Bir Çocukluk Hikâyesi
bu hikâyenin büyüsünü bir tüketim hikâyesine indirgemek haksızlık olur. »
Yazın son günleri; havanın sonbahar moduna geçmek için çok da sabırsızlanmadığı günlerden biri. Her zamanki gibi hızlı adımlarla aynı güzergâhtan eve doğru gidiyorum. Sırtımda antrenman çantası; içinde birkaç terli tişört, şort ve sırılsıklam havlu çoraplar. Çantamda taşıdıklarım arasında bir çift de Raf marka bez spor ayakkabı var. Markanın ürünle anıldığı bir örnek Raf. Bu aslında bizim kuşak için tanıdık bir marka. Tanımayan kuşaklara bir iki cümleyle anlatmak gerekirse, tabanı lastikten, herhangi bir ortopedik özellik gözetilmeden, gövdesi ise beyaz keten bezinden yapılmış ağırca bir spor ayakkabısı. Özellikle 19 Mayıs törenlerinin biz lise öğrencileri için hayati bir mesele hâline getirildiği 80’li yılların başlarında, ayaklarımızla neredeyse özdeşleşmiş, bağcıkları da kendisi gibi bembeyaz, en küçük lekenin bile hemen kendini belli ettiği ucuz lastik ayakkabılar. Benim çantamdaki Raf’ı herkesin ayağındakinden ayıran özellik ise kenarlarına özenle çizdiğim Converse amblemleri; ay ve yıldıza benzeyen, geometrik çizgilere sahip bu amblem, benim mavi tükenmezkalemle çizip içini lacivertle boyayabildiğim kadarıyla pek düzgün hatlara sahip değil, ama olsun, durumu kurtarıyor. Basketbola tutkuyla bağlı, sabah akşam basketbol topunun peşinde koşan birisi için o dönem sadece resimlerde gördüğümüz Converse’in amblemi bile sıçramalarımızı birkaç santim, hırsımızı birkaç derece yukarılara çekiyor olmalı. Kenardaki amblemin içini tükenmezkalemle sık sık boyamam gerekiyor; çünkü terledikçe nasıl beyaz keten sarımtrak bir renge dönüşüyorsa, üstüne çizilmiş lacivert amblemler de hem deforme oluyor hem de soluyor. Boyamazsam olmaz; bir şeyler eksik kalır!
Yürüyüş güzergâhıma döneyim. Her şey aynı; dükkânlar aynı, kalabalık aynı, merhaba diyen arkadaşlar aynı; yoldaki kaldırım, camiden çıkan cemaat, kasabın önünde bekleyen kediler aynı! Ta ki Kotçu Asım’ın terzi dükkânının vitrinine dikkatlice bakana kadar her gün gördüklerim neredeyse kusursuz bir düzen içinde aynı. Kotçu Asım’ın vitrinindeki arka sağ cebinin dikişine dikilen küçük kırmızı bayrağa kadar taklit Levi’s kot pantolonlar ve hatta onun kendi yarattığı Askot marka kotlar bile aslında şeklen aynı. Hafif katlanmış gerçeğinden bile daha özenle yapılmış Levi’s’ın kahverengi ürün etiketini taşıyan biraz tozlanmış kot pantolonlar yan yana duruyor; daha koyu renkleriyle ve düz paçalarıyla Askotlar da sağından solunda tutturulmuş bir şekilde vitrinde havada yürüyor gibi. Vitrininin ortasında ise parlak beyaz ve kenarlarındaki üç koyu lacivert çizgisiyle duran bir çift spor ayakkabısı dün yoktu; ondan önceki gün de! Öylece bakıyorum bu ayakkabıya; sağında solunda başka bir ayakkabı yok. Her taraf çivit mavisi; o mavilik içinde beyaz daha da beyaz gözüküyor! İçimden geçen o karışık duyguları unutamamış olmam aslında bu yazıyı kaleme almamın esas gerekçesi. Vitrine bir süre büyülenmiş bir şekilde bakıyorum, sonra da ayakkabının sağını solunu görebilmek için eğilip bükülüyorum. Sonunda Kotçu Asım’ın küçük dükkânına girip “Bunlar satılık mı?” diye sorma cesaretini kendimde buluyorum. En nihayetinde dükkân terzi dükkânı, bu şık üç koyu mavi çizgili beyaz profesyonel spor ayakkabısının burada ne iş var? Acaba bu, basketbolla yatıp kalkan ve çantasında kenarlarında Converse amblemi çizilmiş Raf ayakkabıları taşıyan birisine kurulmuş bir tuzak mı?
“Almanya’dan gelen bir arkadaş bıraktı” dedi Kotçu Asım. “Hediye getirmiş ama numarası küçük gelmiş.” 7,5 numara yani 41 numara. Denedim; önce biraz sıktı. Bağcıklarını biraz gevşek bıraktım, ayak başparmaklarımı da hafif büktüm, sonunda gayet güzel oturdu. Yere bastığımda bile ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Bunlarla ne kadar yükseğe sıçrar ne şık turnikeler atar ne müthiş şutlara kalkardım. Ayakkabılar elimde ama ben onları çoktan giymiş, sahanın her tarafında koşturuyorum; şut atıp ribaund alıyor, turnike atıp fastbreak’e koşuyorum. Kasabada basketbol oynayan herkesi tanıyorum. Benden başka kenarlarına Converse amblemi çizilmiş Raf ayakkabıyla basketbol oynayan kimse yok gerçi, oynadığım takımda çoğunluk Çin Kes giyiyor; Hakan, Mustafa, Sadi, Ömer ve diğerleri. Altı kahverengi kauçuk, boğazlı ve hayli ağır basketbol ayakkabısı; dönemin en popüler basketbol ayakkabısı Converse’in geçmişi 1920’lere uzanan Chuck Taylor All Stars modelinin taklidi. O yıllarda spor ayakkabılarının çeşidi az; gençler çoğunlukla spor amaçlı giyiyor bulduklarını. Vitrinde duran beyaz, üç koyu mavi çizgili ayakkabının, akrabası Adidas Top Ten gibi öyle estetik bir görünümü falan da yok. Bir de böyle ayakkabıları televizyondan seçebildiğimiz kadarıyla gülle, çekiç, cirit ya da benzeri bir şeyleri atan veya fırlatan atletler giyiyordu. Sonradan öğrendim ki bu model, yani Adidas Indoor Spezial aslında tenis oyuncuları için özel üretilmiş bir ayakkabıymış. Yani kısacası küçücük kasabada Kotçu Asım’ın terzi dükkânına şans eseri gelen bu ayakkabıları kim gelip fark etsin ve alsın?
“10 bin lira” dedi Kotçu Asım. “Sahibi 10 bin lira istiyor.” Bu fiyatı duyduğumda hissettiklerimi anlamanız için siz okurlara olayın geçtiği 1985 senesinde Türk lirasının alım gücüyle ilgili biraz fikir vereyim. Bir ekmek 150 lira, pek çok eve giren o zamanların nispeten tarafsız gazetesi Hürriyet 50 lira, 250 gram beyaz peynir 400 lira; kaşar peyniri hiç alamadığımız için fiyatını burada yazmamın bir anlamı yok. Muz da öyle. Bir kilo ayçiçek yağı 735 lira, etin 250 gramı 500 lira civarında; tavuk ise lüks tüketim maddesi, kilosu etle başa baş sayılır. Üniversite öğrencisi olarak babamın bana gönderdiği aylık harçlık birkaç bin lira, duruma göre. Kaldığım ODTÜ yurduna ödediğim aylık ücret ise 400-500 lira. Kredi kartı, banka kredisi, senet sepet işlerinin ya hiç olmadığı ya da sadece beyaz eşya ve mobilya alımlarında kullanıldığı bir dönem. Bir de akrabaya gelen ve küçük geldiği için bir tanıdığın dükkânına satılmak üzere bırakılan bu ayakkabıların senetle sepetle borçla harçla ne ilişkisi olabilir. Kotçu Asım’a “Eve gidip bir sorayım” diyorum, “ben gelene kadar kimseye satma”. “Vallahi söz veremem” diyor iri cüsseli terzi; sırtımda çanta koşturarak eve doğru yollanıyorum. Biliyorum ki ne babamda ne de annemde böyle bir para var. Olsa da böyle bir şey için harcamak istemezler. İkisi üniversitede, diğer ikisi ilkokul ve lisede dört çocuğa bir öğretmen ve bir de işçi maaşıyla kıt kanaat bakan bir ailenin, on bin lirasını bir çift spor ayakkabısına yatırmasını düşünmek gerçek dışı. Eve gidip konuyu açtığımda herkesin ilgisini çekiyor ama yapılacak bir şey yok, kimsede böyle bir para yok. Ertesi gün antrenman dönüşü Kotçu Asım’ın dükkânının önünden geçmeden edemiyorum; ayakkabılar orada. Bir sonraki gün de ve bir sonraki gün de. Birkaç gün sonra antrenmandan kan ter içinde eve geldiğimde annemi evde işten erken gelmiş buluyorum. Kısa bir süre sonra anlaşılıyor ki annem altı yıldır asbest içinde çalıştığı fabrikadaki işinden çıkarılmış; bütün haklarıyla beraber tazminatı verilmiş ve kendisine teşekkür edilmiş. Annem çok üzgün ve perişan. Son yıllarda sağlığıyla ilgili yaşadığı sorunlardan dolayı asbestin içinden mutfağa almışlardı annemi. Taktığı büyük beyaz muşamba önlüğü, kocaman yemek kazanlarının arkasında mesai arkadaşlarıyla gülümseyerek verdiği poz, fotoğrafı ben çekmişim gibi aklımda. Ekmeğin arasına koyup çantasında eve getirdiği haşlanmış tavuk veya helva, bazen de kâğıt kebabının tadı hâlâ damağımda. Hayatla mücadele etme içgüdüsüyle yaşama tutunan annemi geçen yılın başında kaybettik; bu fabrikada maruz kaldığı asbestin uzun vadede omurgasında yarattığı tahribata yenik düştü! Hastanede yanında geçirdiğim son günlerinde ağzında hep o çalıştığı fabrikanın adı vardı, başında birkaç beddua sözcüğüyle.
Bu fabrikadaki işinden çıkarıldığı günün akşamında çantasındaki aldığı tazminatın bulunduğu zarfın içinden on tane bin lirayı tek tek sayıp elime sıkıştırdı annem; basketbolu nasıl bir tutkuyla sevdiğimin farkındaydı. Her ne kadar işten her eve gelişinde bir yığın terli tişört, şort ve çorap bulsa da hiç şikâyet ettiğini hatırlamıyorum. On tane bin lirayı aldığım gibi fırladım sokağa; Kotçu Asım’ın terzi dükkânı geç saatlere kadar açıktı. O bembeyaz ve koyu mavi çizgili ayakkabıları nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Eve döndüğümde ilk işim onları giymek oldu; giyip her tarafında parmak izlerimiz olan salonun beyaz tavanına birkaç iz daha ekledim. Çantamdaki soluk Converse amblemli Raf’lar bir daha hiç girmemek üzere spor çantamdan çıktı. Benim basketbola olan tutkumu pekiştiren, annemin bu tavrı oldu. Hep diyorum; hayata tutunabildiysem bunu her şeyden önce, beni sevdiği kadar, tutkularım başta olmak üzere her şeyime saygı duyan bir annemin olmasına, sonra da basketbola borçluyum!