I.
Otuz altı yaşındayım. İstanbul’da doğdum ve hayatım boyunca sadece İstanbul’da yaşadım. Kendimi İstanbulludan başka hiçbir şey addetmemekle birlikte, benim için adaya ve adalılığa ilişkin bütün bilgiler kulağımın içinde, gözümün önünde, aklımın gerisinde bir yerde; nihayetinde de tüm kapalılığına rağmen apaçık biçimde hayatımızın ortasındaydı. Bunu özellikle yazın, ailece Bozcaada’ya gittiğimizde hissederdim ama o sıralar daha ziyade adı konmamış bir histi. Adalılığı sosyolojik ve tarihsel arka planı olan bir kimlik diye düşünemeyecek kadar ufaktım. Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım, dinlediklerim, tattıklarım benim için anlamlı denebilecek bir bütün oluşturuyordu ama henüz adını koyamıyordum. Benim için adalılık, yediğimiz ada yemekleriydi, ailenin geçmişiyle ilgili hikâyelerdi, eski nesillerin konuştuğu Rumcadan miras bazı kelimelerdi ve eski fotoğraflardı. Çocukluğun bazı hatıraları insana sislerin arasından, hayal meyal hatırlanan sahneler gibi gelir; onları yaşayıp yaşamadığımız konusunda mütereddidizdir. Ailenin adalı geçmişi de uzaktan bakınca, öyle sisli bir görüntüye sahipti benim için.
Eylülde adalıların çoğu (ve bizler de) İstanbul’a, İzmir’e, Çanakkale’ye, evlerine dönerken ortalık ıssızlaşır, ada terk edilmiş bir manzaraya bürünür, ben de adalılar olarak birdenbire aslında sayımızın çok az oluşunu fark ederdim (Türkiye’de iki bin kişiden fazla değildik; Yunanistan’dakiler de bunun iki veya üç katıydı). Ada, anakaradan ayrı, içine kapalı, etrafı sularla çevrili bir kara parçasıydı; bu coğrafi kopukluktan ötürü hikâyemiz de anakaranınkinden kopuk gibiydi; bu hikâyenin devamı anakarada değil, diğer adalarda anlatılır ve umulmadık yerlerde karşıma çıkardı. Çocukluğumda en sevdiğim kitaplar Homeros’un İlyada’sı ile Odysseia’sıydı ve ben İlyada’da Tenedos ismini her okuyuşumda heyecanlanırdım. Sanki bizim ada, gündelik hayatın hakikatine mal olmadan önce tarihin ve söylencelerin belleğinde yazılmıştı. Üstelik, önce kısmen çocukluğumda ama sonra giderek artarak ergenliğimde, hayal kurmayı seven bir genç olarak kendimi Odysseus söylencesinin cazibesine kaptırmıştım. Gemiden inip de adadaki evimize varınca, ön bahçeye çıkıp dalgalı denize bakar ve sanki Ithaka’ya varmışçasına “Ben de kendi adamın hükümdarıyım” cümlesini tekrarlardım (Ergenlik insana neler söyletiyor). Gözlerimi kapatınca denizin üzerinde, gemileri doldurmuş insanların, Adalar Denizi’nin köpüklü dalgalarını aşarak, kim bilir hangi kıyılardan adaya varmaya çalıştığını görüyordum. Adaya gelmek için ayrıldıkları toprağı düşlemeye çalışıyordum; kafamda Yannis Ritsos’un Yaşlı Kadınlar ve Deniz’in (Οι γερόντισσες κι η θάλασσα) girişinde tarif ettiği adayı, limanı, evleri, tekneleri, meyhaneyi, limon ağaçlarını, denizcileri ve yaşlı kadınları görüyordum.1 Burası Girit miydi, Korfu mu, Parga mı, Rodos mu, Monemvasia mı? Hangisi olursa olsun, ailemizin hikâyesinin başladığı yer tam da burasıydı. Adalılar olarak sanki geçmişte yaşayıp da günümüze intikal etmemiş, efsanelere karışmış, sır olmuş bir toplulukmuşuz hissini bende uyandıran şey, yaşadığımız toprağı çevreleyen böylesi gerçek ve kurmaca hikâyeler arasındaki anlatılması zor ilişkilerin yarattığı düşüncelerin, hislerin bir bileşkesiydi. Belki bu yüzden, uzun süre kendi çevrem hariç adalılarla karşılaşmadım, karşılaşacağımı da sanmadım.
Gerçek hayat ne Homeros metinlerindeki gibiydi, ne de hayaldeki denizin ötesinde bulunan Monemvasia’daki gibi. Başka bir adalıyla ilk karşılaşmam, gerçek hayatın akışına uygun olarak, ben ortaokuldayken oldu. Çok yakın bir arkadaşımla konuşurken, onun “Benim babamın ailesi Bozcaadalı” sözüyle irkildim; bu kadar yakınlığımıza rağmen böyle önemli bir bilgiyi geç öğreniyor oluşuma inanamamıştım. Heyecanla okuldan fırlayıp dedemle babaannemin evine koştum; Şifa’daki okulla Bahariye’deki evin arasını beş dakikada aşmıştım. Durumu anlattım, hemen hatırladılar; bizimkisiyle çok yakınlığı olan bir aileydi arkadaşımınki. Boşuna şaşırmamıştım; çünkü 1980’lerle 1990’larda Bozcaada sahiden bilinmiyordu. En iyi ihtimalle Burgazada’yla karıştırılıyor, Prens Adaları’nın parçası zannediliyordu; ama işi ileri götürüp “Kıbrıs mı?” diye soran da vardı. Bu sadece Bozcaada’yla ilgili bir sorun değildi üstelik. Türkiye’de genel olarak adalı kimliği iyi bilinen bir kimlik sayılmaz. Adalar ahalisi, 19. yüzyılda muhacir veya 20. yüzyılda mübadil olarak Anadolu’ya geldikten sonra, yerleştirildikleri yerin egemen kültürünce özümsenmişti... Oysa adalı kimliği ismiyle müsemmaydı; ancak üzerinde yaşadığı adadayken tam, bütünlüklü ve zengindi. Adalarından ayrı düşen adalılar, adayı bir süreliğine, hatıralarında taşıyor ve zamanla onları anakaralılardan ayıran kültürel özelliklerini yitiriyorlardı; Anadolu’ya göç eden adalıların çoğunun başına gelen buydu.2 Uzun müzakerelerin ardından son anda Türkiye’de bırakılan İmroz3 ve Bozcaada ahalisi kendi yurtlarında bir süre daha bu özümleme dalgasından kısmen uzak kalabildi. 1960’larla İmroz’un Rumları adayı terk ederken, Trabzon’dan, Muğla’dan, Isparta’dan ve Anadolu’nun başka bölgelerinden gelenlerle iskân edilen bu ada artık Gökçeada olmuştu. Bozcaada’da ise adanın yerleşik ahalisinin önemli bir kısmı, adayı terk edip yaşama biçimlerini, yeme alışkanlıklarını, dillerini yanlarında götürürken, 1960’larla birlikte adaya Anadolu’dan gelip yerleşenler de adanın yerel kültürünü dönüştürdü. Başlı başına ayrı bir incelemenin konusu olması gereken, adanın 2000’lerden itibaren gördüğü ürkütücü boyutlardaki turistik ilgi de bu dönüşüme başka bir nitelik kattı; fakat o, bu metnin kapsamı dışında.
Tüm bu birbiri üzerine oturmuş katmanların arasında adalılığın eski hâlleri görünmez oldu; onunla ilgili hikâyeleri hatırlayanların sayısı artık çok az. Adanın şimdiki manzarası içinde bir tüketim nesnesi olarak pazarlanan yerel kültür, bir kere daha ama bu sefer çok daha ticari ve kendine yabancı bir şeye dönüşürken, adalı kimliğinin neye benzediğini, bileşenlerinin neler olduğunu ve bu bileşenlerin nasıl bir tarihsel süreçte ortaya çıktığını düşünmenin zamanı tam da şimdidir. Adayı yazdan yaza ziyaret edilecek, insansız bir tiyatro dekorunun çevrelediği bir tatil cenneti olarak görenlerin dilinden düşmeyen “Bozcaadalılar da kim? Oranın yerlisi mi var ki?” sorusunu anlamlı ve tutarlı bir şekilde cevaplayabilmek de böylece mümkün olacak belki.
II.
Anakaraya görece yakınlığı ve Çanakkale Boğazı’nın girişinde bulunuşu, Bozcaada’yı her dönemde uzak veya yakın bölgelerden gelenler için elverişli bir yurt kılmış olmalı. Bizanslılar, Cenevizliler ve Venedikliler arasında sıkça el değiştiren ada 1456’da Osmanlılarca Venediklilerden alındıktan sonra boş kalmış, 1480’den itibaren Müslümanlar ve Rumlarla iskân edilmiş. Osmanlı egemenliğinin bu ilk adalı muhacirlerinin kökenleri belirsizdir, ancak Rumelili Türklerin köken hikâyelerinde bazen karşımıza çıkan “Konya-Karaman kökenli Türkmenler” anlatısı kimi adalı ailelerce de sahiplenilir. Bu anlatıda gerçeklik payı olmalıdır; ancak ne Bozcaada’nın ne de diğer adaların nüfusu sadece Konya-Karaman bölgesinden göçenlerden oluştuğu gibi, adaya göç eden her Türk/Müslüman da bu bölgeden gelmemiştir. 1535’e ait bir tahrir defteri, adaya dışarıdan gelip yerleşen Müslüman ve gayrimüslimlerin geldiği yerleri aktarıyor: Müslümanlar Midilli, Mora ve Anadolu kökenliydiler; ayrıca “nev-Müslim”, yani ihtida ederek Müslüman olmuş kişiler de vardı; Ortodokslar ise Midilli, Mora, Eğriboz, Selanik ve Bulgaristan kökenliydiler.4 Her iki toplulukta da diğer adalılar ve Rumelililer dikkat çekiyor; bu durumun sonraki dönemlerde de devam ettiği düşünülebilir. Nev-Müslimler muhtemelen Rumca konuşuyordu ve Rumeli’de, Kafkasya’da yahut Girit’te olduğu gibi, Osmanlı egemenliğinin ardından ihtida ederek Türkleşmiş ve adanın Müslüman nüfusunun içinde erimişlerdi.
Diğer adalardan gelenlerin, Rum veya Müslüman ayrımı olmadan, Bozcaada’ya yerleşen muhacirler arasında önemli yer tutmasının sebebi hem coğrafi yakınlıkla hem de adaların ortak veya benzer nitelikler taşıyan bir kültürü paylaşmasıyla açıklanabilir. Aynı idari yapının parçası olan adalar arasında insan, madde ve bilgi hareketliliği daima vardı. Bu durum 19. yüzyılda da devam etmiş ve komşu adalardan Bozcaada’ya gelip yerleşenler olmuştu. O yüzden, bugün Türk veya Rum pek çok Bozcaadalı ailede İmrozlu, Limnili, Midillili, Semadirekli büyükannelerle büyükbabalar hatırlanır.5 Ama Mora yarımadasından, Bulgaristan şehirlerinden, Kavala’dan, Sakız’dan, tüm Batı Anadolu’ya muhacir yollayan Girit’ten gelenler de vardı. Daha da uzaktan gelenleri unutmamak gerekiyor; adalı bir akrabamızın büyük-büyükannesi, 1800’lerin sonlarına doğru Adriyatik kıyısındaki bir adadan, asırlardır Venedik egemenliğinde bulunan Zanta’dan (Zakynthos) gelip Bozcaada’ya yerleşmiş bir ailenin kızıydı. Bizim ailenin erişebildiğimiz en uzak atalarının kökleri, yine Adriyatik kıyısındaki Preveze’ye, Mora’ya ve Girit’e dayanıyordu. Uzak beldelerden gelen muhacirlerin sadece Müslümanlardan oluştuğu sanılmasın; adalı Rumların arasında da kökenleri Rumeli’ye dayananlar da vardı.6 Bunların içinde Ortodoks Bulgarların veya Arnavutların da var olduğu düşünülebilir. Hepsi de Rumca konuşan bu kişiler kısa sürede adanın Helen nüfusunun parçası oluyordu; tıpkı adalardan veya Rumeli’den gelen Müslümanların adadaki Türk nüfusta erimesi gibi. Kültürel yakınlık, diğer adalıların ve Rumeli ahalisinin adaya ayak uydurmasını kolaylaştırıyordu.
Öte yandan Bozcaada sadece diğer adalardan ve Rumeli’den gelenlerin tercih ettiği bir belde değildi; karşı kıyıdan, Anadolu’dan gelerek adaya yerleşenler de fazla olmamakla birlikte hep vardı. Bunların arasında Ezine’den gelenler dikkat çekiyordu. Ezine adayla ticari ilişkileri olan büyük, canlı bir kasabaydı ve hem yerli hem de muhacir Türklerin/Müslümanların yanında Rumlardan, Ermenilerden, Yahudilerden oluşan kozmopolit bir nüfusa sahipti. Başlıca ziraat faaliyeti bağcılık olan ada, tarımsal ürünlerinin bir kısmını Ezine’den tedarik ediyordu.7 Dolayısıyla Ezinelilerin gidip geldiği bir yerdi ve çok sık olmamakla birlikte, Ezineliler ile adalılar arasında evlilikler de yapılıyordu. Bu durumun bir örneği bizim ailede de vardı: Dedemin annesi Batı Trakya’dan, İskeçe’den Ezine’ye muhacir gelmiş bir ailenin Ezine’de doğmuş kızıydı; büyük dedemle evlenip adaya gelmiş, ancak özellikle kışın çok sert fırtınaların dövdüğü adayı hiç sevememişti. Ezine haricinde, daha nadir olmakla birlikte Biga, Ayvacık, Geyikli, Lapseki, Gelibolu, Kilitbahir gibi Çanakkale kasabalarından adaya göç edenler de olmuştu. Bu yakın mesafeden gelen muhacirlerin yanında İzmir, Tekirdağ, Bursa, Balıkesir, Konya gibi görece yakın Batı Anadolu kentlerinden gelip adaya yerleşenler vardı; hatta ataları Karadeniz’den, Bayburt’tan ve Tosya’dan gelmiş adalılar da vardı ama sayıları azdı. Adaya genellikle çalışmak için gelen ve bir kısmı yurtlarına geri dönen genç erkeklerden oluşan bu kişiler bazen adadan evlenerek buraya yerleşiyor, sıklıkla da geldikleri yörenin ismini lakap olarak taşıyorlardı. Rumların arasında da Anadolu kökenliler vardı ve bunların bazıları Ezine, Biga, Gelibolu, Ayvalık gibi Anadolu kıyısındaki yakın kasabalardan geliyordu; ancak bugün yaşadığı evin önünde, isminin yazılı olduğu bir plaket bulunan Karamanlı Sokrat İncesu ve ailesi gibilerinin varlığı, daha uzaklardan gelenlere de işaret ediyordu.
En uzaklardan gelip de adaya yerleşenlerin arasında bizim ailenin bir ferdi de vardı ve bu kişi, Mora veya Girit gibi coğrafi veya kültürel olarak yakın sayılabilecek diyarlardan da gelmemişti adaya. Büyük büyük dedemin ilk eşi öldükten sonra evlendiği Mısırlı Emine Hanım, 1870’lerde adaya gelin olarak İskenderiye’den gelmişti. Adaya adeta bir masal kahramanı gibi, yanında Sudanlı hizmetkârlarıyla ve sandıklar dolusu eşyayla gelişi, ailemizde de anlatılan bir hikâyeydi. Mısırlı Emine Hanım’ın torunları da Cumhuriyet döneminde Türkiye’den ayrıldı ve Mısır’a yerleşti; adanın yaşlıları onların 1950’lerde başlarında feslerle adaya ziyaret edişlerini anımsar. Fakat bu gidiş gelişlerin bitmemesi, Bozcaada ile Mısır’ın aslında birbirine sandığımızdan daha da yakın olduğunu bir kez daha bize gösteriyor. Bozcaada, Mısır, Mora, Girit, Sakız, Preveze, Eğriboz, Biga, Gelibolu: Hepsini birleştiren ortak unsur, Akdeniz’in dilini konuşmalarıydı; Rumca, Türkçe, Arnavutça, Arapça ve hepsine de denizin kokusu sinmişti.
III.
Sormak gerekiyor, bu insanlar ne olmuştu da böylesine uzaklardan gelip adaya yerleşmişti? Aile içinde anlatılan ve yabancılara her zaman aktarılmayan bazı hikâyelerin böylesi uzak mesafe göçlerinin anlaşılmazlığını aydınlatan bir tarafı var doğrusu. Ancak özellikle 19. yüzyılın göçlerini, bu daha önce benzerine nadiren rastlanan büyük ölçekli yer değiştirmeleri, deyim yerindeyse yerinden koparılmaları ve etrafa savrulmaları, sadece Osmanlı Devleti tarafından değil, onun Batılı ve Doğulu komşuları tarafından da hissedilen bir dizi tarihsel gerilimin sonucu olarak açıklamak gerekir. Aslında bugünden bakıldığında o kadar da olağanüstü bir durum yoktu. Bilinen, alışıldık dünyaya dair tüm tasavvurlar sarsılırken, değişen üretim biçimlerinin dönüştürdüğü iktisadi yapılar milliyetçi hareketlerin ateşlediği özgürlük talepleriyle birleşince, merkezi devletlerin asırlardır işlettiği mülki sistem de, toplumların geleneksel kültür yapısı ve yaşantı biçimleri de çöküvermişti. Daha dün bilinen, inanılan ve güvenilen her neyse bugün o artık yol gösteremiyordu. Osmanlılar için bu olguların güçlendirdiği etnik ve dinsel krizin merkezi, büyük nüfus hareketlerinin görüldüğü Rumeli ve çevresiydi; tarımsal alanı az olan ve yaşam koşullarının zor olduğu bazı adalar da göç veriyordu. Sürekli savaşlarla bozulan iktisadi durum, hem Rumların hem de Müslümanların yurt bildikleri toprakları terk etmelerine sebep olmuştu. Bozcaada, adalar arasında görece verimli topraklara sahip olanlardandı; bağlarında yetişen üzümler yüksek fiyatlarla dışarıya satılıyordu ve ada üzüm ticaretiyle zenginleşmişti.8 Bu ticari hareketlilik, anakaraya yakın olmasının yanında diğer adalarla olan ilişkilerle de şekillenmişti; adaların idari ve mali özerkliğiyle örgütlü ticaret ağı sayesinde ahalisi birinden diğerine seyahat ediyor ve ticaret yapıyordu. Kozmopolit bir nüfusu ve bir ada için hareketli bir yaşantısı olmasına rağmen asayişle ilgili sorunları azdı; ayrıca Rumlar için de Müslümanlar için de eğitim veren yerel okulları vardı. İş, aş ve huzur arayan muhacirler için çekici bir yurt olması anlaşılır bir durumdu. Hayatta kalma çabası, insanları imparatorluğun bir bölgesinden diğerine sürüklüyordu.
IV.
Yukarıda farklı kökenlerden geliş hikâyeleri anlatılan Bozcaada ahalisi temelde iki toplumdan, Müslümanlar ile Rumlardan oluşuyordu ve bu insanlar kendilerine basitçe “adalı” veya nisiyotes (νησιώτες) diyordu. İnancın ayırdığı iki toplum, birkaç asırdır aynı dilleri konuşarak, aynı yemekleri yiyerek, aynı şarkılarla oynayarak, ezcümle benzer kültürel alışkanlıkları sergileyerek birlikte yaşamıştı. Bu kültürel alışveriş 1920’lerden sonra zayıfladı ama yine de varlığı hissediliyordu. 1960’larla birlikte adadaki nüfus yapısı ciddi ölçüde değişmeye başlayınca, bu insanlar kendilerine “eski adalı” demeye başladı; çünkü “yeni adalı” diye isimlendirilen bir nüfus da ortaya çıktı. Bu iki kavram birbiriyle bağlantılıydı.
Eski adalı (bazen de “has adalı”) tanımlaması, uzunca bir süredir adada yerleşik olanların kendilerine verdiği isimdi. Bu sürenin ölçüsü yoktu; birkaç asır olabileceği gibi birkaç on yıl da olabilirdi ama vurgulanan, 1960’lardan önce adada yerleşik olmaktı. 1960’ların önemi, 27 Mayıs darbesinin ardından Türkiye’nin azınlıklarla ilgili siyasetinin önemli ölçüde değişmiş olmasıdır. Kıbrıs’ta yaşananlar ve 1964’ün bir yıldırım gibi Türkiye’nin ortasına düşen felaket niteliğindeki gelişmeleri9 Bozcaada’nın ve İmroz’un Rumlarının yurtlarını terk etmeye başlamasını hızlandıran bir sebepti10 ve devamında asıl büyük çıkış, 1974’te Kıbrıs’taki savaşın ardından gerçekleşti. 1960’larla Rumların terk etme süreciyle birlikte adaya onların yerine başka bir topluluk yerleşmeye başladı. Bu kişiler yerleşik ahalisi tarafından yeni adalılar diye anıldı.
Yeni adalılar büyük ölçüde Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinin ve bağlı köylerinin, kısmen de komşu ilçelerin ahalisiydi; ancak aralarındaki en kalabalık unsurun adıyla “Bayramiçliler” diye anıldılar. Bayramiçliler adalılardan farklı olarak kendilerini Yörük veya Türkmen olarak adlandırıyor ve yine adalılardan farklı olarak11 hem Trakya hem de Ege ağızlarının etkilerini taşıyan bir Türkçe konuşuyordu. Kitlesel olarak adaya yerleşmeleri Rumların adayı terk etmeye başlamasıyla eşzamanlıydı. Bu dönemde adalı Türklerin de önemli bir kısmı artık adada yaşamıyordu; yaşayanların arasında da adanın başlıca geçim kaynağı olan bağcılığı bilenler azdı. Eskiden adadaki bağlarda Rumlar çalışırdı; Bayramiçliler adadan ayrılan Rumların boşluğunu doldurarak bağlarda çalışmaya başladı. İlk başlarda eski adalılar ile Bayramiçliler arasında epey gerilim ve yabancılık vardı ve bu durum öyle çok kısa da sürmedi. Gerilimin sebebi, dışarıdan göç alan çoğu kent veya kasabada görülen yerleşik-muhacir çatışmasıydı. Oysa yukarıda da anlatıldığı gibi, eski adalı ailelerde de diğer adalardan, Rumeli’den veya Anadolu’dan muhacir gelmiş atalar vardı; neticede burası bir adaydı ve tarihteki ilk sakininden başlayarak, buraya yerleşen herkes başka bir yerden gelmiş olmalıydı. Bu çatışma, adalıların kentsel, Bayramiçlilerin ise kırsal bir nüfus olması gibi belirgin kültürel farklar üzerinden belirginleşiyor; konuşmaları, kıyafetleri, yedikleri ve içtikleri birbirinden farklı olan bu iki topluluk, yabancı gördüğü diğeri karşısında kendini makbul sayıyordu. Bu yabancılık hissi, iki toplumun birbirine taktığı isimlerde kendini gösteriyordu; adalılar Bayramiçlilere “Yörük” ve “Türkmen” derken, Bayramiçliler de adalıları “kolyozcu” ve “Urum” diye adlandırıyordu (Uskumruyla akraba olan kolyoz, adalıların çok sevdiği bir balık cinsiydi).
Kaçınılmaz olarak bu iki toplum zamanla kaynaştı ve eski adalılar Bayramiçlileri kabullendi ya da kabullenmiş göründü. Bayramiçliler adanın asli unsuru oldu; artık eski adalı-yeni adalı ayrımı pek yapılmıyor.12 Bayramiçliler epey kalabalıktı, ayrıca hem çalışkan hem de girgindiler; adaya ve yaşantısına ayak uydurmak için çaba gösterdiler. Bu esnada adanın kültürünü de dönüştürdüler ve ona kendilerinden pek çok şey kattılar. Adanın kültürü onların gelişiyle (ve aynı sıralarda Rumların gidişiyle) daha Anadolulu bir nitelik kazandı. Ama bu geçmişte de böyleydi; yani adaya her gelen, adalı olmak karşılığında, buranın usullerini benimsemiş, bir yandan da ona kendi yanında getirdiklerinden bir şeyler katmıştı. Bugün, adaya dışarıdan bakan bir göz için, ortalama Bozcaaadalıyı Bayramiç kökenli adalılar oluşturuyor.
V.
Asırlarca süren göçlerin mirası olan kültürel etkilerle şekillenen adalılık, tüm kimlikler gibi çelişkiler üzerine kuruluydu. Bu kavranması zor, melez kimliğin 19. yüzyıldaki çok da tipik olmayan fakat epey çarpıcı bir örneği, benim büyük dedemdi. Dedemin babası olan Mehmed Şerif Bey 1867’de Bozcaada’da doğmuştu. Önce adada, sonra da Limni’de geleneksel bir medrese eğitimi almış, ardından adadaki nüfus dairesinde çalışmaya başlamış ve nüfus emini olmuştu.13 Becerikli bir hattattı; rüştiyede hüsn-ü hat hocalığı yapıyordu. Mevleviliğe yakın, mutasavvıf bir yanı vardı; muhtemelen bir dönem Gelibolu Mevlevihanesi ile bağlantısı olmuştu. Musiki düşkünü olan, nota okuyarak ud ve tambur çalan, makamla şarkı söyleyen bu zarif adam İran edebiyatını iyi tanıyor ve Sadi’nin, Hafız’ın şiirlerini ezbere biliyordu. 19. yüzyıl Osmanlı kalemiye sınıfının iyi yetişmiş bir mensubu gibi görünen Mehmed Şerif Bey’in bildiği dillerin sayısı da şaşırtıcıydı: Arapça, Farsça, Fransızca, Çağatayca ve Rumca. Diğerlerinden ayırdığı ve hep hürmetle “Ellinika” diye andığı Rumcayı, mükemmelen konuşmanın ötesinde okuyup yazıyordu da; yani adalı Müslümanların çoğu gibi günlük hayat gereksinimiyle öğrenilmiş, pratik bir sokak dili değildi konuştuğu. Kitabi nitelikler taşıyan, fasih ve edebi bir Rumcaydı ve dedemin de sıklıkla altını çizdiği bir unsur, babasının hep “Biz Ellinika konuşuruz, herkes Ellinika konuşamaz” demesiydi.
Mehmed Şerif Bey’in en yakın dostu, Kimisis Theotokos Kilisesi’nin başpapazı olan Papa Antimos’tu. Bu dostluk karşılıklı sempatinin yanında entelektüel ilgilere de dayanıyordu. İkisi saatlerce tarihten, dinden, hayattan, ölümden, bazen de bağcılıktan ve üzümlerden konuşuyordu. Limnili olup adaya yerleşen Papa Antimos, Mehmed Şerif Bey’in evine girip sofrasına oturacak kadar yakın dostuydu; beriki de onu kilisede veya evinde ziyaret ediyordu. Aralarındaki yakınlıktan ötürü Papa Antimos’tan bazen kendi ismiyle değil, Mehmed Şerif Bey’in ilk zevcesinin babası olan Veli Kaptan’a atıfla “Hacı Veli Kaptan’ın Papazı” diye bahsediliyordu. Adalı Rumlar nüfus mübadelesinden muaftı ama Papa Antimos 1920’lerde adayı terk ederken, kitaplarını ve başka bazı eşyalarını Mehmed Şerif Bey’e bırakmıştı.
Bu dostluklar, başta Paskalya olmak üzere yortu ve panayır zamanlarında daha da belirgin bir nitelik kazanıyordu. Öyle zamanlarda sadece Papa Antimos’u değil, Mehmed Şerif Bey adadaki bütün Rum dostlarını evlerinde ziyaret eder, o güne yayılan bu ziyaretlerde kendisine konyak ve şarap sunulurdu. Kendisi de evine gelen misafirlere ikram için dolabında büyük bir şişe şarap ile bir şişe konyak saklardı. Paskalya zamanı dedem, Rum mahallesindeki çocukluk evinin, yakın dostlarından Mehmed Şerif Bey’e gönderilmiş olan boyalı yumurtalarla dolup taştığını anlatır hep; bu, gerçekten dolup taşmakmış, sepetler evin her odasını kaplarmış. Bu ortak yaşantıya dair öyle çok hikâye anlatılırdı ailemizde.
Papa Antimos gibi bazı çok yakın dostlarının adadan gidişiyle birlikte başlıca çevresinden de mahrum kalan Mehmed Şerif Bey, 1930’ların sonlarında ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleştikten sonra bir daha adaya dönmedi ama çok hürmet ettiği Ellinika hayatının önemli bir parçası olarak kaldı; İstanbul’daki evinde Rumca yayın yapan Atina radyosunu ölene dek dinledi. Rumca kitapları ve yazıları ise bizlere ulaşamadı; tıpkı hat levhalarının ulaşamadığı gibi. 1912’de Atina’ya sürgüne giderken hepsini evinde bırakmıştı ama adaya döndüğünde onları bulamadı.
Mehmed Şerif Bey hangi dünyaya aitti? Kimliğini oluşturan tüm bileşenlere bakılınca bugün onu bir tek kalıba yerleştirmek zordur ama kendi zamanındaki adalıların, şimdi çelişir gibi görünen iki kültür dünyasının arakesitinde yaşaması da olağandı. Bu kimlik, bir araya gelemez gibi görünen farklı unsurları tüm çelişkileriyle bünyesinde bağdaştırabiliyordu; bağdaştıramadığı yerde de zaten çatışma ve anlaşmazlık oluyordu. Mehmed Şerif Bey aile kökenleriyle, aldığı eğitimle, kişisel meraklarıyla çok tipik bir örnek sayılmazdı belki ama adalıların çoğu da başka çelişkiler üzerine inşa edilmiş benzer kimliklere sahipti. Mehmed Şerif Bey’in büyük oğlu, büyük amcam Osman Cevdet Bey’in bende bir fotoğrafı var ki, adalıların içine doğduğu bu kimliği besleyen melezlikler dünyasından bir ses veriyor ve aslında kelimelerle anlatılacak pek çok şeyi bünyesinde toplayan bir nitelik taşıyor. 1920’lerde, muhtemelen adada çekilmiş olan bu fotoğrafta orta boylu, kumral saçlı, sarı bıyıklı olan Osman Cevdet Bey, bir elinde Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Fransevi’sini tutuyor, diğer elinde de bir şemsiye var. Üzerine gömlek, kravat, yelek, yakasına bir çiçek kondurduğu ceket ve pantolondan oluşan, köstekli saatiyle de tamamladığı takım elbisesini giymiş (Osman Cevdet Bey şıklığıyla bilinirmiş). Arkasındaki bayrakta Rumca Enthimio (ενθυμιο), yani “Hatıra” yazıyor (Sonraki kelimenin bir kısmı görünmüyor, okunabilen sadece ρούσης, ama tek başına anlamı yok; soyadı olarak yaygın).14 Bazı günümüz insanlarının bir araya gelemez sandığı kavramların ve imgelerin birbirini mükemmelen tamamladığı bir karenin içinden bize bakan bir adalının fotoğrafıyla karşı karşıyayız. Takım elbise, Kamus-ı Fransevi ve Enthimio; neden bir araya gelemesinler? Birliktelikleri bizlere şimdi anlaşılmaz ve çelişkili gelebilir; ancak o dönemin adalıları için, yaşadıkları dünyanın hakikatiydi. Bunu sorgulamıyorlardı, yaşantıları zaten bunun kendisiydi. Şimdi ortadan tamamen kaybolmaya yüz tutmuş olan adalı kimliği de bu fotoğraftaki melezlikten kuvvet alan bir kimlikti: Birbirine yabancı gibi görünen parçaları anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde bir araya getirebilmekle oluşmuş bir kimlik.15
Ali Kayaalp izniyle
1. Yannis Ritsos, Rumluk, Yaşlı Kadınlar ve Deniz, çev. Özdemir İnce, Herkül Millas (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2010), s. 55.
2. Kendi kültürlerini yanlarında taşıyan ve gittikleri yerde kısmen yaşatmayı başaran, bu arada intisap ettikleri egemen kültüre katkılar yapan toplulukların en iyi örneklerinden biri, Ayvalık’taki Giritli Türkler olmalı.
3. İmroz ismi, bütün Osmanlı egemenliği boyunca kullanılmıştı; Gökçeada ismi ise 1970’lerde ihdas edilmiştir.
4. BOA, TD. Nr. 434, s. 40b’den aktaran Ayşe Neslihan Mutlu, “Bozcaada’nın Demografik ve İktisadi Yapısı (XVI.-XVIII. Yüzyıllar)”, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Çanakkale, 2018, s. 31.
5. Bu sayılan adaların İmroz hariç hepsinde Müslümanlar azınlıktaydı. İmroz’da ise Osmanlı idaresinin adaya atadığı belirli memurların dışında hiç Müslüman yoktu. Bu, adanın şimdiki hâliyle karşılaştırınca şaşırtıcıdır; bugün İmroz’da Rumlar ada nüfusunun %10’undan azdır. Tüm bu nüfus değişimi çok kısa bir sürede gerçekleşmiştir. 1927’de adada 6.555 Rum ve 157 Türk varken, 1960’ta 5.487 Rum ve 289 Türk, 1990’da ise 300 Rum ve 7.200 Türk vardı. Bu bilgiler için bkz. Selver Özözen Kahraman, “Gökçeada’da Göçlerin Nüfus Gelişimi ve Değişimi Üzerine Etkileri”, Coğrafi Bilimler Dergisi 3(2) (2005): 46.
6. Bunun bir örneği, kökenleri Makedonya’nın Manastır (o zaman adı Bitola) kentine uzanan Arvanitou ailesidir. Bozcaada’ya 1800’lerin başında göçmüş olan bu aile, günümüzde Avustralya’da ve ABD’de yaşıyor. Adaya uzanan kökenlerinin peşinde yirmi yıl boyunca koşan Sophie Arvanitou’nun hikâyesi şuradan okunabilir: “More than a family tree.” Ailenin soyadı, Arnavut kökenlerini işaret ediyor ve kimlik denilen şeyin esasında neden çelişkiler üzerine inşa edildiğini gösteriyor.
7. Bu durum bugün de devam etmektedir; haftalık olarak kurulan ada pazarına Ezine’den arabalarla meyveler, sebzeler, peynirler, sabunlar taşınır.
8. Alexis Alexandris, “Imbros and Tenedos: A Study of Turkish Attitudes Toward Two Ethnic Greek Island Communities Since 1923”, The Journal of the Hellenic Diaspora 7(1) (Bahar 1980): 6-7.
9. Konuyla ilgili olarak şu kıymetli yayına bakılabilir: İlay Romain Örs (der.), İstanbullu Rumlar ve 1964 Sürgünleri: Türk Toplumunun Homojenleşmesinde Bir Dönüm Noktası (İstanbul: İletişim Yayınları, 2019).
10. Öncesinde 1955’in 6-7 Eylül Pogromu (Σεπτεμβριανά) unutulmamalı.
11. Eskiden adada konuşulan Türkçe, Rumcanın hem vurgularından hem de kelime dağarcığından etkilenmişti; Rumların gidişinden sonra bu etki silinmiştir. Şimdi adalılar da herkes gibi, standart bir Türkçe konuşuyor; bu, televizyonlarda da duyulan Türkçedir. Eyvah Eyvah gibi popüler filmlerde kullanılan Kuzey Ege’nin yerel ağızlarının adada konuşulan Türkçe ile hiç ilgisi yoktu; ancak Bayramiçlilerin gelişinden sonra bu konuşma adada da belirli bir görünürlük kazanmıştır. Bayramiçli kültürüne özgü bazı kelimeler de bir süredir adalıların gündelik konuşma dağarcığına eklenmiştir.
12. Bir süredir adadan mülk edinen İstanbulluların gelişiyle, Bayramiçliler şimdilik “yeni adalı” sıfatını onlara devretmiş durumda. Ama ufak bir tartışmanın bile hızla eski adalı-yeni adalı çatışmasına döndüğünü görmüş biri olarak, ihtiyatlı davranmak gerektiğini sanıyorum.
13. Bozcaada’nın da parçası olduğu Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti (Akdeniz Adalar Vilayeti) imtiyazlı bir vilayetti; kısmen özerk bir nitelik taşıyordu. Merkezden atanan mülki amirler haricinde, buralarda görev yapan bürokratlar adaların yerli halkı arasından seçilirdi. Nüfus emini bugün nüfus müdürüdür.
14. Benim de nerede çekildiğiyle ilgili ihtiyatlı yazma gereğini hissettiğim bu resimle ilgili gizem, Manifold iştirakçisi Melis Cankara’nın kıymetli katkısıyla çözüldü (ve bu defa bir başka gizemi doğurdu). Aile mensuplarının adada, İstanbul’da, Çanakkale’de veya İzmir’de çekildiğini iddia ettikleri resmin arka fonunda bulunan ve benim tam olarak okuyamadığım Rumca ibareyi Melis Cankara, ΕΝΘΥΜΙΟΝ ΠΡΟΥΣΗΣ 1922 [Bursa Hatırası 1922] olarak okudu. Böylelikle, Osman Cevdet Bey’in 1922’nin bir döneminde Bursa’da olduğu ortaya çıktı. Bu, aile mensuplarının hepsi için de yeni bir bilgiydi; zira ailenin yeni kuşaklarında Rumca bilen kalmadığı gibi, torunları da dâhil olmak üzere, Osman Cevdet Bey’in bu dönemde Bursa’da bulunmuş olduğunu bilen de yoktu. Sözü geçen ibareyi okuyup anlamlandıran Melis Cankara’ya teşekkür ederim. (Güncelleme: 06.10.2020)
15. Bu metnin özellikle son bölümünde tartışılanlara benzer sorunlara parmak basan iyi ve önemli bir yayın için bkz. Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma: Diyar-i Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine (İstanbul: Metis Yayınları, 2017).