Bozcaada, 1990’lar,
fotoğraf: Levent Kayaalp
Hep O Şarkı

“Ayde timolono, timolono,
Ayde kistera to metaniyono,
Ayde timolono ke metavrizo…”

Koltuğuna oturup eliyle yanındaki sehpaya vurarak eşlik ederken mırıldandığı bu sözler, dedemin çocukluğunda arkadaşlarından öğrenip, onlarla söylediği bir şarkıdandı; eskiden daha fazlasını hatırladığını, zamanla unuttuğunu da eklerdi hep. Yirmili yaşlarımda, onunla yaptığım konuşmalarda, çocukluğunun Bozcaada’sını anlatırken sıkça dillendirdiği iki ayrıntıdan biriydi bu şarkı. İlk ayrıntı, “Onun tadı, benim çocukluğumun tadıdır” dediği, güneşte kurutulmuş ahtapot bacağıydı; ikincisi de bu meçhul şarkının nakaratıydı. Kurutulmuş ahtapot bacağı tanıdıktı; adada, Ayvalık’ta, Foça’da, Girit’te, Midilli’de halen biliniyordu. Fakat ya ötekisi?

“Ayde timolono, timolono, ayde kistera to metanyono, ayde timolono ke metavrizo.” Hepsi bu kadar. Rumcaydı, onu bilirdik, ama anlamı neydi? Dedem de merak ederdi bunu, çünkü Rumca konuşmazdı; hatırlayabildikleri, selamlaşma ve hatır sorma amaçlı birkaç kelime ile on ikiye kadar sayılar ve bazı renklerin adıydı. Hep hayıflanarak söylediği gibi, “adadan ufak yaşta ayrılmıştı, eğer kalsaydı Rumca muhakkak öğrenirdi.” Oysa önceki kuşaktan adalı Türklerin çoğu, kadınlar ve erkekler, en azından pratik bir Rumcayı bilirdi; en azından Cumhuriyet’in sonrasına kadar. Okuyup yazmak ise eğitim gerektirirdi, onu Türkler bilmezdi. Oysa bizim ailede, dedemden geriye gidilebildiğimiz dört kuşağa kadar, ailenin erkekleri konuşmanın yanında bu dili okuyup yazıyordu da. Başta Giritli bir büyükanne olmak üzere, ailenin bazı kadınları da bu dili konuşuyor olmalıydı (Okuyup yazdıklarından emin değilim). Hatta dedemin babası Mehmed Şerif Bey, kızına yani dedemin ablası Emine Mükâfat Hanım’a Kuran okumayı, notayla ut çalmayı ve Arapçayla biraz da Rumcayı öğretmişken, dedeme bunların hiçbirini öğretmemişti. Ama ablasıyla dedemin arasında 25 yaş fark vardı ve bu, anlamlı bir farktı; zira ilki Osmanlı tebaasıydı, ikincisi 1923 doğumlu bir Cumhuriyet çocuğuydu. İki kardeşin gözlerini açtığı dünya birbirinden çarpıcı biçimde farklıydı. Neydi o fark?

Fark, çok-etnili imparatorlukla ulus-devlet arasındaki geçişle Rumcanın birinden diğerine değişen statüsünden ileri geliyordu. 1923 sonrasında azalan adalı Rumlardan geriye kalan cemaat, halen sayıca Türklerden kalabalık olmasına rağmen artık tedirgin bir cemaatti; Rumca eskisine göre daha az sayıda kişi tarafından, daha kısık sesle konuşuluyordu. 1927’de TBMM’de kabul edilen ve 11. maddesi, Lozan Antlaşması’nın Bozcaada’nın ve İmroz’un Rumlarına verdiği, Rumca eğitimle ilgili hakları ortadan kaldıran “Bozcaada ve İmroz Kazalarının Mahalli İdareleri Hakkında Kanun”la1 adada Rumca eğitim fiilen son buldu. Rumca artık çocukların evde duyduğu, özel derslerle ve kendi çabalarıyla öğrenebilecekleri ölü bir anadildi. Gerçi Demokrat Parti döneminde, 1951’de okullar tekrar açılacaktı ama 1964’te Kıbrıs kriziyle yeniden kapatıldı. 1960’larla Bozcaada’nın ve İmroz’un Rumlarının adalardan göç etmesinin sebeplerinden birisi budur. Rumcaya yönelik bu tavırdan Türkler de etkilendi. Mübadeleyle gelen Müslümanların arasında Giritliler, Yanyalılar, Prevezeliler, Tesalyalılar ve Vallahades de denen Patriyotlar gibi Rumca anadilli topluluklar vardı ve Rumca anadillilik olgusu, dönemin siyasal havası çerçevesinde hoş karşılanmıyordu. Üstelik 1930’ların bu milliyetçi havasını çerçeveleyen kesin bir buyruğu da es geçmemeliyiz: “Vatandaş, Türkçe konuş!” Bu emir, öncelikli olarak Müslüman olmayan cemaatlere yönelikti fakat anadili Türkçe olmayan Müslüman toplulukları da hedef alıyordu. Dedem sadece ilk mektebi birlikte okuduğu adalı Rum arkadaşlarının değil, orta mektebi okumaya gittiği Çanakkale’de ve akraba ziyaretine gittiği Edremit’te tanıdığı Girit muhaciri2 arkadaşlarının da aksansız Türkçe konuşmak için gösterdikleri yoğun gayreti halen hatırlar. Türk, Türkçe konuşmalıydı; Türklerin başka bir dil, hele de Rumca konuşması istenmiyordu. 

Bu durum bizim aileyi nasıl etkilemişti ve babasının dedeme Rumca öğretmeyişiyle nasıl bir ilgisi olabilirdi? Dedem doğduğunda, ailenin önceki asırlarda Müslümanların geleneksel olarak Rumca, Arnavutça veya bu ikisini Türkçeyle karışık olarak konuştuğu bölgelerden adaya gelip de yerleşmiş olan Moralı, Prevezeli ve Giritli atalarının hiçbiri hayatta değildi. Ailenin yaşayan her ferdi adada doğmuştu ve bazıları Rumcayla karışık konuşmasına karşın, anadilleri Türkçeydi; bu bakımdan Türkçe bilmeyen Giritli, Yanyalı veya Pargalı mübadillerden ayrılıyorlardı. Fakat yine de Mehmed Şerif Bey gibi tasavvuf, tarih veya dinle ilgili yazılarını Rumca kaleme alan, muhtemelen Midilli gibi yakın adalarda basılan Rumca kitapları getirtip onlardan felsefe okuyan, okuduklarını da en yakın dostu olan adanın papazı Papa Antimos’la Rumca tartışan bir kişinin varlığı adalılar içinde de ilginç ve benzersiz bir örnekti. Hem aile için hem de Mehmed Şerif Bey için Rumcanın öneminin olduğu açıktı. Buna rağmen oğluna bu dili aktarmayışında dönemin siyasi ikliminin etkisi olmadığı düşünülemez. Tüm bu tarihsel ve siyasal sebeplerin haricinde bir olası sebep daha vardı: Dedem doğduğunda babası 57 yaşındaydı ve meşgul bir babaydı. Oğluna Rumca öğretmeye zaman ve güç bulamamış olabilirdi.

Sonuçta şu veya bu sebepten ötürü “Biz Ellinika konuşuruz, herkes Ellinika konuşamaz” diyecek kadar bu dile kıymet veren Mehmed Şerif Bey’in ardından, ailenin sonraki nesillerinde Ellinika’ya dair bir şey kalmamıştı. “Ayde timolono, timolono, ayde kistera to metanyono, ayde timolono ke metavrizo” hariç. 1930’lardan seslenen bu mısralar ne anlatıyordu, nasıl bir derdin mütercimiydi, adalılar için neyi ifade etmişti, nasıl iki cemaat arasında da yayılacak kadar popüler olmuştu? Bulmalıydım. Bu, kolay iş değildi. Rumcada “o” için iki ayrı harf (ο ve ω), “t” için iki ayrı harf (τ ve θ), “i” için üç ayrı harf (η, ι, υ) vardı. Τ-μ-λ-ν sessiz harflerinden emindim ama bir fiil mi, isim mi, yoksa başka şey mi olduğunu bilemediğim timolono’yu yazabilmek için sesli harflerin hangilerini, nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Tüm olası yazılışları denemek kafa karıştıracak ve zaman alacaktı. Ayde kısmı kolaydı ama timolono için sayısız deneme yapmak gerekecekti. Hiçbiri sonuç vermiyordu; olmuyor, olmuyor, olmuyordu. Sonra aklıma kendisi de Manifold iştirakçisi olan, yazılarını hayranlıkla okuduğum, önceki bir yazımı yazarken de okuyamadığım Rumca bir ibareyi hemen okuyarak aile tarihimizde sorgulanmadan kabul edilmiş bir bilgiyi, yeni sorulara gebe bir gizeme çeviren Melis Cankara’dan yardım istemek geldi. Şarkının sözlerini dedemin söylediği biçimiyle yazıp yollayarak, bana anlamını bulmakta yardım etmesini rica ettim. Melis Cankara birkaç dakika içinde bana Nana Mouskouri’nin söylediği Άιντε, το μαλώνω’yu (“Aide to malono”) bulup gönderdi.3 Çok şaşırmıştım; bana yolladığı şarkıyı dinlemeye başladığımda şaşkınlık hissi yerini tuhaf, saçma sapan bir gülme arzusuna bıraktı. Kahkahalar attım…

…Çünkü Άιντε, το μαλώνω, Yeşilçam’ın 1970’lerde pek sevdiği hamaset dolu klişelerle alay eden kitsch bir parodi olan Kahpe Bizans (Gani Müjde, 2000) filminde Mehmet Ali Erbil’in canlandırdığı kurgusal Doğu Roma hükümdarı İlletyus tarafından söylenen “İmparator” şarkısından başkası değildi. Fatih Özgüven’in nefis tanımlamasıyla “Bizim Öz Jim’imiz”4 diye andığı Erbil’in, İlletyus’un manik habasetinden neşe devşirircesine seslendirdiği “İmparator”la ilgili olarak sanal mecrada “Müzik: Anonim, Söz: Mehmet Soyarslan, Düzenleme: Serpil Barlas, Uğur Dikmen” bilgisi mevcut.5 Âlâ; Άιντε, το μαλώνω ile “İmparator”un aynı şarkı olduğunu bulduktan sonra geriye ilkinin neyi anlattığını ve adaya nasıl geldiğini bulmak kalıyordu.

Şarkının yaygın adı Το γελεκάκι (“To Gelekaki”), yani “Yelek”; ilk mısrasıyla Το γελεκάκι που φορείς (“To Gelekaki Pou Foreis”, “Sana Diktiğim Yelek”) adıyla bilindiği de vaki. Anonim bir halk şarkısı değil; sözleri Giannis Thedoridis’e, müziği de Spyros Ollandezos’a ait. Ollandezos’un sevgilisi olan Areti isimli bir kadın tarafından dikilip ona hediye edilen bir yelekle ilgili olduğu da sanal mecrada yaygın bir bilgi. Zaten şarkının açılış mısraları olan Το γελεκάκι που φορείς εγώ στο ’χω ραμμένο , με πίκρες και με βάσανα στο ’χω φοδραρισμένο da usta bir terzi olan Areti’nin ağzından, sevdiğine diktiği yeleğe acı ve üzüntüden süslemeler işlediğini anlatıyor. Bu bakımdan astığı astık, kestiği kestik İlletyus’un kötücül neşesinde dile gelen “İmparator” ile hissiyat bakımından hiç benzerliği olmadığını belirtmek gerek. Dedemin hatırladığından biraz farklı olarak, nakarat timolono değil, to malono’ydu; benim nakaratın Rumcada nasıl yazıldığını bir türlü bulamayışım da bununla ilgiliydi. Türkçe tercümesinin “Haydi, dövüşüyorum” gibi bir anlamı var.6 Mutsuz bir aşkın ve kavuşamamanın, kavuşulsa da feraha erememenin şarkısı olduğundan mı acaba; yoksa dövüşmek ve küfretmek (άντε το μαλώνω και το βρίζω) çoğu zaman bu durumda âşıklar için tek yol sayıldığından mı?

Farklı dönemlerde popüler olmuş çok sayıda icrası var7 Το γελεκάκι’nin; ancak Marika Nezer ve M. Zafeiridis’in 1933 tarihli icrası, özellikle Nezer’in söyleyişinin de etkisiyle çok sevilmiş. Kostas Dousas’ın 1934 tarihli kaydı da erken dönemin bir diğer sevilen yorumu. Nana Mouskouri’nin 1965 tarihli icrasının kaydını bulamadım, ancak 1984 tarihli olanına eriştim. Ayrıca Mouskouri’nin Demis Roussos ile 1974’te seslendirdiği yorum da Yunanistan’ın çok bilinen iki sanatçısının bir araya geldiği bir performans olarak şimdi de hatırlanıyor. Şarkı, her dönemde adalarda ve Yunanistan’da çok sevilmiş; aynı şekilde Türkiye’deki Rumlarca da bilinen bir şarkı olmuş. Adanın Rum cemaatinden olup 1970’te ailesiyle birlikte Avustralya’ya göçmüş bir büyüğüm, şarkının onun gençliğinde de popüler olduğunu gayet iyi hatırladığından bahsetti.8 Yaşıtım olan İstanbullu bir Rum arkadaşım hem kendisinin hem de ailesinin şarkıyı iyi bildiğini anlattı.9

Şarkı adaya nasıl ulaşmıştı? Bununla ilgili bazı tahminlerim var. Dedem 1934’teki Montreux Sözleşmesi’ne dek, Yunan ticaret gemilerinin adaya sürekli mal getirdiğini anlatırdı. Limni, Midilli, Semadirek ve Sakız gibi adalar ile Bozcaada arasında, tıpkı eskiden olduğu gibi yoğun alışveriş oluyordu bu sayede; ayrıca Pire’den gelen gemiler de adaya uğruyordu. Deniz ticareti, Yunanistan’daki yaşantıya dair unsurların, nüfusunun çoğunluğunu Rumların oluşturduğu Bozcaada’ya erişmesini sağlıyordu; artık iki farklı ülkenin toprağı olan adalar böylece geçmiştekini andıran bir kültürel paydaşlığı biraz devam ettirebildi. Bu temas adalı Rumlar için önemliydi. Bu temasın taşıyıcıları arasında adalı denizciler de vardı ve onlar da Türk bandıralı gemileriyle diğer adalara mal götürüp getirirdi. Dedemin kuzeni olan ve Bozcaada’yla Limni, Midilli ve Sakız arasında mal taşıyan adalı kaptan Ali Kayaalp’in Sakız’dan her dönüşünde dedeme çok sevdiği sakız tatlısından getirmesi de bu temasın hoş bir örneğidir. Muhtemelen Το γελεκάκι de 1930’ların hemen başında, bu vasıtasıyla 78’lik plak (taş plak) olarak adaya gelmişti; zaten o zaman gemilerde gramofon vardı. Dedemin 1930’da ailesiyle İstanbul’a gitmek üzere adadan bindiği Saadet vapurunda gördüğü gibi, yolcular güverteye seyyar gramofonlarını kurar ve yanlarındaki plakları çalardı.10 Dedem ayrıca adadaki kahvelerde de gramofon olduğunu ve sürekli plak çalındığını, dönemin sevilen şarkılarını bu yolla herkesin duyduğunu anlatırdı ki, şarkının böylece adaya yayıldığını düşünmek mümkün. 

Το γελεκάκι adadaki iki cemaatin gençlerince de sevilmiş olmakla birlikte, bunun Türklerde kolektif bir meydan okuma hissi uyandırdığı da düşünülebilir; zira onların da bu şarkıya karşılık hep birlikte söyledikleri bir şarkıları vardı. Bugün ismi değil sadece nakaratı hatırlanan bu şarkı, muhtemelen dönemin bilinen bir başka şarkısının, sözleri değiştirilerek söylenmiş bir biçimiydi. Το γελεκάκι’ye karşılık, Türkler de adanın meşhur kaptanlarından birinin kızı evlerinin camına her çıktığında, hep bir ağızdan “Pencereden bakma Fatma, gönülleri yakma Fatma” nakaratlı bu şarkıyı söylüyordu. Ancak “sapsarı saçlı, masmavi gözlü Fatma”nın güzelliği sadece Türk delikanlılarının değil Rum delikanlılarının da gözlerini kamaştırdığından, bazen onlar da bu şarkıya eşlik ederdi; zira adına şarkılar söylenen Fatma adanın en güzel kızlarındandı.

Birbirlerinin şarkılarına eşlik ederek, dövüşerek, Kimisis Theotokhos’un zangocuna eşek şakaları yaparak, büyüklerden gizlice adanın kuytu koylarında şarap içerek, denizden pitalidya çıkarıp topraktan salyangoz toplayarak seneler geçti. Dedem 1936’da orta mektebi okumaya Çanakkale’ye, 1939’da lise ve üniversiteyi okumaya İstanbul’a gitti; Kasımpaşa, Kuzguncuk ve Çinili’de yaşadı. Babasının vefat ettiği 1943’te adayla ilişkisini kesti ancak yirmi sene kadar sonra, 1960’ların başında bir bahar günü, anlamlandıramadığı bir his eşliğinde Odunluk İskelesi’nden Yakar Kaptan’ın takasına binip de adaya yaklaşırken neler hissettiğini bugün de açıklayamıyor. Sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli, ince yapılı bir oğlan çocuğu olarak ayrıldığı adaya, ağzında sigarası ve bir elinde kızı, diğer elinde oğluyla dönüyordu; belki onlara “Bakın, benim yurdum burası, burayı bilmenizi istedim” demek için. Adada onu babasının arkadaşı yaşlı bir Rum ile akrabadan yaşlı bir Türk dışında kimse tanımadı; bildiği yüzlerin bazısı bu dünyadan ayrılmış, bazısı da adayı terk edip denizler ötesindeki diyarlara gitmişti. Çocukluk evinin sokağına girdiğinde, aklına arkadaşlarıyla birlikte söylediği şarkının sözleri geliverdi: Ayde timolono, timolono, ayde kistera to metaniyono, ayde timolono ke metavrizo.

Ona seneler sonra, bu yazıyı yazarken Το γελεκάκι’yi dinlettim. Başta tanımakta biraz zorlanmasına karşın, birden “Yahu bu bizim şarkı değil mi?” deyişindeki heyecanı bana dokundu. O, sözlere hatırladığı kadarıyla eşlik ederken, ben de içimden ona eşlik ediyordum: Ζήτω η Φετί μπέης!11

1. Bu kanunun metni için bkz. “Bozcada ve İmroz Kazalarının Mahalli İdareleri Hakkında Kanun

2. 1800’lerdeki Giritli göçleri ile 1900’lerdeki Giritli göçünün siyasal ve kültürel yükü farklıydı. Dedemin büyükannesi gibi adayı 1800’lerin başlarında terk eden Giritliler, sonraki asrın mübadil Giritlilerine göre, yerleştikleri bölgelere kolay uyum sağlamıştı. Dedemin büyükannesinin evlenip yerleştiği Bozcaada, Rumlar ile Müslümanların asırlardır birlikte yaşadığı bir adaydı, kültürel açıdan Girit’e çok benziyordu; buraya yerleşen bir Giritli gündelik yaşama ayak uydurmakta zorlanmayıp kendini yabancı hissetmezdi (Zaten adada pek çok Giritli ve diğer adalardan gelen muhacir vardı). Benzer bir durum aynı asırda Rodos’a ve İstanköy’e yerleşen Giritliler için de geçerlidir. Aksine, Mübadele sırasında Giritlilerin, Midillililerle birlikte yerleştirildikleri Ayvalık’ta, Türkçe konuşan Midillililerin Rumca konuşan Giritlilere göre az zorluk çektiği, mübadil ailelerde bugün de anlatılır.

3. Bunun için de Melis Cankara’ya minnettarım.

4. Fatih Özgüven, “Bizim Öz Jim’imiz…”, Yerüstünden Notlar (İstanbul: Everest Yayınları), s. 61. Bahsedilen, Jim Carrey’dir.

5. Albümü bulamadım, ancak WorldCat bağlantısında verilen bilgilerin doğru olduğunu sanıyorum.

6. Bu bilgi için Melis Cankara’ya bir daha teşekkür ederim.

7. Stixoi sitesinin ilgili sayfasının sonunda, şarkıyı icra eden sanatçıların isimleri ve icralarını hangi sene plak olarak yayımladıklarını gösteren bir liste var. Marika Nezer’in şarkıyı önce 1932’de Kostas Kotopoulos ile birlikte kaydetmiş olması da dikkat çekici bir ayrıntı.

8. Bu bilgiyi kullanmama izin verdiği için Sayın Stefanos Tenedios’a teşekkür borçluyum.

9. Bir sanal sohbetimizde bana verdiği bilgiyi kullanmama izin veren Dimitri (Vafiadis) Daravanoğlu’yla teşekkür etmek isterim. Onunla, aile tarihinin peşinde koşarken yarattığı sanal bir müze olan “2m3museum” sayesinde tanıştık. Sakız’a, İmroz’a, Semadirek’e, Palermo’ya dayanan köklü ailesinin hayranlık verici öyküsünü anlatıyordu ve benim de yapmak istediğim aile tarihi yazımını büyük bir maharetle gerçekleştirmişti. Sürekli güncellenen bu müze, sadece bir aile tarihi arşivi değil, İstanbul’un kentsel tarihinin da yazımına katkıda bulunan, çok kıymetli bir kaynak.

10. Ali Kayaalp, “Temkin Bu İşin Anahtarıdır, Dürüstlük İse Olmazsa Olmazı”, Istanbul Art News Piyasa, Kasım 2016, Sayı: 25, s. 17.

11. “Çok yaşayın Fethi Bey!”

Ali Kayaalp, bellek, Bozcaada, dil (lisan), göç, hafıza, müzik, Rumca