Bir Çocukluk Hikâyesi
bu hikâyenin büyüsünü bir tüketim hikâyesine indirgemek haksızlık olur. »
Derenin suyu o kadar berrak ki, elimizdeki çuvalla suyun dibinde taşların arasında dolaşan balıkların burnunun dibine kadar yaklaştığımızı görebiliyoruz. Ani bir hamleyle boyumuzdan uzun çuvalı hafif dibe doğru batırıp hızla suyun üstüne doğru kaldırdıktan sonra yapmamız gereken tek şey çuvalın dibini ellerimizle şöyle bir yoklamak. Bir şeyler varsa hemen derenin kenarına koşturuyoruz; elimizde kıpır kıpır oynayan balığı soyulmuş söğüt dalına solungacından geçirip, elimizdeki kesif bir yosun ve balık kokusu sinmiş çuvalla tekrar derenin durulmuş suyuna geri dönüyoruz. Köyün alt tarafından geçip giden dereyi bir aşağı bir yukarı dolaşıyoruz gün boyu, ta ki yorulana kadar. Derenin bazı yerleri derin; oralara ancak yaşça büyük olanların gitmesine izin var. Ağaç kovuklarının olduğu yerlere de biz küçüklerin gitmesi yasak; olur da yılan falan çıkar diye! Dalda artık bazıları kurumaya başlamış balıkları çimenlerin üzerine bırakıp çimme faslına geçiyoruz. Bir avuç suda bir sürü çocuk. İyice yorulup bunu da tamamladıktan sonra dalda dizili balıkları aramızda pay edip evlere dağılıyoruz. Bütün yaz dere boyunca elimizde çuvallar ve soyulmuş dallara asılı boy boy balıklarla sürekli bir hareket hâlindeyiz.
Dere köydeki hayatın can damarı. İçinde bizim gibi balık tutup çimen de, suyuyla tarlasını bahçesini sulayan, evine taşıyıp çamaşırını yıkayan ve yemeğini yapan da var. Susayınca eğilip kana kana içebileceğiniz pınarları da cabası. Su her daim temiz. Tevekkeli okulun bahçesinde düşüp başımı yaraladığımda ilk işim dereye koşturmak olmuştu, yaralanan yeri ve üstüme başıma akan kanı temizlemek için. Köydeki evlerin neredeyse tamamı derenin bir tarafına düşüyor; bir tek büyük eski ilkokul ve henüz tamamlanmış ortaokul binaları karşı tarafta. Okula gitmek için hem yukarı mahalleden hem de aşağı mahalleden dereye paralel uzanan toprak yolu takip etmek gerekiyor. Oturduğumuz yukarı mahalleden gelirken okulun görkemli binası köşedeki köyün tek marangozunun olduğu büyük binayı geçtikten sonra karşımıza çıkıyor. Marangozun binasının duvarında olur olmadık zamanlarda tebeşir veya kömürle gelişigüzel yazılmış isimler veya mesajlar var, bir nevi reklam panosu gibi. “Onur Emine’yi Seviyor” yazısını bu duvara kimin ve niye yazdığını hiç çözemedim. Benim aklım o aralar Emine’de değil Nefise’deydi. Aklımdan hiç çıkmayan Nefise o yazıyı görmesin diye çok uğraşıp en azından bir kısmını silmeyi başarmıştım. Abisi Orhan beni bakkal dükkânının önünde leblebi tozunu yerken yakalayıp tehdit ettikten, hatta birkaç da tekme attıktan sonra Nefise aklımdan yavaş yavaş çıkmak zorunda kaldı. Zaten ilkokul son sınıfa geçtiğimizde memur olan babasının tayini çıkınca köyden taşındılar. Bana Nefise’yi ve Orhan’ın tekmelerini hatırlattığı için bir daha hiç leblebi tozu yemedim; onun yerine Topal Aga’nın bakkalında cam kapaklı kare kutunun içinden sayıyla alınabilen elips şeklindeki bisküvilere kendimi verdim. Camideki muslukların önünde oturup suyun altında yumuşattığımız ve yere düşürmeden yemek için yarıştığımız bu bisküvilerin neden elips şeklinde olduğu o günlerden bugüne çözemediğim diğer bir soru olarak aklımda kaldı.
Çam ağaçlarının arasında yükselen okul binası köydeki camilerden sonraki en büyük yapı. Bulunduğu tarafa kalasların arasından aşağı bakıldığında derenin göründüğü dar bir tahta köprüden geçerek gidilebiliyor. Dere can damarıysa okul ve civarı köyün kalbi sayılır. Bütün çocuklar ve hareket burada. Okulun hemen yanı başındaki toprak futbol sahasının koşturanı hiçbir zaman eksik olmaz. 1974 yılının yaz ayları. Okulun çevresi bir süredir her zamankinden daha canlı; herkes futbol topunun peşinde. Köyde yeni açılmış ortaokulun öğrencileri sürekli bir maç hâlinde. Biz siyah önlüklüler yani ilkokul çocukları ancak onlardan vakit kalırsa oynayabiliyoruz. Esas olarak ilkokulda sınıf öğretmeni olan fakat branş öğretmeni bulunmadığı için Limasollu Naci’nin kitaplarından öğrendiği İngilizceyle ortaokulda İngilizce derslerine giren babam, toprak sahanın baş aktörlerinden. Cebine koyduğu sarı ve kırmızı renkli kartlarla hakemlik yapıyor. Adı gösterdiği sarı kartlarla anılır olmuştu babamın. Son zamanlarda okul civarında artan bu hareketliliğin sebebi oynanmakta olan Dünya Kupası’na bağlı. Batı Almanya’da oynanan turnuvanın maçlarını elektriksiz köyün tek televizyonundan seyreden herkes bir Müller, Neeskens, Breitner, Beckenbauer, Lato veya Cruyff olmuş, topun peşinden her zamankinden daha büyük bir şevkle koşuyor. Benim idolüm Batı Almanya milli takımının kalecisi Sepp Maier’di. Onun gibi sağa sola uçmak, plonjonlar yapmak rüyalarıma girer olmuştu. Galiba babamın hakemliğe bu ani merakı da kupadaki tek Türk hakem Doğan Babacan’a öykünmesinden kaynaklanıyordu. Küçük ekranlı televizyon, köye henüz tayin olmuş, İspanyol paça pantolon giyen, uzun saçlı ve favorili genç bir öğretmene aitti. Öğretmenlerin ilkokulun hemen yanında küçük bir televizyon salonuna çevirdikleri tavuk kümesinde, okulun deposundan getirilmiş sıralar ve kırık dökük sandalyeler her maç dolu. Elektriğin olmadığı yerde televizyonun olması garip gelebilir. Kafanızı karıştırmayayım. Bu koşullarda televizyonu çalıştırmak sadece araba aküsüyle mümkün. Akü bitme sinyalleri vermeye başladığında bisiklet dinamosuyla televizyonun çalıştırılma çabalarına şahit olmuşluğum var. Ama nafile. Bir aküyle ne kadar süre televizyon seyredildiğini hatırlamasam da 74 Dünya Kupası’na akü dayanmadığını gayet iyi hatırlıyorum. Akünün yedeği olmadığı gibi kimsenin arabası da yok; akü bittiğinde köy otobüsüyle birisinin onu kasabaya götürüp şarj ettirmesi gerekiyor. O arada oynanan maçları kaçırmamak için elektriği olmayan komşu köyde yine aküyle çalışan bir televizyonun bulunduğu kahvehaneye otobüsle topluca gitme seçeneği var, ama zahmetli ve çocukların götürülme olasılığı düşük. Aynı Muhammed Ali’nin sabaha karşı olan boks maçlarını seyretmek için otobüs tutulup kasabaya gidilmesi gibi; çocukların ne işi var? Nihayetinde bütün köy, tavuk kümesinden dönüştürülmüş televizyon salonunda 37 ekran televizyonda siyah beyaz seyrettiği Dünya Kupası’yla bir futbol tutkusu geliştirdi. O günlerde çekilmiş olan okul fotoğraflarının ortak noktası tüm erkeklerin futbol takımı dizilişinde ve bir futbolcu edasında pozlar vermiş olması. Bunda bu fotoğrafların neredeyse tamamını Sovyet malı Lubitel 2 fotoğraf makinesiyle çeken babamın bir rolü var mıydı bilemiyorum.
Hafızamın derinliklerinde köye dair pek çok ayrıntı var. Bunların birçoğu dere boyunda ya da okulun bahçesinde geçirdiğim zamanlar hakkında. Arada köyün sırtını dayadığı her daim yeşil olan tepelerde koyun sürülerinin peşinde geçirdiğimiz anlar da var. O anlarla beraber köyü çevreleyen üzüm bağları, meyve ve sebze bahçeleri ve hepsinden yeşil tütün tarlaları aklıma geliyor. Köyde neredeyse hayatın tüm döngüsünü belirleyen tütün! Herkesin yeni esvap, kışlık erzak, her türlü alet ve edevat alabilmek ve gençlerin evlenebilmek için parasını beklediği tütün! Sabahları erkenden eşek sırtında gittiğimiz tarlaları, akşamları gazlı lamba ve lüks ışığında hep birlikte dizdiğimiz yapraklarının iplerde kurumasını, denklerle kamyonlara yüklenmesini seyrettiğimiz tütün! Çoğunluğu Drama’dan mübadeleyle gelmiş köylülerin oradan getirdikleri tütün kültürünü buraya nasıl yerleştirdiği, sonra masraflar artıp pazar kaybolunca nasıl terk ettikleri başlı başına bir hikâye. Onu bir gün ayriyeten yazacağım. Bugünlerde hemen yanı başına açılmak istenen taş ocağıyla, taşına, toprağına ve suyuna göz konulan bu köyün adı Kızderbent. Köyün halkı onun için sesini ne kadar yükseltirse yükseltsin duyanı yok. Köy orada hemen yanı başınızda. O sese bir kulak verin. Sadece orada yaşayanlar için değil, hafızalarının derinliğinde onu yaşatanlar için de!