Bir Hicret Hikâyesi
Kapalı bir pazar öğleden sonrası, dışarıda cılız bir yağmur çiseliyor. Küçük Moda’nın sahile inen sokaklarından birindeki büyük pencereli, eski bir apartmanın ikinci katında, tül perdeleri çekilmiş, geniş ve loş bir salonundayız. Ayaklı bir lambanın yaydığı ışık, salonu aydınlatmak yerine adeta karartmış. Bu kör eden öğlen ışıkları, hele de pazarları, İstanbul’un kapalı havalarının ayrılmaz eşlikçileri gibiler. Pencerelerin birinden, Kınalıada’nın bulutların ardında iyice saydamlaşmış tepesi görülüyor. Sahil tarafına o apartmanlar yapılıp da manzarayı kapatmadan önce, önüne bir koltuk atar ve pencerenin önünden geçen Adalar vapurunu seyrederdik, bundan belki sekiz veya dokuz sene önceydi. Şimdi denizi görmek için gayret etmek gerekiyor.
Salonun duvarlarında resimler asılı; iki soyut yağlıboya, birkaç tane de kalkan balığı gravürü. Karşı duvardaki kitaplığın içindeyse, nesih yazıyla meşk edilmiş bir levha ile hepsi de görece yakın zamanlara ait olan aile fotoğraflarının arasında, her hâlinden eski olduğu belli olan bir fotoğraf var; mavi gözlü, takım elbiseli, sakallı ve fesli bir yaşlı adam bir sandalyede oturuyor. Fotoğrafın bol ağaçlı ve durgun bir doğa parçası içinde, dikkatle bakılınca seçilebilen ve bir havuzun kıyısındaki tapınağa veya ufak bir neoklasik pavyona benzeyen yapının belirsiz siluetinden oluşan arka planı çok güzel. Bu hâliyle resim, mitler devrinden kalma bir Yunanistan’da seyahate çıkmış, o idyllique manzara içinde de başına bir fes takarak fotoğraf çektirmiş Batılı bir 19. yüzyıl seyyahına ait gibi görünüyor. Bu arka plan besbelli gerçek bir manzara değil; önüne geçilip poz verilmiş bir fondan, resimli bir perdeden ibaret; zaten fotoğrafta resimli perdenin bittiği ve yer döşemesinin başladığı da görülebiliyor. “Oui, mais c’est un peu Arcadien” diyorum resme bakarken içimden. Yanına gidip arkasına baktığımda ise fotoğrafla ilgili kafamda yarattığım tüm kurgu birden siliniyor; ortaya acıklı bir hikâye çıkıyor. Resmin arkasına eski yazıyla şu ibare yazılmış: “Bu fotoğrafta ziyadesiyle müteessir çıktım, zira fotoğraf alınmadan biraz evvel, yeğenim rüsumat müfettişi İsmail Rıfkı’nın dün teftişe gittiği Ayvalık’ta attan düşerek vefat ettiği haberini aldım. Hayat geçicidir, birden biter. Fotoğraf adada çekildi, Teşrinievvel 1928.” Büyük dedemin notundaki ölüm acılığı ve yas, Arkadya’nın Oryantalist hayallerini kafamdan kovuyor.
Hiç sektirmeden çalışan eski saatin mekanik sedasını, yaşlılıkla bezenmiş olmasına rağmen odaya gürüldeyerek, çağıldayarak, akarak dolan bir ses bastırıyor.
— Mora muhacirleri Rumca konuşurlardı veya Türkçeyi Rumcayla karışık konuşurlardı. Benim babam da dedem de mükemmel Rumca konuşmanın yanında, dili okur ve yazarlardı da.
— Tamam da Bozcaada’da Türklerin çoğu Rumca da konuşmaz mıydı zaten?
— Konuşurlardı ama onlarınki gündelik konuşmadan ibaretti; çarşıda pazarda, dükkânda işlerini gördürtecek kadar bilirlerdi. Dedemle babam hem kitabi Rumca konuşurlardı hem de onu okuyup yazarlardı. Adalı Türklerde Rumca okuyup yazan yoktu. Moralıların bir farkı da o. Harf Devrimi olduğunda, Müslümanlardan Latin harflerini bilen iki kişi vardı; biri babamdı, diğeri de babamın arkadaşı Giritli Celal Bey idi.
Mora, Moralılar, Mora’dan göç, Rumca; bu konuyla ilgili bilmiyorum kaçıncı konuşmamızı yapıyoruz. Karşımda oturan beyaz saçlı, parlak mavi gözlü, dünya üzerindeki bir asrını tamamlamasına üç sene kalmış olan muzip gülümsemeli ihtiyar bana bakıyor. Ben de onun kitaplığın içinde duran fotoğrafına bakıyorum. 1947’den, Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduğu zaman çekilmiş bir fotoğraf bu; sanatçının sarışın, mavi gözlü, matruş, takım elbiseli ve kravatlı bir genç adam olarak portresi. Hemen yanında kocaman kahverengi gözlü, ince kaşlı, minyon, makyajlı, yapılı saçlarıyla nazenin bir kadının fotoğrafı var. İkisi 69 sene evli kaldı. Bunlar bizimkiler, dedemle babaannem. Adalar ve Rumeli ile Karadeniz ve Kafkasya. Bitmek bilmez muhacirlik hikâyeleri onlarınki. 1821 isyanı: Mora ve Preveze. 93 Harbi ve Rus istilası: bir yanda Drama ve İskeçe, diğerinde Batum. Arada bir de Girit muhaceratı. Sürekli yerinden edilen insanların kök salma çabalarıyla geçen ömürleri. İstanbul’da birleşen hayatlar.
— İki önemli tarih var Moralılar için; ilki 1770, ikincisi 1821. İkisi de isyanların tarihi. Her ikisinin de ardından Türkler Mora’dan ayrılıyor ama ikincisinin farkı şudur ki, o isyandan sonra bir daha Mora’ya dönmüyorlar. Moralılık orada sona eriyor. Ben 1923’te doğdum, 1821 isyanı sonrasında Mora’dan gelenler, benim doğumumdan bile 100 sene evvel gelmişlerdi. 100 sene unutmak için yeterli bir zaman. Şimdi ise 200 sene evvelinden bahsediyoruz.
Şimdi ise 200 sene evvelinden bahsediyoruz. 200 sene çok uzun bir zaman. Hesaplamaya çalışıyorum, o zamandan bu zamana yedi kuşak geçmiş. Moralılık o yüzden şimdi ailenin daha da uzağında görünüyor. Moralılığın problemlerinden birisi, günümüzde böyle bir kimliğin olmaması. 200 sene evvel Moralılar vardı; artık yoklar. Torunların torunlarının torunları var, onlar bile sislerin arasından anlatılan, çok uzaktaki bir yurdu dinlemişler; hatırası solup gitmiş. Eski yurtlarından bir fotoğraf olsun getirmeyi bile imkânsız kılacak kadar eski bir zaman 200 sene. Peki ne getirmişler? Kelimeler; Türkçe, Rumca, Arnavutça kelimeler. Bellek getirmişler mi? Orası pek belirgin değil. Getirmişlerse bile, 200 sene sonra o belleği nerede arayacağız?
— Nerelere gitmiş muhacirler?
— Mora’dan çok göç oluyor; büyük kısmı Anadolu’ya yönelik. Mesela Antalya’da toplu iskân edilen Moralılar var, kendi mahalleleri var onların Antalya’nın içinde. Kuşadası’nda da var, hatta mezarlıkları vardır. Fakat Eğriboz gibi yakın yerlere kaçanlar da var, Tesalya’ya gidenler var, adalara yerleşenler var. Çanakkale’ye de gelmişler, Trakya üzerinden Gelibolu’ya inmişler. Oradan dağılmışlar, Çanakkale’ye yerleşenler olmuş; bizim gibi Bozcaada’ya gelenler olmuş.
Bu muhacirlik de Moralılığın sonu olmuş. Osmanlı-Venedik savaşlarının en çok etkilediği sahalardan olan Mora’dan ilk Müslüman göçleri aslında 1600’lerin hemen sonunda, Venedikliler bölgeyi ele geçirdiğinde başlamış; 1715’te bölge yeniden Osmanlı denetimine geçene dek hüküm süren, Venedik idaresindeki Mora Krallığı’nda Müslümanlar bir azınlıkmış. 1715’ten sonra Osmanlı idaresinin tekrar tesisiyle, Venedik idaresi döneminde başka bölgelerle göç etmiş Müslüman Moralıların bir kısmı yurtlarına geri dönmüş. 1770 senesindeki Orlov isyanının ardından büyük bir kafile daha bölgeyi terk etmiş; ancak asıl büyük nüfus hareketi 1821 sonrasında yaşanmış. Rumca, Türkçe ve Arnavutça konuşan Müslümanlardan meydana gelen Moralı muhacirler göç ettikleri Rumeli kentlerinde, adalarda veya Anadolu’da belki bir, belki iki nesil içinde özümlenmiş olmalıydı. O yüzden, büyük göçten neredeyse 200 sene sonra bir Moralı kimliğinden bahsetmek çok zor. Selanikliyiz diyenler var, Giritliyiz diyenler var, Midilliliyiz diyenler var, Makedonyalıyız diyenler var. Moralıyız diyenler yok. “Büyükannelerimiz ve büyükbabalarımız buraya Mora’dan gelmiş” diyen Çeşmeliler, Seferihisarlılar, Kuşadalılar, Fethiyeliler, Sökeliler, Bozcaadalılar var. Onlar iki asır öncesinin hikâyesini, sislerin arasından kendilerine ulaşabildiği kadarıyla biliyorlar.
— Hangi kentten gelmişler bunlar?
— Herhangi birinden olabilir.
Karşılıklı Mora’nın kentlerini sayıyoruz dedemle. Hiç de farkında olmadan kafiyeyi yakalayarak karşılıklı söyleyişimizle birlikte oyun, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani romanındaki karşılıklı uydurmacaları andıran bir hâl alıyor:
— Benefşe, Mudon, Anabolu, Tripoliça!
— Mezistre, Navarin Koron, Balyabadra!
— Mezolongi, Arkadya, Ayapetri, Kalavrita!
— Holomiç, Gördüs, Aynabahtı, Kalamata!
— Kalamata’yı babam anlatırdı, bak aklıma geldi şimdi.
Yeni ve önemli bir bilgi.
— Neden? Oradan mı gelmiş bizimkiler?
— Hayır, zeytini meşhur.
— Ha, doğru.
— Kalamata zeytini yahu, en lezzetli zeytindir. Büyük, yağlı ve siyah olur; babam severdi.
Bir an bir ipucu bulduk sanmıştım.
— Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde de var Mora, sen ona baktın mı?
— Hayır. Yani, evet! Ama şöyle bir baktım, çok detaylı bir bakış olamadı. Kafkasya’yı anlattığı kısımlar eğlenceliydi.
— Ne anlatıyordu, sen bana bir hatırlatsana?
— Çerkes cadılarıyla Abaza cadıları göklerde savaşıyorlarmış.
Mavi gözleri kocaman oluyor.
— Deme yahu?
— Erzurum’da kış gelince damdan dama atlayan kediler, o soğuktan ötürü havada donup kalıyormuş. Kış geçip de karlar eriyince, havada donup kalmış kedilerin üzerindeki buzlar da eriyor ve yollarına kaldıkları yerden devam ediyorlarmış.
Kafasını sallıyor.
— Evliya mı yazmış bunları?
— Evet.
— Nerede bunlar? Seyahatname’de mi?
— Evet.
Birbirimize bakıp gülüyoruz. Konu yine Mora’ya dönüyor.
— Şimdi, çok kıyımlar da oluyor orada, biliyorsun. Tripoliça’da, Benefşe’de, Navarin’de büyük katliamlar oluyor. Kurtulanlar Anadolu’ya kaçıyorlar.
Bütün o kıyımların ardından, Moralı muhacirlerin yapacağı iki şey var; gemilere doluşarak Adalar Denizi’ne hicret etmek ve karşı kıyıya ayak basınca da unutmak. Yurdunu da, geçmişini de, kıyımları da, kayıpları da, dilini de unutmak. Bu, Moralılığın da unutulması demek aslında. Bunları düşünürken, dedemin çağıldayan sesiyle yerimden sıçrıyorum:
— Sen bizi götür yahu.
— Nereye? Mora’ya mı?
— Tabii. Oradan aşağıya, Girit’e geçeriz.
Yaşama dair neredeyse her tasarımızın bu aralar salgına çarpması ne kadar kötü.
— Salgın var şimdi.
— Canım, şimdi değil elbette; salgın bitince gidelim.
— O zaman gideriz tabii.
— Baban gitti.
— Babam Girit’e gitti, Mora’ya gitmedi ki.
— İyi ya, oraya da hep birlikte gideriz işte.
O sırada sofra kuruluyor. Büyük bir kayık tabakta salata geliyor; marul, domates, taze soğan iyice doğranmış ve üzerine zeytinyağıyla limon suyu dökülmüş. Ben sirke de sevdiğimden, benim tabağımın yanında ufacık bir sürahide sirke duruyor. Sirkeyi bu kadar çok seven bir ben varım bu ailede. Yanında, cam bir kâsede epey sert keçi peyniri var. Bu peyniri İstanbul’da bulamadığımızdan, adadan getirtiyorduk.
— Teşekkür ederim.
Balıklar geliyor masaya; tekir, barbun ve mezgit var. Aklımda, adadaki evde halamın pişirdiği yılanbalığı köftesi var.
— Yahu kofana neye benzerdi, hatırlayan yok. Sen gördün mü kofana?
— Çok ufakken gördüm galiba.
— Lüfer kalmadı ki. Biz Kuzguncuk’ta otururken ne lüfer yerdik yahu. 1942!
Telefon çalıyor; arayanlar dedemin şimdi Atina’da yaşayan arkadaşı. Bu arkadaşlık 1930’larda, Bozcaada’daki ilkokula dayanıyor. Kısa bir konuşma oluyor, bu sene adada buluşmak konusunda sözleşiyorlar. Bu arada üç tabak daha geliyor masaya; birinde zeytinyağlı yaprak sarma, diğerinde zeytinyağlı barbunya, en büyük olanında da börülce var; börülcenin üzerine sarımsak rendelenmiş. İster istemez adadaki sofraları hatırlıyorum. Babaannem de olurdu o sofralarda, oysa o altı senedir bizimle değil.
— Şarap ister misiniz?
— Hayır, öğlen içmem. Midemi ekşitir.
— Belki akşam bir kadeh içeriz beraber?
— Akşam olabilir. Sen iç istersen.
Dedeme doktoru içkiyi yasaklamadan önce, her akşam bir kadeh kırmızı şarabı vardı; adadayken belki bir buçuk kadehe çıkıyordu. Şimdi içmiyor, ama bazen bir kadehin dibine azıcık şarap koyuyoruz, onunla kifaf-ı nefs ediyor. Öyle olunca da kadehleri kaldırıp birbirine vuruyoruz. Kadeh kaldırmanın insana iyi gelen, geleceğe dair iyi şeylerin olacağını hissettiren bir yanı var; güzel bir ritüel kadeh kaldırmak. Türkçe, Rumca, Fransızca söylüyoruz bazen; şerefe, γειά, çin çin!
— Uzaklardaki toprak parçasına!
Dramatik bir tavırla kadehimi kaldırıyorum. Şaşırıyor.
— Ne oluyorsun yahu?
— Mora’ya kaldırıyorum kadehimi.
Bana bakıyor, gülmeye başlıyor.
— Çok eskide kaldı bunlar artık.
— “Ama insan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” diyen de sizsiniz hep.
— O da doğru. Peki ne öneriyorsun; ne yapalım?
— En uzaktaki, en eskide kalmış yurdumuza içelim.
— Haydi o zaman.
O su bardağını kaldırıyor, ben kadehimi; hafifçe birbirine değdiriyoruz.
— Şerefe!
— Şerefe!
Fakat onun aklı fikri adaya gitmekte.
— Bu sene biraz erken gidebilsek keşke.
O zaman tekrar anlıyorum, dedem için adadan başka yurt yok. Belki de haklı. Bütün sene adaya gidebilmenin hayalini kuruyor. Eh, zaten insan da âlemde hayal ettiği müddetçe yaşamıyor mu?
— O da olur.
Balığımı yemeye koyuluyorum.
