte birini geride bırakmışken böyle bir şey yapmak gerekliydi. Nicole Brenez ve Radu Jude gibi isimlere doğrudan ulaşmamızı sağlayan Öykü Sofuoğlu’na ve tabii ki görüşleriyle araştırmaya katkıda bulunan herkese çok teşekkür ederiz. İyi okumalar dileriz.
***
Hasan Cem Çal
- Bir mecra değil de bir medya olarak anlaşılan (film, video, holografi, dijital kod ve dahası);
- analojik bir imge sunma gerekliliği bulunmayan (film ötesi olma hâli, animatiflik);
- dünya tarafından içerilmeyen ama dünyalar içeren (gerçeklik teknolojileri; VR, AR, MR, XR);
- etkileşimli (video oyunları, interaktif sinema);
- hareketli ile hareketsiz görüntü arasında mekik dokuyan (GIF, fotofilm);
- gündelik hayata sinen (vlog, vine, edit);
- dil ötesi iletişim sağlayan (reel, kinetik emoji);
- kodlanabilen (jeneratif sinema);
- sinema salonundan çıkmış (ev sineması, “hücresel sinema”);
- müzikle hemhâl (video klip);
- plastik sanatlarla iç içe (kinetik heykel, video yerleştirme);
- sahne sanatlarıyla eklemli (sinedans, performatif sinema);
- özdüşünümsel (desktop documentary, video essay);
- canlı ve eşzamanlı (streaming, televizyon);
- çağdaş sanat alanlarında yer bulan (“sanatçı filmleri”);
- üç boyutlu (genişletilmiş sinema);
- birden çok zaman hattından oluşan (bindirmeli film);
- kolektif olarak üretilip tüketilen (Kinet, YouTube ve remiks film);
- anti-anlatısal (bir ilkörnek olarak Under the Skin);
- yapay zekâ destekli (Gen-3 Alpha, Sora);
- uzundan ziyade orta ya da kısa metraj (“mikro sinema”);
- eğitimsel (tutorial, savaş simülasyonu);
- beş duyuya da hitap eden (“omnisensorial” sinema);
- arşivden ayırt edilemez (buluntusal);
- ve sürekli temellük edilen (supercut, hypercut) sinema.
*
Öykü Sofuoğlu
“It was the best of times, it was the worst of times” dedirten bir çağdayız. Hâlâ Godard’ın, Straub’un ve onların imajlara yüklediği etik, politik ve estetik anlamların, görevlerin, sorumlulukların yasını tutabilmiş değiliz.
Algılarımızı zıt yönlere çeken, birbirlerini değilleyen, kimi zaman da kesişerek beklenmedik sarsıntılar yaratan imaj rejimlerine tabiyiz. Mikro düzeyde kişisel olanın meşru ve değerli olduğunu keşfettiğimiz ama bir yandan da makinelerin, algoritmaların duyularının ve görülerinin dillerine yönelik baştan çıkarıcı ama korkutucu da olan bir merakın etkisindeyiz.
Ateş altındayız. Sinemanın direnişin, isyanın ve özgürlüğün safhasında yer alması için ayak direrken, sinemanın nankörlüğünden, ikiyüzlülüğünden ve yardakçılığından dem vurduğumuz bir çelişkiden mustaribiz.
Nice ön ekle, “de”, “post”, “mikro” gibileriyle sağa sola savurduğumuz, sinema içindeki alternatif temsil ve örgütlenme biçimlerini yine geleneksel ve kemikleşmiş kurumların, festivallerin konforunda müjdeleme marazına yakalanmışız.
Sinemanın, eleştirinin hareket ve egzersiz alanı olma işlevini yitirmeye yüz tuttuğu, filmlerle hem izleme hem de yorumda bulunma düzeyinde daha dolaysız ilişkiler kurulabilen ve bunun kimi zaman baş ağrıtan bir gürültüye sebep olduğu mecralara uyum sağlamaya mecburuz.
Sinemanın kısacık tarihi boyunca nasıl çok şey değiştiyse, bugün de çok fazla şey değişmeye devam ediyor. Ve belki de bu açıdan değişen pek de bir şey yok. Yine, eskisi gibi “Sinema öldü, yaşasın sinema!” demeye devam ediyoruz.
*
Nicole Brenez
Önceden görüntüler dünyada yer alıyordu.
Bugün ise dünya görüntülerin okyanusunda yüzüyor.
Gerçek, maddi ve eşsiz dünyamız; gerçek, maddi olmayan, sayılarla örülmüş (sayılarla yapılmış), sayısız görüntülerle dokunmuş ve taşmış durumda.
Eğer çağdaş sinemayı gözlemlemek istiyorsak, onu görüntülerin bu üssel olarak artan niceliksel ve niteliksel gücünün bağlamına yerleştirmeli, sinemanın oynadığı ve hâlâ oynamakta olduğu rolü sorgulamalıyız.
II. Olası Gelecek
Film yapımı için insan ekiplerine artık gerek yok. Kamusal veya özel alanlara yerleştirilen, her formatta ve biçimde görüntü üretebilen cihazlar sürekli çalışıyor; senaryosuz ya da algoritmalarla beslenen yapay zekâ tarafından üretilmiş senaryolarla. Ancak bu algoritmalar yalnızca endüstriyel platformların döktüğü iğrenç lapayla beslenmiş.
Dünya genelinde, bazen sinematek kalıntılarının ya da eski sinema harabelerinin etrafında toplanan birkaç direniş grubu sanatın hatırasını koruyor ve hâlâ karşı-tarihler üretiyor; bazen de öncesinde birbirleriyle konuşarak. Filmleri ne kadar berrak ve otorite karşıtı olsa da totaliter devletler bunları tuhaf tarikatların seri üretim muskalarından daha tehlikeli görmüyor. Sinemacılar bunu biliyor ancak yine de mümkün olduğunca çok bilgiyi, hayali ve sevgi işaretlerini gelecek nesillere aktarmak için çekim yapıyor.
V. Gevşek Gelecek
Dünya, renklerin, seslerin, maddi ve maddi olmayan görüntülerin kalıcı bir şenlik patlamasına dönüşüyor. Her sokak köşesinde, her nadas tarlasında, bir thereminle seslerin şekillendirildiği gibi, hareketli görüntü yığınlarını şekillendirmekle eğlenebiliriz. Zihinlerimiz ve ceplerimiz istediğimiz zaman yalnız ya da birlikte oynayabileceğimiz ikonlar ve seslerle dolu. Katedrallerin vitray pencereleri ve bunların Stan Brakhage ya da Téo Hernandez tarafından yeniden yorumlanışı anaokullarında öğretiliyor. Hayat tüm niceliksel ölçülerden kurtulmuş ve artık yalnızca güneşin seyriyle bölünüyor. Kimse algoritmadaki [algorithm] “h” harfinin yerini bilmiyor. Matematik yalnızca yaşamı korumak için hizmet ediyor.
(Bu metin, sinemanın bugüne üzerine kafa yoran değerli akademisyen ve yazar Nicole Brenez’in davetimize karşılık paylaştığı, sabzian.be sitesindeki bir makalesinden alınmıştır.)
*
Selçuk Artut
21. yüzyılda sinema artık sadece sinema salonlarında izlediğimiz filmlerden oluşmuyor. VR gözlüklerle içine girdiğimiz hikâyeler, oyun dünyasında deneyimlediğimiz sinematik sahneler, hatta yapay zekâ tarafından üretilen senaryolar da artık bu alanın bir parçası. Yüksek çözünürlüklü görüntüleme teknolojileri (8K, 4K, IMAX), gerçek zamanlı render motorları (Unreal, Unity) ve volümetrik çekimler sayesinde görsel anlatım hiç olmadığı kadar güçlü. Farklı biçimlerdeki alternatif gerçeklik teknolojileri ise izleyiciyi yalnızca izlemekle kalmayan, hikâyeye katılan bir figüre dönüştürüyor.
Yapay zekânın sinemaya etkisi de giderek büyüyor. Bu alandaki en dikkat çekici örneklerden biri Darren Aronofsky’nin son filminde karşımıza çıkıyor. Bazı sahnelerin üretiminde yapay zekâ destekli sistemler kullanılmış olmasi izleyicilere “Bu sahneyi kim yaptı: İnsan mı, makine mi?” sorusunu sorduruyor.
Öte yandan oyunlar da sinemayla yarışıyor. The Last of Us veya Red Dead Redemption 2 gibi oyunlar sadece oynamakla kalmayıp izlediğimiz, hissettiğimiz hikâyeler sunuyor. Tüm bu gelişmeler sinemanın sınırlarını genişletiyor, ama bu yeni çağın estetik ve etik sorularına yönelik cevap arayışımız da gün geçtikçe artmaya devam ediyor.
(Selçuk Artut bu metindeki görüşleri yapay zekâyla beraber geliştirmiştir.)
*
Elif Dizdaroğlu
I. Hız, Geçicilik
Hız çağında yaşıyoruz; sinema da bu tempoya teslim oldu. Artık film yapmak ile sinema arasında bir uçurum var.
II. İlhamın Yeni Kaynakları
Yaratıcılar artık romanlardan, şiirden ya da sanat tarihinden değil, sosyal medyanın görsel akışlarından, anlık içeriklerden ilham alıyor. Araştırma kütüphanelerden Google’a, arşivlerden algoritmalara kaydı.
III. Algoritmaların Anlam Dünyası
Eskiden Godard, sinemanın gerçekliği üzerine yazıp çizerdi, şimdi yapay zekâ kalemi eline aldı. Anlam dünyasını şekillendirenler artık yalnızca insanlar değil, algoritmalar. Sinema insan elinden çıkma hikâyelerden makine ürünü kurgulara evriliyor.
IV. Teknik Özgürlük, Mekanik Tuzak
Teknik olanaklar sinemayı özgürleştirdi: Kurgu, ses, görüntü artık herkesin elinde. Yönetmen bir ekip olmadan da film çekebilir hâle geldi. Ancak bu erişilebilirlik, süreci yer yer mekanik, hatta robotik bir hâle de büründürdü. Sinema bireyselliğin gücüyle yükselirken daha yalnız bir sanata dönüştü.
V. Sınırların Bulanıklaşması
Deneysel, kurmaca, belgesel… Bu ayrımlar sona eriyor. Şiirsel, içsel ve parçalı anlatılar ön planda. Kişisel arşivler, bellek çalışmaları, aile videoları, VHS kasetler, ses kayıtları, günlükler sinemayı bir anlatıdan öte zorunlu bir hafıza alanına dönüştürüyor…
VI. Yeni Sesler
20. yüzyılda sessiz sinemada ses gerçek sesin yerini alıyordu. 21. yüzyıl sinemasında ise ses artık direniyor ve görselliğin önüne geçiyor. Ses tasarımı yaşamdan sinemaya taşıyor.
*
Thomas Gunning
20. yüzyılın başında filozof Henri Bergson’dan geleceği tahmin etmesi istendiğinde, bunu reddetti ve geleceğin cazibesinin tam da öngörülemezliğinde yattığını söyledi. 21. yüzyıl sinemasını tanımlamak onun tanımlanamazlığını, sabit olmayan ve açık doğasını kabul etmek demektir. 20. yüzyılın ortasında André Bazin’ın yazdığı, sevdiğim bir sözü hatırlatıyorum: “Sinema henüz icat edilmedi.” Platformların artması yeni izleme koşulları yaratıyor ve yeni teknolojiler sayesinde sinema görüntüsü ile sesinin esnek yapısı yeni yaratım yollarını mümkün kılıyor. Teknik değişim her zaman estetik ilerleme anlamına gelmez ve görüntülerin esnekliği ile kalitesinin bozulması arasındaki denge, film yapımcılarının her zaman mücadele etmesi gereken bir mesele olacak. Ama benim için ne eleştirmenler ne de yapımcılar klasik bir ideal adına değişimlerden şikâyet etmeli; bu büyük bir hata olur. Teknolojinin vaadi köklü değişimdir, ama bu vaadi gerçekleştirmek zor; bazen ihanet etmesi çok daha kolay. Erken dönem sinemaya ilgim onun sunduğu olasılıklardan geliyor. Geleceğe bakarken benzer bir keşif fırsatıyla karşı karşıyayız.
(Film çalışmaları alanında emek veren önemli araştırmacı Thomas Gunning’e davetimiz üzerine kalem aldığı bu metin için teşekkür ediyoruz.)
*
Melisa Kuyuhan
Sinemayı bir zaman makinesi gibi değil insanlık barometresi olarak düşünebiliriz. 20. yüzyıl sinemasında modern insanı ve dertlerini yansıtma hâli daha çok giriş-gelişme-sonuç ekseninde, lineer bir boyutta kendini gösterirdi. Aynı yüzyıl içerisinde ortaya çıkan yeni dalgalar sinemada bireyin çoklu doğasına yönelme arzusunu doğurdu. 21. yüzyıl da sinemanın temsillerini bununla beraber yeniden inşa etti. Sinema artık hikâye anlatmaktan çok algıları provoke eden bir alan hâline geldi. Büyük ve süslü anlatılardan ziyade küçük ama iç dünyası geniş, seyirciyi de aktifleştiren bir birey ve toplum aynası olarak konumlandı. Zaman çizgisini doğrusallıktan sıyırıp bilinç akışı ile karakter içgörüsünün hemhâl olduğu bir yapısal parçalanma meydana getirdi. David Lynch bunun en keskin örneği.
Feminist, queer ve azınlık anlatıları çözülmeye başladı. Temsiliyet yelpazesinin genişlemesi hem görünürlüğü artırdı hem de izleyicideki empati duygusunu yükselişe geçirdi. Sinemanın “topluluk ritüeli” algısı dijitalleşmenin etkisiyle beraber çürüdü. Bu durum da izleyici ile film arasındaki etkileşimi daha izole bir hâle büründürdü. Eskinin sineması başka hayatlara kaçmak içindiyse, 21. yüzyıl sineması insanın göz kapaklarına açılan bir delik misali içeriye sızarak hayatın kendisi oldu. Görülmeyeni göstermek yerine içerideki yankıları hatırlattı. Robert Bresson’ın sinemayı arınma hâli olarak yansıtırken Kelly Reichardt’ın bir yaşantı alanı olarak sunması gibi. Kamera artık süreyi dakikalara hapsetmez, zamanla birlikte yürür. Artık sinema sadece film akışında değil, bir hatıra parçasında ya da kırık bir aynadaki çatlakta da varlığını sürdürür.
*
Baran Bozdağ
“Film, even conceived as a thing in itself, can never exist outside of history. The very dance of grain on the screen acquires a history of its production, its screenings, its viewings. History is the place no place can avoid.” —Tom Gunning
Steve Reich, Pendulum Music, 1968, asılı hâlde sallanan dört mikrofon, dört hoparlör, ritmik geri beslemelerden oluşan tekrar.
Bir tarih anlatısı olarak tekrar,
Bir sinema tarihi anlatısı olarak tekrar,
Klasik anlatı olarak tekrar,
Genleşen tekrar,
Ken Jacobs’ın GIF formatı içerisine hapsettiği tekrar,
Bir estetik tercih olarak tekrar ve zorundalık olarak tekrar,
Sinematik zaman-mekân yaratımında nedenselliği kontrol etme kibriyle tekrar,
Kontrolsüzlük ve rastlantısallık üzerinden tekrar,
Bazen sarmal, bazen çember formuna sahip olan bir video eserinde tekrar,
Bir askerin savaş deneyimi için video oyunlarında yaptığı pratik olarak tekrar,
Tekrar eden şiddeti tekrar belgeleyen sonsuz bir döngü olarak tekrar,
“Yüksek sanat” ve amatörlük arasındaki koparılmış bağın homojen olmayan yeni dağılımındaki tekrar,
Güzel arabalı erkeğin ülkesini kurtardığı film anlatısında tekrar,
Çirkin arabalı erkeğin Avrupa sinemasını kurtarmaya çalıştığı film anlatısında tekrar,
Film pelikülüne elle çizilere soyutlanan imajların spontanlığındaki tekrar,
Ernie Gehr’in özenle kurduğu, dijitalleştirilmeyi reddeden Table’ının orijinal kopyasını bulamayan kişinin izlediği sinema çekimi kopyadaki düşük pikselli tekrar,
“Kromatik diziye dayalı bir dans” olarak tekrar,
İyi bir şey olarak tekrar,
Kötü bir şey olarak tekrar,
Bir film olarak tekrar,
Bir tekrar olarak film…
(Bu metin Ed Halter’in 2010 yılında Brakhage Sempozyumu’ndaki “Repetition, Remaking and Reuse” adlı sunumundan ilhamla yazılmıştır.)
*
Levent Çetin
Update/güncelleme, çağdaş dünyayı en iyi açıklayan sözcüklerden biri sanırım.
Sözcüğü düşündüğümüz zaman ilk aklımıza gelenlerden biri ise hız kavramı.
Peki sinemada da bir güncelleme yapmamız gerekiyor mu? Sinema kendi kendisini nasıl güncelliyor?
Ben iki ayrı konuda güncellemenin gerekliliğine inanıyorum. İlki mekân kavramı, ikincisi ise auteur sineması.
Sinemanın mekâna bakışında, mekânı yeniden üretiminde bir güncellemeye ihtiyaç var. Çünkü mekân artık ekolojik yıkım ve tahribattan dolayı değişti ve içinde problemlerin olduğu bir yere dönüştü.
Artık suya, denize bakarken varoluşsal problemlerimizi değil tsunami tehlikesini de düşünüyoruz. Ağaçlara bakarken orman yangınları aklımıza geliyor…
Dolayısıyla artık sinemada, ekolojik hassasiyetten bağımsız bir mekân kavramını ve anlayışını düşünemeyiz.
İkinci olarak: Üretimin bu kadar arttığı ve yeni üretim yöntemlerinin geliştiği bir dünyada auteur filmlerinden söz edemeyiz/etmemeliyiz.
Hız kavramına dönecek olursam: Ben güncellemenin günümüz dünyasının hızında değil sinemanın kendine özgü hızında olması gerektiğini düşünüyorum. Birdenbire değil.
Bir öncekine dönerek, tekrar ederek, aksaya aksaya…
*
Dilek Aydın
Her sanat formu, kendinden önce gelen ifade biçimlerini stil ve içerik olarak anlamayı gerektiriyor bence. En iyi işler hep kendini önceleyen işleri iyi anlayan sanatçılardan geliyor çünkü.
Bu yüzden bence 21. yüzyıl sineması 20. yüzyılın sinemasından bağımsız düşünülemez. Ancak üretim araçlarımız, tekniklerimiz, görme biçimlerimiz ve izleme alışkanlıklarımız dönüşüyor. Bu da sinemanın estetik yapısını doğrudan etkiliyor.
Artık cep telefonlarımızla bile film çekebiliyor, her anı kayıt altına alabiliyoruz. YouTube’un ve sosyal medyanın yükselişiyle birlikte izleme biçimlerimiz, dikkat süremiz ve estetik beklentilerimiz değişti. Bu da sinemaya daha eklektik, gündelik ve bazen “vlogvari” bir form kazandırıyor ya da kazandırması gerekiyor diyeyim.
Yapay zekâ destekli yaratım süreçleri ise bu dönüşümü daha da hızlandıracak.
Artık tek bir 21. yüzyıl sinemasından söz etmek zor; bu yüzyıl bile kendi içinde parçalara ayrılıyor.
Bugün cep telefonu olmayan bir karakter yazmak nasıl sadece dönem işleri için mümkünse, ekranlara dair izleme tecrübemizden, hızla yükselen yapay zekânın yarattığı estetikten bağımsız bir sinema üretmek de imkânsız hâle geliyor.
Hikâye anlatımı hâlâ merkezde olsa da artık nasıl anlattığımız yani form ve biçim tercihleri daha belirleyici hâle geldi. Üç sene öncesinin estetiği bile çok eski.
Sinema bugün daha eklektik, gündelik ve çok katmanlı bir ifade biçimine evriliyor; bu evrime ayak uyduramayan bir sinema şahsi olarak benim de ilgimi çekmiyor artık.
*
Ece Vitrinel
Radu Jude’un sırf adıyla bile derdinin büyük kısmını aktaran Dünyanın Sonundan Çok da Bir Şey Beklemeyin filmi zamanın ruhunu çok iyi yansıtmasının yanı sıra günümüzde sinemanın ne olduğu ve ne olabileceğine dair bir öneri olarak okunmayı da hak ediyor.
Dünyanın Sonundan Çok da Bir Şey Beklemeyin’de eski filmler, gerçek kişiler, yeşil ekranlar, Zoom görüşmeleri remix kültürüyle uyumlu biçimde bir araya geliyor.
Fakat Jude’un internet kültürüyle yakın ilişkisi kendini en parlak hâliyle filmin ana karakteri Angela’nın alter egosu, sosyal medya avatar’ı Bobita’da gösteriyor.
Prodüksiyon asistanı Angela’nın zorlu iş temposuna dayanabilmek için yarattığı TikTok/Instagram fenomeni Bobita günümüz izleyici/kullanıcısının kendini hareketli görüntüler aracılığıyla birinci tekil şahısla ifade edebilme olanağının şahane bir örneğini oluşturuyor.
21. yüzyılda ekran kişinin bilinçli şekilde inşa ettiği imajını dolaşıma sokmak için kasıtlı olarak seçip bir araya getirdiği heterojen malzemeleri emanet ettiği, ifade imkânı geniş bir yüzey hâlini alıyor.
Sinema pratiğinin sadece profesyonel üretim, izleme ve alımlamayla sınırlı kalmayıp bireysel üretim ve ifade imkânıyla esneyen, geniş bir uygulama ve kültürel referans repertuarının içinde yer bulan güncel tanımı, Deleuze’ün eserlerinin merkezî fikri “sinemanın içkinliği”ni de hatırlatıyor.
Bu içkinliği Elsaesser’in yaptığı gibi “sinematografik deneyimin her yerdeliği” şeklinde alırsak sinemanın tüm bileşenleriyle içine yerleştiği bu geniş görsel-işitsel düzende kendini sürekli yeniden tanımlayarak var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini söyleyebiliyoruz.
Yani sinemanın sonundan çok da bir şey beklemeyin…
*
Müge Turan
Kendimi hâlâ sinemanın karanlık mukaddesinde oturan biri olarak tanımlıyorum. 21. yüzyıl sineması benim için dokunmak demek, ama Türkçe’deki iki anlamıyla: hem tensel bir temas hem de ruhsal bir değme.
Artık sinemayla kurduğumuz ilişki sadece zihinsel değil, kaslarımızda, bedensel hafızamızda karşılık bulan bir deneyim.
Bu nedenle 21. yüzyıl sineması hayalet hisleri çağırıyor; zamanın tek istikametli olmadığı, doğaüstü şeylerin sorgulanır bulunmadığı bir gerçekliğin sınırlarını mümkün olabildiğince genişletmeye çalışıyor.
Çünkü film dediğimiz yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda duygu titreşimleri. Ekranla ve ekrandakiyle ürettiğimiz duygular, anlamlar…
Evet, iklim krizi, yapay zekâ, post-hümanizm gibi kavramlardan bahsedebiliriz 21. yüzyıl sinemasının felsefi zemininden söz ederken, insan merkezli anlatıların yerine doğa, hayvan, makine ve öteki varlıkların ontolojilerine yer açtığından…
Ama beni yine de en çok etkileyen, Tsai Ming-liang ya da Apichatpong Weerasethakul gibi yönetmenlerin sinemasında gördüğüm şey: Anlatıya takılmadan, her sahneye zerk edilmiş sıcak bir şefkat, gerçek dünya ile ötekiler arasında esrarlı geçişler, zaman ve mekâna karşı bilinçli bir durgunluk.
*
Serdar Kökçeoğlu
21. yüzyıl sineması için 21 film:
- Songs from the Second Floor, yön. Roy Andersson
- As I Was Moving Ahead, Occasionally I Saw Brief Glimpses of Beauty, yön. Jonas Mekas
- Visitor Q, yön. Takashi Miike
- Uzak, yön. Nuri Bilge Ceylan
- Caché, yön. Michael Haneke
- At Sea, yön. Peter Hutton
- In Comparison, yön. Harun Farocki
- Dogtooth, yön. Yorgos Lanthimos
- Enter the Void, yön. Gaspar Noe
- This Is Not a Film, yön. Jafar Panahi
- Holy Motors, yön. Leos Carax
- Leviathan, yön. Verena Paravel
- The Act of Killing, yön. Joshua Oppenheimer
- Under the Skin, yön. Jonathan Glazer
- Citizenfour, yön. Laura Poitras
- No Home Movie, yön. Chantal Akerman
- Twin Peaks: The Return, yön. David Lynch
- Sürgünde Bir Yıl, yön. Malaz Usta
- The Zone of Interest, yön. Jonathan Glazer
- Scénarios, yön. Jean-Luc Godard
- Yeni Şafak Solarken, yön. Gürcan Keltek
*
Yasemin Demirci
21. yüzyıl sineması için 21 film:
- Dünyanın Sonundan Çok da Bir şey Beklemeyin, yön. Radu Jude
- A Coffee in Berlin, yön. Jan Ole Gerster
- About Endlessness, yön. Roy Andersson
- Bo Burnham: Inside, yön. Bo Burnham
- Burning, yön. Lee Chang-dong
- Can’t Get you Out of My Head, yön. Adam Curtis
- Fish Tank, yön. Andrea Arnold
- Happy as Lazzaro, yön. Alice Rohrwacher
- Heart of a Dog, yön. Lauire Anderson
- Home, yön. Ursula Meier
- I’m Thinking of Ending Things, yön. Charlie Kaufman
- Los Angeles Plays Itself, yön. Thom Anderson
- Nostalgia for the Light, yön. Patricio Guzman
- On Body and Soul, yön. Ildiko Enyedi
- Sick of Myself, yön. Kristoffer Borgli
- The Missing Picture, yön. Rithy Panh
- The Souvenir, yön. Joanna Hogg
- The Square, yön. Ruben Östlund
- Timecode, yön. Juanjo Giménez Peña
- Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives, yön. Apichatpong Weerasethakul
- You Have No Idea How Much I Love You, yön. Pawel Lozinski
*
Mustafa Uzuner
Tor Åge Bringsværd’in 1 Eylül 1973’ü Toplayan Adam adlı kısa öyküsü, Borges’in The Book of Fantasy antolojisinde yer alan, adeta bugüne yazılmış bir mektup gibidir. Hikâye, kahramanının 1 Eylül 1973 gününe dair her detayı saplantılı bir biçimde arşivleme çabasını anlatır. O güne ait yayımlanan tüm gazeteleri toplayarak bir günü bütünüyle anlayıp yeniden kurabileceğini düşünen kahramanın çabası, geçmişi eksiksiz muhafaza etme arzusunun bilginin ve belleğin sınırlarında gezinen, imkânsızlığa mahkûm bir metafora dönüşmesinden ibarettir.
Raúl Ruiz’in 1997 yapımı kısa filmi Gelecek Film ise görünüşte bu çabanın karşı ucunda dursa da benzer bir saplantının sinemasal karşılığını sunar: Paris’teki gizli bir topluluk olan Filokinetler, Gelecek Film adını verdikleri yirmi üç saniyelik gizemli bir film parçasını sonsuz döngüde gösterir. Gösterimlerin hipnotik etkisiyle izleyicilerin huşu hâline erişebileceğine ve sinemanın bağımsız bir yaşam formuna dönüşebileceğine inanırlar. Anlatıcı bu toplulugun etkisine kapılır; kızı bir gösterim sırasında kaybolur ve en nihayetinde kendisi de bu fragmanın bir parçası hâline gelir.
Her iki anlatı da zamanı hapsetme arzusunu (ister bir günü bütünüyle arşivlemek ister tek bir görüntüye mistik bir anlam yüklemek yoluyla) sorgular. Saplantıyı faniliğe karşı kaçınılmaz bir hüsrana mahkûm mücadele olarak betimlerler: Biri biriktirme yoluyla denetim kurmaya çalışırken, diğeri kendini ele avuca sığmaz sinematik bir varsayıma teslim eder.
Belki de 21. yüzyıl sineması amacını bu aşırı uçların arasında bulacaktır: Ne topyekûn belgeleme arzusu ne de fragmanlara körü körüne bir inanç; aksine, sanatın da tıpkı zaman gibi ele geçirilmeye direndiğinin bilincinde olmak. Bu, arşivin bütüncül dürtüsü ile karşı-arşivin direngen gücü arasındaki gerilimde nefes alan, shot/counter-shot’ın kapalı mantığını aşarak anlamını filme alınmamış olanda ya da var olan görüntüler arasındaki boşlukta gezinerek edinen, zaman karşısında varlık bulan bir sinema olacaktır belki de.
*
Nil Kural
21. yüzyılın ilk çeyreğinde sinemada iklim krizinden yükselen sağa dünyanın bin bir derdine eşlik eden bir anlatı krizi söz konusu. Hem alıştığımız büyük festival yapılarındaki gitgide daha da belirginleşen sorunlar hem de en yaygın formuyla uzun metrajlı kurmaca filmlerinin arka planındaki prodüksiyon yapıları bize çoğunlukla ilham vermekten uzak bir hasat bıraktı. Özgün filmlerin yerini ağırlıklı olarak ezbere bilinen formüllerle işleyen ve izleyicisine kendisini açıklamaktan yorulmayan yapımlar aldı.
Bütün bu bıktırıcı hâl içinde yeni anlatımlar ve heyecanı kısa film, belgesel ve hibrit filmlerde bulmak mümkün gözüküyor. Alışıldık yapıları, bilindik yolları tercih etmeyen filmler bu yüzyılın kaotik hâliyle örtüşebiliyor, ona karşılık verebiliyor.
*
Hazal Bayar
Lost Records: Bloom & Rage’i ağlayarak bitirmişim. Oyunun kaç farklı sonu olduğuna bakıyorum ki o sırada arkadaşımdan mesaj geliyor, bir film öneriyor, ilgimi çekiyor herhalde ki unutulmaya mahkûm filmlerin toparlandığı, 2009’dan beri yığın olmuş watchlist’ime ekliyorum. Hazır telefonuma bakmışken elim farkında olmadan Instagram’a gidiyor. Biraz geziniyorum, story falan bakıyorum, sonra sıkılıp TikTok’a geçiyorum. Birine denk geliyorum, Marvel karakterlerini “tutar/tutmaz” diye sıralıyor; hoşuma gidiyor, ben de bi’ video çekip yüklüyorum. Arada film yorumları çıkıyor, başka birileri Letterboxd sayfası screenshot’ları önünde o hafta izlediği ya da önerdiği filmleri yorumluyor. Sonra “Ne güzel ya, ben de böyle videolar çekip izlediğim filmler hakkında konuşayım” diyorum. Letterboxd’a giriyorum, niye girdiğimi unutup takip ettiğim kişiler ne izlemiş, kaç puan vermiş diye bakmaya başlıyorum. E hadi ben de bi’ film izleyeyim bari diyorum, film seçmek için like’ladığım listelerden birini açıyorum. Baya da bi’ liste varmış. “Ben bunları bi’ sıraya dizeyim” diyorum, film seçme işi bi’ saatten fazla sürüyor. Günün sonunda canım korku filmi izlemek istiyor. Zaten canım genelde hep korku filmi izlemek istiyor. Çünkü her zaman en eğlenceli, yaratıcı ve meta şeyler korku sinemasından çıkıyor. Bir tane korku filmi açıyorum, izlemeye başlıyorum. Bir noktada dikkatim dağılıyor, telefonumdan oyun açıyorum bir yandan onu oynuyorum. Film bitiyor, Letterboxd’a giriyorum, filmi log’layıp puanlıyorum. Günler böyle oradan oraya, dalgınlık ve unutkanlıkla, on beş saat ekran süreleriyle akıp gidiyor.
21. yüzyıl sineması benim için “listeler çağı” demek. O nedenle buraya, bu çoklu ekranlar arasındaki bakışımı etkileyen on filmlik bir liste de ben bırakıyorum:
Deadstream, Baby Invasion, One Cut of the Dead, Bakemonogatari, All About Lily Chou-Chou, Pulse, We Are All Going to the World’s Fair, Inland Empire, Skinamarink, The Outwaters.
*
Ahmet Gürata
1
Anthony Dunne ve Fiona Raby’nin Speculative Everything: Design, Fiction, and Social Dreaming kitabıyla öncülük ettikleri “spekülatif tasarım” yaklaşımı geleceğe dair öngörülerde bulunurken, olası sorunları ve çözüm önerilerini de beraberinde düşünmeyi önerir. Geleceğe yönelik tasarımlar yalnızca hayal ettiğimiz arzuları değil distopik felaket senaryolarını da barındırır. Spekülatif tasarımın olasılıklar prizması (kuvvetle) mümkün [probable], makul ya da akla yatkın [plausible], tercih edilebilir [preferable] ve muhtemel [possible] (ama belki de istemeyen) gelecek öngörülerini bir arada ele alır.
2
Bu yaklaşımı artırılmış ve sanal gerçeklik gibi yeni görüntü teknolojilerine uygulayan Jay David Bolter, Maria Engberg ve Blair MacIntyre, insanların gerçek dünyadan kaçmak için giderek artan oranda sanal gerçeklik simülasyonlarına gömüleceği öngörüsünde bulunur. Onların çizdiği olasılık prizmasını son yapay zekâ uygulamalarıyla birlikte ele aldığımızda aşağıdaki gibi bir tabloyla karşılaşırız.
3
Spekülatif tasarımın “3 M, 1 T” formülünü bir tarafa bırakıp baba-oğul McLuhan’ların “kutsal dörtlü”sünü hatırlayalım. Marshall ve Eric McLuhan, Laws of Media: The New Science’da her yeni iletişim aracının/teknolojisinin bazı becerileri geliştirip yetkinleştirirken [enhancement], bazı eski özellikleri de ıskartaya çıkardığını [obsolescence] hatırlatır. Yeni araç gelen gideni aratır misali yeni sorunlar yaratıp işleri tersine çevirebilir [reversal]. Öte yandan tedavülden kalkmış bazı teknoloji ve formları da yeniden canlandırabilir [retrieval].
*
Süreyyya Evren
21. yüzyıl sinemasına bakınca gördüğümüz: Poz kesmeninin arkasını kurcaladığı anlar. Çünkü tüm diğer sanatlar kurcalamıyor. Günün sonunda evliya sayılmak yetiyor sanatın pek çok disiplinine. Etik olarak yanlış olana bulanmak ve oradan, meselenin odasına girip duvarlarına dokuna dokuna çıkmak: Sanırım bu “Acaba sinema mı?” dedirten. Yani anlam yüklemeden sonraki deneyim… Anlam değil, tanrı ve peygamber değil, ama senin anlam yükleme deneyimin, o sırada dönüşmen, senin dua etme deneyimin değil salt, esrimen değil, şamanlığın değil salt, şamanlığı duyma deneyimin ve oradan bir kişisel ve kolektif yuvarlanmaya varışın… Daha bir özetle anlatacak olursam, bugün bu sokakta düşüp “Bir şeyim yok” diyerek kalkanın sanatımızdaki etkisi. Yanlışlanabilir bir şey sinema. Bu anlamda bir cüret ifade ediyor bugüne kadarki hâliyle 21. yüzyıl sineması.
*
Kevin B. Lee
Ekolojik krizle damgalanmış 21. yüzyılda sinema yalnızca hareketli imgeler değil hareket hâlindeki bir enerji olarak görülmelidir.
21. yüzyıl sineması bedenler, teknolojiler, çevreler ve bunlar arasındaki enerji akışlarından oluşan ekolojik bir sistemdir.
Bu konuda önde gelen düşünürler olan Laura Marks, Sean Cubitt, Beny Wagner ve Sasha Litvintseva sinemayı bir metabolizma aracı, yaşamı sürdürebilmek için gerekli alışverişlerin toplamı olarak görmemde en az bir auteur yönetmen kadar etkili oldu.
Metabolik sinema birçok biçim alır: filmlerden emdiğimiz duygular ve hisler; dünyayla ilişkimize dair aktardıkları fikirler; üretimleri sırasında tüketilen enerji ve malzemeler ve dolaşıma girme ve izlenme koşulları.
Sinema yalnızca dünyayı temsil etmez, onun çevresine katılır; alır ve verir, dönüştürür ve dönüşür.
Sinemanın tarihinin büyük kısmı bir şeyleri görünür kılma yanılsamasına dayanır; bunu mümkün kılan görünmez güçleri yani malzeme, emek ve insan dikkatinin sömürüsünü de gizleyerek.
Metabolik sinema sinemanın özgün vaadini yeniden onaylar: Daha önce hiç görmediğimiz gibi görmemizi ve dünyayı anlamanın ve içinde yaşamanın yeni yollarını keşfetmemizi sağlamak.
*
Radu Jude
21. yüzyıl sinemasını ne tanımlar?
Kriz. Birçok kriz var ama sinemayı köşeye sıkıştıran asıl kriz, sosyal medya imgelerinin ve yapay zekânın yükselişi.
Ama bence bu kriz iyi bir işaret, sinemanın kendini yeniden icat etmesi için iyi bir fırsat.
Temalar, tarzlar ya da teknoloji açısından 21. yüzyıl sineması bir önceki yüzyılın sinemasından nasıl farklı?
Sanırım sinema her zaman birçok biçimde üretildi. Belki şu an belirleyici olan dijital görüntü; restore edilen filmlerin çoğu bile artık sadece dijital olarak onarılıyor.
Bu filmlerin uzun vadede nasıl korunacağı da yeni ve belirleyici bir sorun. Bildiğim kadarıyla henüz bir çözüm yok.
Bu çağın önemli sinemacıları kimler?
Hollis Frampton’ın tüm imgelerin sonsuz bir sinemanın parçası olduğu fikrine yürekten inanıyorum,
Şimdi bu sonsuz sinemanın altın çağındayız: İmgelerle çevriliyiz, Dziga Vertov’un tarzında bir ütopyada yaşıyoruz.
Bu sinemayı anlamak için belki yeni entelektüel araçlara ihtiyacımız var; TikTok sineması gibi.
Bunun dışında, Godard ölümünden sonra bile en önemli sinemacı olmaya devam ediyor ve ölümünden sonra çıkan üç işi, gördüğüm her şeyden daha deneysel, daha özgün ve bu yeni imge çağıyla daha uyumlu.
