Ölüm Korkusu
Pandemiyle birlikte gündemimize tekrar giren ve “eski”ye ait gündelik yaşam pratiklerimizin terkini konu eden senaryoların başrolündeki “maske”, yüzümüzdeki açıklıkların önünde, hastalıklardan koruyucu bir bariyer olarak bugün karşımızda. Bu koruyucu bariyerin aynı zamanda yüzün büyük kısmını kapayan bir örtü olması, var olan iletişim kurma alışkanlıklarının geçerliliği üzerine bir sorgulama hâlini de beraberine getirmektedir. Bu durumda yeni ifade biçimleri bulmanın yolları için arayışın başladığını/başlayacağını öngörmek mümkün.
Bugünlerde, maskenin kullanım alanlarını ve gündelik yaşamdaki yerini konu eden çalışmalara dahil tarihsel anlatılarda, salgınları merkeze alan bir yaklaşımın öne çıktığını görebiliriz. Ancak maskenin koruyuculuğunun çıkış noktasının, “değişim” sürecinin mahremiyetini gizlemek olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Bu nedenle bugün başlangıcını yaptığım “Maskeler Şehri” isimli yazı dizisinde, maskeyi bir kavram olarak ele almayı; kavramın altını kazıyarak değişimle olan ilişkisinin üzerine gitmeyi ve mekânda bulduğu karşılıkları geliştirdiğim yaklaşım doğrultusunda ortaya koymayı amaçlıyorum. Maske üzerine düşünmenin, yeni iletişim yolları arayışımız sırasında bize yeni bir alan tanımlayacağına inanıyorum.
Maskeler Şehri’ne, bir arayış ve biraz da kayboluş içinde olduğum bir sürecin akademik yansımaları olarak niteleyebileceğim, “Colomina’nın Ekranına Yeniden Bakış: Şehirdeki Suretler ve Maskeleri” isimli yüksek lisans tez çalışmam temel oluşturacaktır. Manifold’daki paylaşımlarım aracılığıyla, tezimi tekrar ele alarak tartışmaya açmayı amaçlıyorum. Bunu yaparken, oluşturduğum genel çerçevenin, tez sürecinde geliştirdiğim akademik yaklaşımda silikleşen veya derinleştirmediğim bölümler aracılığıyla ve güncel meseleler üzerine yapılacak yeni okumalarla genişlemesini hedefliyorum.
Maske Yaratımı
Şehirler dinamik bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla şehirler aracılığıyla ortaya koyulan anlamlandırma biçimlerinin de aynı hızla ve benzer şekilde değiştiği, kimi zaman (hatta çoğu zaman) yerinden edildiği fikriyle yola çıkıyorum. Şehirlerden bahsederken Colomina’ya paralel bir metropol yaşamıyla hareket ederek, şu sözleri kendime dayanak olarak alıyorum: “Şehir hayatı, sınırlar içindeki bir hayattan ziyade sınırlar için verilen bir mücadeledir. Sınırların bu kadar geçici olmasından dolayı duyulan kaygı metropol söyleminin içine işlemiştir.” Maskeyle de kendi geliştirdiği metropol söylemi içinde rastlaşıyoruz: “…bitişiklikler, ilintiler, vb. her şey maskeler şehrini birleşik bir bütün olarak, pürüzsüz bir ekran olarak sunmaya katkıda bulunur. Fark tam da bu iki yüzü olan ekrandadır. ‘Dışarıya’ bakan yüz, görünen maske, ‘içeriye’ bakan yüzden farklıdır”.1
Maskeler Şehri’nde sınırları birer maske olarak görmekte, maske yaratım sürecini ise bir mücadele olarak ele almaktayım. Bu mücadelede, sınırların nerede ve neden farklılaşıyor olduğu, şehirler içindeki sınırlar için ne şekilde ve kime karşı mücadele verildiği, sınırların hangi eylemi ve/veya “yer”i maskelediği, kent aracılığıyla kurulan ilişki biçimlerinde sınırların nasıl şekil aldığı ve oluşturduğu temsiller önem taşımaktadır. Geçici sınırların yarattığı muğlaklıkla beraber inşa edilen maskeler için, sonu başlangıç noktası almaya çalışarak, varlık üzerinden değil yokluk üzerinden ilerleyeceğim. Bu noktada, Butler’ın Adorno ödülleri konuşması sırasında bahsettiği2 “yası tutulmayanlar”ın, kayboluş içindeki kaygıyı ve yokluğu mücadele etme biçimine dönüştürmesini ilham verici buluyorum. Konuşmanın metninde, ahlaka dair davranışların, toplumsal fenomenlerin, iktidarın ve tahakkümünün arasına sıkışmış şehirli bireyle, yaşamına devam edebilmenin yollarını ararken karşılaşırız ve onları, kimin yaşamının önemli olduğuna, önemli değilse yaşanabilir olup olmadığına, yaşansa da buna hayat denip denemeyeceğine dair sorgulamaları yapan, “yası tutulmayacağını anlayan” kişiler olarak görürüz. Metinde, kendileri için tutulmayan yası mücadelelerin bir parçası kabul edenlerin, bir araya geldiği ve toplumsal yasın politik bir ifade biçimine dönüştüğü yerlerden, cenazelerden bahsedilir.
Burada dikkat çekici olan, yası tutulmayanların varlıklarını yoklukla ilişkilendirebileceğimiz ölüm üzerinden sorgulamalarıdır ve mücadeleye de bu sorgulamanın çıkış noktasından başlarlar. Yaşamının değersizleştirildiğini düşünen bireyler, yaşamın bitişinin sahnelendiği cenazeleri kendilerini ifade edecekleri kamusal gösterilere dönüştürmektedir. Hayatın devam eden sürecinde yaşadıkları anlam kaybını, bir son buluşa eşlik ederek kolektif bir ruh etrafında tekrar kazanma yoluna giderler. Ancak bu kazanım, kayboluş eylemini ortadan kaldıracak bir olgu değildir. Aksine, kaybolmayı taçlandıracak bir bilinmezliğin başlangıcı olan ölümle beraber ortaya çıkan yas, var olmanın başka türlü bir temsilini beraberinde getirir.
Maske işte bu kayboluş içindeki mücadele sırasında, öznenin kendi sınır yaratım sürecinde devreye girer. Maske, ruhun madde karşısındaki uçuculuğu ve savunmasızlığı için yaratılmış bir bariyerdir; aynı zamanda ruhun bir temsilidir. Ayırıcı bir görev üstlenmekle beraber, kopmayı önleyen bir ara eleman işlevini de üstlenmektedir. Maskenin yaratımı bir yer inşasıdır da. Bireyin evrendeki yerini arama sürecindeki bir araçtır; anlam yaratımında madde ve ruh arasında bağlantı kurmada görev almaktadır. Dolayısıyla arkasındaki öznenin değişimi maskesinin de değişimini gerektirir, bu değişim de kent ve kentlilerle kurulan ilişkinin yeniden inşasını gerekli kılar.
Öznenin kayboluş sonrası ortaya koyduğu sorgulama biçimi ve tavrı, kentle kurduğu ilişkiye ve kentteki yaşama da sirayet eder. Maske, insanın tanrı gördüğünü avı yapmaya karar verdiği zamanlardan beri vardır. Arkasında kökten bir değişimin gerçekleştiğine ve tanrısal gücünün bahşettiği iktidara inanılır. Maskeli tahakküm gücünü buradan alır ve gücünün temsili yine buradan sağlanır. “Şehir bir yer olmaktan çıktığında ve şehri tanımlayan tüm temsil sistemleri birer maskeye dönüştüğünde mahrem olan yeni bir ilgi görür. Gerçekten de bu mekâna içeriğini sağlayanın, onu mahrem kılanın maske olduğu söylenebilir. Daha doğrusu, mahrem olanı inşa edenin yüzeye gösterilen bu takıntılı ilgi olduğu söylenebilir. Mahrem olan bir mekân değil, mekânlar arasındaki bir ilişkidir.”3 Yazının devamında, buradaki mahremiyet kavramını kamusal-özel ikiliği içinde değil, değişimin mahremiyeti çerçevesinde ele almayı ve kentteki oyuncuların inşa ettiği ilişki biçimlerinin birer temsiline dönüşen maskenin, iktidar kurmakla olan güçlü ilişkisinin üzerine gitmek istiyorum.
Galvanize Oluklu Demirler ve Ölüm Korkusu
Maskeyi ele alınırken, ruhu olmayan herhangi bir nesneden veya bundan soyutlanmış bir nosyondan söz eder gibi yapmak imkânsızdır; çünkü maske “iç”i koruyan ancak aynı zamanda için bir yansıması olan, cisimleşen veya cisimleşmeyen/cisimleştirilemeyen bir aura’dır. Muğlak sınırlar bu yolla inşa edilir. Maske hükmeder, maske dönüştürür; maske gizler, korur, yalan söyler, oyun oynar, yok eder, doğurur ve yeniden doğurur. Maske güç bahşeder ancak bu güç tamamen maskeli tarafından yönlendirilebilecek bir güç değildir. Gücü kendi yaradılışından gelir ve maskeyi ancak yine maske yönetir. Aracı olduğu durumlar da vardır elbette, özellikle inşa edilen iktidar mekanizması içinde. Ancak onu araç olarak kullananların amaçlarını tam anlamıyla yerine getirmesi söz konusu değildir. Maske araç olarak kullanıldığında bile amacından az veya çok sapar ve kendi evrenini yaratır. Burada yeni var oluşlar da olabilir, yeni yıkımlar da. Bu tanımlamada dikkat edilmesi gereken nokta veya deşilmesi gereken şey maskenin yaradılışıdır. Maske biri veya bir şey tarafından yaratılır. Yaratılış amacının, en az bahşettiği güç kadar önemli olduğu aşikârdır.
Yaratımı sırasında edilgen bir hâli vardır, ancak değişim sürecinde kontrolü eline alır ve etken bir rol üstlenir. Başkasına karşı konumlanan bir yaratım amacı ve süreci vardır. İki dünya arasında asılı kalmak, bu sürecin bir sonucudur adeta. Maskenin bu hâli yaratanın kendini nasıl tanımladığıyla veya tanımlamak istediğiyle de alakalıdır ya da “diğerleri”nin onu nasıl tanımladığıyla. Dolayısıyla sorulması gereken en temel iki soru şudur: Maske neden vardır? Yaratımına neden ihtiyaç duyulur?
Bu soruların cevabını ararken Borges’i ve “Hâkim”ini4 hatırlamanın iyi olacağını düşünüyorum. Öyküde, Merv yolu üzerindeki bir kervansaraya, çölden iki kör yoldaşla gelen maskeli iddia eder: “Onlar kör, çünkü benim yüzüme baktılar.” Bunun üzerine bir iktidar inşa eder: Kendini ölüp dirilen bir peygamber olarak tanımlar ve yüzünün kör edici bir ışığa sahip olduğunu söyler. Yarattığı gizemle yaydığı korku, inandırıcılığı da ona hediye etmiştir; ta ki ona tapanların bir gün yüzündeki maskeyi söküp çıkarmasına kadar. Bu aşamadan sonra Hâkim ne derse desin iktidarını kaybetmiştir ve ölümden kaçamamıştır. Maskesiyle iktidarını yaratan Hâkim’in sonunu yine maskesi getirmiştir.
Bu nedenle maskenin ne için yaratıldığı ve yaratıldıktan sonra maskenin ne olmak istediği önem taşımaktadır. Yaratım sürecindeki veya sonrasındaki amaç veya istekler, öngörülebilir bir sonucu beraberinde getirmez. Maskenin konumlandığı zemin kaygandır. Maske donuk suretiyle tezat oluşturarak ve bu tezatlıktan kuvvet bularak iktidarını kurar; çünkü biçimsel doğasından beklenmeyecek bir geçicilik mevcuttur benliğinde. Bu geçicilik karşısındakinde bir korku yaratır. Korkuyu yaratan şey, zamanın ve hareketin izlerini biçiminde donuk bir hâlde var eden maskeden, bir sonraki adımla ilgili herhangi bir ipucu alınamamasıdır. Karşısında duran ne olduğunu bilemez; akıştan haberdar değildir. Hazırlıksız yakalanır. İşte bundan dolayı maske bir silahtır; elinde karşısındakini yok etme fırsatını her zaman hazırda tutar.
fotoğraf: İlke Zeyfeoğlu
Bu yaklaşımla özellikle şantiye alanlarının yüzeyleri hâline gelmiş, güvenlik doğrultusunda kullanıldığı söylenen, çevirdiği bölgeyi kentten ayıran, yıkımın temsili hâline geldiği hâlde akla eşzamanlı olarak doğumu getirmemesini dikkat çekici bulduğum “galvanize oluklu demirler”i ele almak istiyorum. Geçici olarak tanımlanan, ancak inşa etme süreçlerinin uzunluğu göz önüne alınırsa kentin dinamiğine “durağanlık”la dahil olan, kendisinin dahil olmasıyla çevrildiği bölgeyi kent belleğinden koparan, kent sürekliliğini sekteye uğratan bu yüzeyler, “güvenliğin yanlış bir şekilde dışlama ile eşitlendiği bir çağ”da5 bir inşaat malzemesinden çok daha fazla şeyi temsil etmektedir. Galvanize oluklu demirler bugün iktidarın bir aracı hâline gelmiştir.
Ölümün simgeleştirme özelliğine rağmen, ölüm sürecinin gizlenmesine dair meyil dikkat çekicidir. Örneğin inşa sürecinden koparmak, yaşlanma sürecinin gizlenmesinin bir başka çeşididir. Hatta ölüm korkusunun tam olarak karşılığını burada bulmak mümkündür. Ortada bir ölüm vardır. Bu büyük bir korkuyla gizlenmektedir gözlerden. Gizlenen ölümün üzerine gitmek gerekir o zaman. Bu “doğal” süreç neden gizlenir?
Ölüm bir sürecin nihayetidir. Aslında her nihayetin yeni bir doğuş için oluşturduğu imkânlar silsilesinden, ölümden sonrası için de bahsetmek mümkündür; bahsedilmelidir hatta. Peki bu durumda neden ölümden bu denli korkulur? Korku, ölümün her türlüsü için geçerlidir ve iki taraflıdır aslında; hem ölen hem de öldüren için. Çünkü her ölüm ve/veya yok oluş doğal yollarla olmaz. Peki öldürmek, yok etmek bunca korkuya rağmen neden aynı zamanda bir haz eylemidir? Çünkü aslında öldürmenin gücü yoluyla hükmetmek, en eski yöntemlerden biridir.
1. Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık (Metis Yayıncılık, 2011), s. 21.
2. Judith Butler, “Can One Lead a Good Life in a Bad Life?” (Adorno Prize Lecture, 2012).
3. Colomina, age, s. 27, 28.
4. Jorge Luis Borges, Alçaklığın Evrensel Tarihi (İletişim Yayınları, 2010), s. 61-68.
5. 15. Uluslararası İstanbul Bienali Kataloğu: İyi Bir Komşu (İKSV, 2017), s. 254.
