Basketbol Topu
Deyip Geçmeyelim:
Bir Çocukluk Hikâyesi

Bulduğumuz her fırsatta kendimizi lisenin önündeki beton sahaya atıyoruz. Boyası çoktandır silinmiş olsa da varlığını görsel hafızamıza gayet iyi kazımış kenar çizgileriyle kasabanın tek basketbol sahası ve bir çift basketbol potası burada. Okulun arka tarafında ise kasabanın yegâne futbol sahası var. Cumat’ın meyve bahçesinden derme çatma bir beton duvarla ayrılan futbol sahası riskli bölge; topunu bahçeye kaçıranın yapabileceği bir tek şey var: Yaşlı Laz’ın o gün bahçeye gelmemiş olması için dua etmek. Cumat kestiği futbol toplarının bazılarını sahaya geri atarken diğerlerini ne yapıyordu, benim için hâlâ cevapsız bir soru. Civarda bir de kasabanın biraz dışında “Meydan” ya da “Alan” denen Amerikan üssünde bir spor salonu var; “Fil Kafesi”nin hemen yanı başında. Burada aynı zamanda Amerikan futbolu ve beyzbol oynamak için yapılmış özel sahalar var. Amerikalılar 1979 yılında üssü tamamen boşalttıktan sonra bu tasarım harikası prefabrik salon, diğer tesisler gibi üssün yeni sahibi Türk Deniz Kuvvetleri’nin subaylarına ve onların çocuklarına miras kaldı. Bu prefabrik Soğuk Savaş kasabasının yüzyılların yerleşim yeri Karamürsel’den daha iyi bir altyapısı vardı. Bu altyapının beni yakından ilgilendiren kısmı, yani spor salonu, sinema, oyun sahaları hepsi şimdi bizimle lisede sınıf, hatta sıra arkadaşı olan, Meydan’ın subay çocuklarının hizmetindeydi artık. Kalgay, Kutlay, Kubilay ve diğerleri ahşap parkeli, cam panyalı ve fileli çemberleri olan potalara sahip bu salonda oynarken, bizim ise henüz üstünden yeni kalkılmış yatak çarşafından biraz daha hallice gözüken bir zemini olan bu beton sahaya elimiz mahkûm. Okuldayken, okul sonrası, hafta sonları, yaz, kış, güz, bahar demeden demirden gövdesi, ahşap panyaları ve çoğunlukla sallanan filesiz çemberleri olan potalarıyla biz bu beton sahanın sadık birer oyuncusuyuz. Lisenin arkasındaki toprak sahada oynanan oyunun, yani futbolun aksine, bizim beton sahada oynanan oyunun mevsimi yok. Yağmur veya kar tüm sahayı kaplamadığı sürece oradayız. Yaz günleri terimizin son damlasına kadar oynayıp sonra da hep beraber anayolu geçerek tepedeki zeytin ağaçlarının arasından denize iniyoruz.

Sadece birkaçımızın basketbol topu var. Okuldayken spor odasından aldığımız, üstündeki tüm pütürleri kaybolmuş, şekli bozulmaya yüz tutmuş ve elden kayan, okulun demirbaş toplarıyla oynuyoruz. Bazılarının yüzeyi şeftaliyi andırıyor. Basketbolun mucidi James Naismith’in pota olarak kullandığı şeftali sepetlerine atılacak türden. Yüzeyleri sorun değil ama siboplarının kenarından hava kaçırmaya başladıklarında bu topların ömrü bitmiş demektir. Küçük vidaları sibopların kenarına sıkıştırarak kısa bir süre daha durumu idare etmek mümkün;* pratik zekâmızın sınırları ancak buraya kadar. Klasik turuncu renkli topların markası “Kupa”; şeftali yüzeyli koyu renkli topların acaba bir markası var mıydı? Belki de daha önemlisi, bu topların yeni hâllerini hiç gören var mıydı acaba? Hafızamda bu toplar en son halleriyle kaldı. Okul sonrasında elimiz topu olan arkadaşlara mahkûm. Çoğu zaman gözümüz yollarda. Ne sahanın pütürleri ya da eğimi, ne de panyaların çarpıklığı veya filesiz çemberlerin gevşekliği; hiçbir şey içimizdeki basketbol tutkusuna engel olamaz. Ama topsuz da olmaz.

Başta dedim ya, küçüğünden büyüğüne bir sürü çocuk her fırsatta okulun beton sahasındayız. Cüsseli, zayıf, uzun, kısa herkes. Bazen oyunda bazen kenarda, kimsenin kimseyi dışlamak gibi bir tavrı yok. Rekabet, hırs ve mücadele var, ama karşılıklı saygı ve sevgi de. Ne üstümüzdeki tişörtün ne de altımızdaki eşofmanın veya şortun bir markası var. Giydiğimiz ayakkabılar Raf, Esem Spor Mekap ya da voleybolcular için tasarlanmış Etiger marka, ince kauçuk tabanlı ayakkabılar; bütün hepsinin içinde en özel duranlar ise Converse’in efsanevi Chuck Taylor modelinin taklidi Çin Kes’ler. Sadece birkaç kişinin ayağında var. Sahada bazılarımız bazılarımıza göre daha yetenekli. Pütürlü zeminde ve şekilsiz toplarla oynamaktan çoğumuzun top hâkimiyeti yüksek sayılır. Spor okulları, kurslar, özel antrenmanlar yok; okuldaki beden eğitimi dersleri de çoğunlukla klasik jimnastik ve bazen de halk oyunlarından ibaret. Bütün sene 19 Mayıs hazırlıklarıyla geçtiği için bu derslerde diğer etkinlikleri yapmak için zaten zaman kalmıyor. Herkes oyunla bu sahada tanışmış; içinde ne yetenek varsa burada keşfedip geliştirmiş. Daha da önemlisi çocukluktan ergenliğe burada adım atmış. Abisinin kardeşi, yani Hakan’ın ya da Hayati’nin kardeşi olarak çağrılan çocuklar, bu sahada kendi isimleriyle çağrılmaya hak kazanmış. Bu beton sahanın sağladığı ortamla aslında basketbola bir tür “geçiş ayini” işlevi yüklediğini söylesem abartmış mı olurum? Bu ayinin bir boyutu hiç şüphesiz deniz kenarındaki yazlık sitede oturan ve çoğunluğu Ankara veya İstanbul’dan gelen yazlıkçı çocuklarla veya bizimle aynı okulda sınıf ya da sıra arkadaşı olan, Meydan’dan gelen subay çocuklarıyla yaptığımız maçlardı. Ayaklarında çoğunlukla bizim hayallerimizi süsleyen servet değerindeki Converse ayakkabıları, giydikleri temiz tişört ve parlak şortlarıyla sanki bu çocuklar bize rakip doğmuştu. Onlarla yaptığımız dişe diş göze göz maçlar sanki bir spor değil sınıf mücadelesiydi.

Bir cuma günü bizim sınıfın en cüsseli ve yaşlısı elinde yepyeni bir basketbol topuyla okula geldi. İnsan bunu yere vurmadan iki kere düşünür. O günkü tüm derslerin aralarını her zamankinden daha özel yapan bu topun hafta sonu için bende kalıp kalamayacağını sordum arkadaşıma. Bütün gün oynanmaktan tozlanmış ve yıpranmış bu kutsal küreyi hiç yere vurmadan eve götürdüğümü hatırlıyorum. Evde iki kardeşimle paylaştığım odada “kutsal kadeh” gibi hak ettiği bir yere yerleştirdim onu. Üstündeki tozu alıp simsiyah Voit yazısını ortaya çıkardıktan sonra tabii ki! Ertesi gün sabah erkenden kalkıp okulun beton sahasının yolunu tutacaktım; bende kalacağı iki gün boyunca hiçbir dakikasını boşa geçirmemeliydi bu top. Ta Amerikalardan Atlantik’i günlerce süren yorucu bir deniz yolculuğundan sonra geçip buralara gelmiş. Amerikalıların geride bıraktığı prefabrik kasabaya taşınan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin deniz gücüne mensup bir subayın çocuğuydu Uğur. İyi kalpli arkadaşım. Babasının denizaşırı yerlerden getirdiği hediyesini iki günlüğüne de olsa arkadaşıyla paylaşmaktan çekinmeyen cömert insan. Topuna “sanat eseri” muamelesi yaptığımı bir bilse! Yatağa giderken ertesi günün planlarını yapıyorum: Onunla giderim erkenden beton sahaya, kısa sürede ekip gelir zaten! Uyumamla uyanmam bir oldu. Dışarı baktığımda gözlerime inanamadım; her taraf bembeyaz bir örtüyle kaplanmış ve kar taneleri aşağı doğru benimle alay eder gibi ağır ağır havada süzülüyor. Yağmak için bula bula sadece iki günlüğüne bana kalmaya gelmiş Amerikalı Voit’in ziyaretini bulmuştu kar!

Oturduğumuz Dalay Apartmanı’nın balkonundan lise ve hemen önündeki beton basketbol sahası. Potalar ancak dikkatli bakınca ayırt edilebiliyor. Lise binasının hemen arkasındaki ağaçlık alan “Cumat’ın bahçesi”. Yolun sağ tarafındaki zeytinliklerin yerinde bugün beton binalar yükseliyor.

Biraz bekledim ve sonunda her şeyi göze alıp ayağımda yanlarına Converse amblemi çizilmiş beyaz Raf ayakkabılarımla beton sahanın yolunu tuttum. Kenar çizgileri zaten hiç belli olmayan beton sahanın kendisi de tamamen beyaz örtünün altında kaybolmuş. Elimde top, geçen her dakika aleyhime işliyor. Yere bir kere vuramadım; ayağımdaki Raf’lar ıslanmış ve üstlerindeki şekiller kaybolmaya yüz tutmuş. Biraz tereddütten sonra harekete geçmeye karar verdim. Kenarda duran çalı süpürgeyle üstteki karı süpürmeye başladım. En üstteki yumuşak taze kar süpürgenin sert darbelerine dayanamadı, ama alttaki buzlanmaya yüz tutmuş katman öylece duruyor. Süpürge ve ayak darbeleriyle potanın civarını biraz daha temizliyorum. Ve Voit yavaş yavaş sekmeye başlıyor. Her yere vuruşumda yerdeki ince buz tabakasını suya çeviriyor; suyu sağa sola sıçratıyor. Su birikintilerine girmeden topu sürüyor, jump shot’lar, turnikeler atıyorum. Ekipten ise hâlâ bir ses yok; havada süzülen kar taneleri beni alıkoyamamıştı ama ekibi başka şeyler yapmaya sevk etmiş olmalıydı. Eskiden kendisi de bizim takımda basket oynamış “Video Nuri”nin kafesinde ya bilardo oynuyor ya da zorla önlerine koyulan çayı içip video seyrediyor olmalılar diye aklımdan geçiriyorum. Tüm gün kimse gelmedi; tek başıma gün boyu su birikintilerine aldırmadan Voit topumla binlerce şut ve turnike attım. Benim sınıfta, sokakta, evde hissetmediğim huzur bu ıslak beton zemindeydi; hiçbir şey umurumda değildi. Filesiz sallanan çembere gönderdiğim topun fileden geçerken çıkardığı sesi her defasında sanki devasa hoparlörlerden duyuyordum: Çufffff.

{fold içindeki fotoğraf: Rikki's Refuge (CC BY 2.0) ayrıntı}

* Bu bilgiyi bana hatırlatan çocukluk arkadaşım Hakan Zorlu’ya teşekkür ederim.

basketbol, çocukluk, Fil Kafesi [Elephant Cage], Karamürsel, Onur Yıldırım, top oyunu