“Helen Almeida’nın Mavi Ağaçları”,
kolaj: İlke Zeyfeoğlu, 2021
Maskeler Şehri
Ağaçlar ve Mavi

Kuşatılan boşluklar, anlam üretiminin bir parçasıymış gibi karşımıza çıkar çoğu zaman. Bunun için öncelikle bir boşluk tanımına ihtiyaç duyulur. Şeylerin varoluşuna saldırı, bu tanımlama aracılığıyla yapılır aslında.

Şehirlerin devamlılığının şartı, bir şekilde bazı varlıkların yok sayılmasıyla sağlanıyor gibi görünüyor. Buna rağmen kuşatılan “yer”e boşluk diyebilir miyiz, bundan şüpheliyim; ancak üzerine düşünmeye değer gördüğüm başka bir konu, yok sayma eyleminin yarattığı yok etme tehdidinin, çoğu zaman, beklenenden farklı etki yaratmasıdır. Varoluşa yapılan müdahale, dönüşüm, varlığın farklı fazlarının keşfi ve yeniden doğuşlar için alan açıyor bana kalırsa.

Her kuşatma sızıntı yapar. Sızıntılar, yok sayılarak ötekileştirilenlerin dönüşümüne olanak sağlayan tünellere dönüşür. Sızıntılar “dünyada olma”nın inşa etiği sınırları aşmaya yarayan deliklerdir. Maskeler Şehri yazı dizisinin bu son metninde, sızıntıyı varoluşsal bir eyleme çeviren ağaçların iki [M]avi’ye, gökyüzü ve yerküreye, yaptığı sızıntılarla “öteki” evrenleri nasıl mümkün kıldığına değinmeye çalışacağım.

Gökyüzü, Yerküre ve Ağaçlar

Ağaçlar “dünya”dan sızıntı yapan canlılardır; yerkürenin derinliklerinden gökyüzüne, gökyüzünden yer altına gerçekleşen akışın sağlayıcılarıdır. Bitkilerin Yaşamı, Bir Karışım Metafiziği’nde Emanuele Coccia, Dünya’nın Güneş etrafındaki hareketine sırtını dayayarak, yersel ve göksel mekânın ayrımının ontolojik olarak mümkün olamayacağını söyler ve yeryüzü ile üzerindeki insan ve insan-dışı tüm varlıkları göksel olarak niteler: “Derinlik yıldızlardan sorulur; yer ve gök ise derimizin sonsuz yayılımıdır.”1 Yer, gök gibi [M]avidir; gök, yer gibi derindir.

Yves Klein’ın [M]avi resimlerinin hipnotize edici bir etkisi vardır. Hem derinliği olmayan iki boyutlu bir yüzeye, hem de sonsuzluğa aynı anda bakabilmenin yarattığı şaşkınlıkla onları izleriz. Derek Jarman, “Into the Blue”da, insanın yarattığı sınırların coğrafyasını aşan bir [M]avi’den bahseder; aynı zamanda sonsuz bir ihtimal, [M]avi’de maddileşir.2

Yves Klein, “Blue Monochrome”, 1961, kaynak: MoMA

[M]avi, sınırlara aşina olan ve bu sınırları varoluşlarının garantisi gören, yer-üzerini kendine mekân edinmiş insanların ona dikkat kesilmesine neden olur. Sınırsız olma hâlinin, sonsuz bir olasılığın böyle yalın bir şekilde gözler önüne serilmesi, Maskeler Şehri sakinlerinin onu bir maskeymiş gibi algılama ihtimalini yükseltir. Bu yalınlığın bir kandırmaca olduğunu düşünür, “aslında” neyin anlatılmak istediğini kendi deneyimi üzerinden anlamaya çalışır; dünyada ürettiği anlamlara paralel anlamlar arar gözleri. [M]avi’nin ardında gizlenen neyse, onun ifşasını yapmak ister. Çünkü [M]avi’nin yarattığı muğlak, sınırsız ve çözümsüz gerçeklik onu korkutur. Bu korku, karşısında duran gerçeklikle arasına mesafe koyar.

Mesafe, bireyin kendi ötekileştirme biçimlerinde araçtır. İstenmeyen varlığa yapılan görünmezlik büyüsü; görünmeyenin önündeki görünmezliktir. İçinde yüzülmeye, asılı kalınmasına iyi bakılmayan bir boşluktur. Benim zihnimde ise [M]avi, Marc Chagall’ın “Over the Town” adlı eserinin anlatısındaki gibi bir deneyime benziyor. Yerçekimine bağışık mavi elbiseli kadın, “ikizinin” kendisine tutunmasına izin verdiği bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, “ev”leriyle ve kendileriyle farklı bir gerçeklikte tekrar karşılaşmakla ilgilidir. Zamansız bir evrende, rüyada, yolculuk sırasında karşılaşacakları sonsuz ihtimalin ortaya çıkardığı gerçeküstülük içinde gökyüzü, boşlukta yüzen ikilinin ayaklarının altından kayar gider. Hesse’nin “Rüya” isimli şiirinde olduğu gibi: “Yurttan, bahçeden, evden, ağaçtan; geriye kalan sadece benim rüyam.”3

Marc Chagall, “Over the Town”, 1918, kaynak: WikiArt

İnsanın dünyalı olmayan gerçeklik karşısında hissettiği korku, Hermann Hesse’nin de dikkatini çekmiştir: Ağaçların gövdelerinin, dallarının ve köklerinin sahip olduğu grotesk ve bir sürü acayip biçimin kararlı, cüretkâr ve sarsılmaz duruşu, maskeli olmanın getirdiği kararsız yapıdaki insan için bir korku nedenidir.4 [M]avi’nin karşısında aynı tekinsiz hislerin belirme nedeni de benzerdir bana kalırsa. Sonsuzluğa ait yüce duygusunun anlatıdaki kararlı ve yalın hâli neredeyse inanılmazdır. Bu inanamama hâli, modern kimliğin bir getirisidir aslında.

Korku ve yabancılaşmanın getirdiği mesafenin maskeleşmesi, şehirlerin yapıtaşlarından biridir. İnsanı merkeze alır ve dünyada olmayı bir takıntı haline getirir. Dünyada “Neredeyim?”, “Ben kimim?” soruları, yer-üzerinde olmanın getirdiği gerçeklik çerçevesinde şekillenir ve modern kimlik kendini yatayda var eder; insan aracılığıyla, insan için üretilir.

Ağaçlar ise başka bir gerçekliğe, [M]avi’ye çağrıda bulunur. Dalları ve kökleriyle yer-üzerini aşar; yer-üzerinden sızar. Ağaçların varoluşunun ilk zamanlarında köklerinin olmaması dikkate değerdir. Etkileşimi sağlayan köklerin olmadığı bir başlangıç, aslında –şimdiki doğası göz önüne alındığında– yalnızlık temelli bir varoluşa işaret eder. Ancak kökün yaratımıyla, ağaçların bilgiye ulaşmayı, çevresindeki bireylerle iletişimde olmayı, yerküreye tutunmayı ve gökyüzüne ulaşmayı amaç edindiğini görmek mümkün gibi görünüyor. Bu sayede başka zamansallıklar içinde, yerçekimini kendine mal eden öteki evrenler meydana gelir. İki mavi içinde yarattığı bütün evrenler, tek bir bedende süregider.

1. Emanuele Coccia, Bitkilerin Yaşamı, Bir Karışım Metafiziği (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2021).

2. Derek Jarman, Chroma, A Book of Color (The Overlook Press, 1994).

3. Hermann Hesse, Ağaçlar (İstanbul: Kolektif Kitap, 2018).

4. Age.

ağaç, İlke Zeyfeoğlu, kent, maske, mavi, şehir, sızıntı